Thursday, November 18, 2010


Kasım'ın sondan bir evvel cuması
Bayram'ın son günü
Babam ile msn'de iki üç kelime konuştuk.
Maria Callas çalıyor - o mio babbino caro
Kırmızı deftere yazdım bu sabah
Kırmızısı beyazı fümesi hepsi birbirine girdi zaten

koşmalıyım.

Tuesday, November 16, 2010

Escape

Ayaklarım üşüyor
Kalbim ufak ufak sesini belli ediyor.
Sevdiklerim... hepsinde binlerce yol uzağım.
tek istediğim bir araba bir radyo
Radyo da ne çalarsa çalsın
Yol uzak olsun
Uzak
Uzak yol
Hep, yolun kenarlarından çok, arkasına baktığım o uzak yollar
O gün batışları
O yorgun gözlerle hala bulmaya çalıştığım uzaklar
Kaç ay oldu koşmayalı?
Bir sandalye
Mutsuz bir sandalye
Saatler süren mutsuz karıncalanma
Karınca kararınca
Bir avlu bir sokak
Bir gölge

Bir ben var içimde
Aylardır sarhoş olmadı
Aylardır dans etmedi aylardır eli kolu havada haykırmadı
Ah o sonunun bittiğini bildiğimi anlar
Ah o çok mutlu hissettiğim ama hissettiğim anda son durak diye bağıran şöför gibi beynimin arkasından inen o mutlu anlar
Yerini sanki çuval çuval
üstüme yığılmış binlerce çuval kum çuval kum kum kum çuval gibi gelen kalan yorgunluk.

Kaç seneden beri yorgunum ?

hakikaten kaç seneden beri yorrgunum?

Buranın ilk yazısı ne ?

Gerçekten ne bilmiyorum ve ne kadar yorgundum bilmiyorum ama Londra'nın sokaklarından bir iki resim olduğunu biliyorum ilk düşümlerde ve o sokaklarda yürüyen benin ben olmadığını da çok iyi biliyorum.

Bir yazı okudum 14 sene evvelinden bu akşamüstü, ve hala aklım şaşırmış 14 sene sonra aynı ben ile aynı yazıyı okuduğum aklım şaşırmış duruyorum.

In the deepest ocean
The bottom of the sea
Your eyes
They turn me
Why should i stay here?
Why should i stay?
I'd be crazy not to follow
Follow where you lead

Your eyes
They turn me
Turn me on to phantoms
I follow to the edge of the earth
And fall off
Yeah, everybody leaves
If they get the chance
And this is my chance
I get eaten by the worms
And weird fishes
Picked over by the worms
And weird fishes
Weird fishes
Weird fishes

I hit the bottom
Hit the bottom and escape
I hit the bottom
Hit the bottom to escape
Escape

Saw you crashing round the bay
Never seen you act so shallow
Or look so brown
Remember all the things you'd say
How your promises rang hollow
As you threw me to the ground

And if you're ever around
In the backstreets or the alleys of this town
Be sure to come around
I'll be wallowing in pity
And wearing a frown
Like Pierrot the Clown

When I dream I dream of your lips
When I dream I dream of your kiss
When I dream I dream of your fists
Your fists... Your fists

Leave me bleeding on the bed
See you right back here tomorrow for the next round
Keep this scene inside your head

p.


gençtim güzeldim yakışıklıydım serseriydim tek başımaydım çok başımaydım acı içindeydim keyif içindeydim gençtim ama kafam bin dünya bir orada bir burada bir zaman içinde dolaşıp bir zaman içinde kaybolup kendimi bulup kafamı hoperlörlere sokup votkadan çıkarıp sokaklarda ağlayıp sokaklarda yatıp ekmek çalıp peynir çalıp okul kırıp yalan söyleyip kalp kırıp kalp çalıp bir orada bir burada yumruk havada

"arkana yaslan, kuyuda paslan"

Tek başına bir izmir deplasmanı, tanımadıklarım arasında GS maçı.

Çak bana çak


Çak bana cak,
bir duble rakı cak!
Buz istemez, su istemez,
Aşka pansuman yetmez.
Çak bana çak!
Bir duble rakı çak!
Orhan
14/05/2003

Viyana

12 06 1996

Bir gün gelecek tüm denizler benim olacak ve üstündeki adalarda. Hepsinde benim bayragim asili olacak, hepsinde benim insanlarim calisacak. Kosuyorum ileriye hic yorulmadan, bakmayin siz görüntüme , onlar sadece acilarimin disariya vurmasi ama sirtima bir kirbac gibi inip beni daha fazla hirslandiriyorlar.

Biktim artik yapmacikliklardan, tüm yalanlardan, ve tüm sahtekarliklardan. Artik hep ben, ben, ben olacak. Beatleri kalbimde ve beynimde hissediyorum.

-----------

viyana'da yazmışım 14 sene evvel.

14 sene sonra viyana'da ben ben olarak yürürken, döndüğümde gene ben ben değilim.

Karanligin İcinden Gecerken

Sabahin 04:30’u.

Penceremden disariya bakiyorum.

Kollarim acimasin diye solmus bordo rengindeki yastigi pervaza koyaraktan birakiyorum kendimi İstanbul’u dinlemeye.

Uykum aciliyor yavas yavas, üstüm çıplak, sıcagin icinden esen rüzgar yetiyor ayakta dusune durmaya. Tek tük, isigi acik evlerden baska, ana sokaklari aydinlatan lambalar cizgileri olusturmus, damlarin kenarina kadar yansimayi yapip sonra eriyip gidiyorlar pesi sira evlerin catilarinda. Saat kac olursa olsun eko yapan, bi uzaktan bi yakindan duyulan, bazen topluca bazen tek basina havlayan köpeklerin hepsini bi anda susturabilirseniz sabredip; ve ayni anda sokaklarda cop kamyonu yoksa, herhangi bir taksi asfalti konusturmuyorsa iste o muhtesem sessizligin icinde duyabilirsiniz o sesi.

O , karanligin icinden gecen, yükü gibi agir sirlariyla yavas yavas ilerleyen; o bogazin sularini; dümdüz olmus carsaf gibi sularini kesip giden siyah karanlik gemilerin seslerini; sileplerin o muhtesem, motor dairesinden cikan piston, cark, ocak, boru, motor her neyin karisimi ise o agir kütle seslerini duyabilirsiniz.

Geceleri o sesi duyabilmek icin baka baka Ege’ye dogru giden her gemide yesil bir isigin; Kardeniz’e giden her gemide de kirmizi bir isigin oldugunu farkettim. Karsisindakine “senin gectigin yollari simdi bak ben geciyorum” gibi ta uzaktan farkettirecek bir isik. Belki de o isigin altinda geminin güvertesinde sessiz İstanbul’a bakip sarma sigarasini tüttüren yabanci... limanda belki bir gün konaklasa Taksim’de yururken tanisacagi uzun etekli cingene gorunumlu kadina belki asik olabilecek; sadece ceketini ve kimligini alip bu bilinmeyen sehirde belki de kacak yasayabilmek icin Kumkapi’nin karsindan kendini suya atabilecek bir insan duruyor.

Belki de günlerdir suyun ustunde olmaktan belki de gectigi her limanda nefret edip biran evvel sevgilisine kavusmak icin evine dönmeye, sigaranin izmaritinin anasini satarak suya firlatip uyumaya gidecek bir asci. Bilinmedik hayatlar bilinmedik ask oykuleri ve acilar karanligin icinden gecerken dusunduruyor beni.

Hangi liman durunca bu hayattan kacarak uzaklasicaklari liman?

Makine dairesinde calisan ustu basi sicaktan yapis yapis olmus hicbir limani görmeden asagida karanlik sularin altinda karanlik camsiz dairenin icerisinde geciren adamin belki de benimle konusacak ne cok seyi vardir, durup anlatsa evindeki anasini babasini abisini özledigini. O artik her sayfasi kopmak üzere olan dergiye bakarak cektigi otuzbirler belki de yukari cikip ictigi soguk buz gibi votkanin tadi gibi eksimis, belki de günde sadece 5 sayfa okuyabildigi romani gibi zevksizlesmis; o da görmedigi limanlarin belasini vererek kisa ama tatli gelen uykusuna daliyor.

Dusunuyorum; hayatlari, o geminin üstünde, sikistirilmis konserve hayatlari sevgilisinden uzak yatagindan uzak o hayatlari.

Kömürün, yagin, sesin icerisinde; ya da yukarida yudumladigi votkasinin tadiyla gelip gecen hayatlari dusunuyorum. Hicbir zaman tanisamayacagim; hicbir zaman duyamayacagim kahramanlari, asklari; kavgalari dinleyemeyecegim dugunleri dusunuyorum.

Gelip gecen gemi yok olurken gözlerimin önünden bu sefer bir baska agir; gene o motor, cark, kazan boru, ocak sesleriyle, o karmasik kütle sesle irkiliyorum. Gene gizem dolu hayatlar gemisi gene karanligin icinden gecerken uzatiyorum kulagimi. Köpekler o sirada sessizligi bozup dalasmaya tekrar basliyorlar, pesi sira iki araba geciyor yokus asagi iskeleye dogru. Belki ekmek belki süt. Yorgun dusuyorum. Yataga atiyorum kendimi, bu sefer dusuncesiz ve yorgun. Uyuyorum.


tam iki sene sonra ve son yazının yazılmasından da neredeyse bir sene sonra oturup bugün ilk defa aylar sonra "the champion father" defterimi açtım.

İki fotoğraf çektim iki üç satır okudum ve kapadım.

Bugün babamın bana göre hayatı bırakmadığının ve bizim de ona bıraktırtmadığımızın tam 2. senesi.

Bugün bir otobüse bindim Aşiyan'a gittim.

Babamın telefonda Yaşar Kemal'in mezarını geç patikadan yukarı çık ufak bir düzlüğe geleceksin sesi peşinde, babaannemim mezarını bulmaya çalıştım, bulamadım.

4 gün içerisinde ikinci mezarlıktan çıkarken biraz üzüntülü biraz da güçlü çıktım.

Babamı ve annemi, tam beş ay olacak, görmeyeli.

Ufak bir köpek almış ?? bulmuş ??, annem köpeğin resmini gönderdi ama mms'e yenik düşmüştelefonum gösteremedi.

Sabah dayımlar gitmiş. Dayım iyiymiş.

Koskoca tarihimden bugün annem-babam-abim-dayım geriye kalanlar. Başka hiçbir şey yok. Uzaklarda bir kuzen, Ahmet kadar uzak Ahmet kadar kalp kırmış.

Babaannemin adını unutmuştum bugün. Aliye (esasında annemin Teyze'si) zannederken babam Asiye dedi.

Kulakları çok ağır duyar, kulak dibinden bağırmak gerekirdi. Ben 5 yaşımdayken gitmiş, tüm halalar-amcalar bileğindeki Trabzon bileziklerinin peşinde olduğundan ; babam annesinin cenazesini iki alt sokakta amcamın evinden çıkarken görmüş... ağlayarak eve girişini çok net hatırlayıp son dakika cenazeye yetiştiğini biliyorum. Bu 3 amcamın 2 halamın mı ne hayatımın sonuna kadar yokolmalarına neden olmuş bir vaka.

Bu yüzden babam beni bıraktığında , aynı Metin Amca'nın yüzüne bakıp Muzaffer Dedemi her gördüğümde kalbim nasıl hızlandıysa, kimin yüzüne bakacağım, bilmiyorum.

Şimdilik dakikalık telefonlarla anne babaya, yere bakmalı hararetli abi konuşmalarıyla geçip gidiyor aylar.

Sunday, October 31, 2010



"Ahh.../derin denizlerdeki/kayıp denizciler/ne kadar hür olduklarını/bir bilseler..."

Dedem Hakkında Bir Yazı

Dayımla ilk konuşmalar içinde en korkakarak soracağım soruyu sormadan evvel bilmediğim şeyler anlatmasını istemiştim.

Dedem çok zor yaşamış.

Gümrük işinde çalışmış.

Sepet işinde çalışmış (Hatırlarım gözlerimin önünde nasıl bir sepeti ustaca katladığını yarattığını, yüksek kaldırımdan plakaları alır elleriyle sepeti işlerdi. Paşabahçe'de satılırdı). Bir ara taaa bafa gölünden kerevit getirtir Paris'e satarmış.

Yakasını hiç bağlayamamış doğru dürüst. Dayım 7 annem 12 yaşındayken eminönünden sağdan soldan kullanılmış kiloluk yağ tenekelerini toplar satarmış!

Sonra bir hayaller peşinde Çerkez Şarküteri'yi Akif ile kurmuşlar işler iyi gidince de Akif dedemi satmış.

Dedem. Ananemin şeker hastalığını duyunca yıkılmış.

Nezoş, aldırış etmez dedemden gizli gizli battaniye altında supangele götürür her seferinde dedeme yakalanırmış.

Dedem.

Kocaman adam kocaman elli kocaman burunlu beyaz saçlı limon saçlı canım dedem.

Gömleklerinin kokusu hiç geçmeyecek.

P.S: 4 ay evvel aldığım bu notları sonunda kaybolacak korkusuyla oh sonunda yazdım sevinciyle buraya yazarken, kendimin kaybolacağını hiç düşünmemiştim.

Thursday, October 28, 2010

sabah 06:00
cam önü
sabah 06:30 cam önü
sabah 07:00 cafe nero
genç daha sek süt kolisini açıyor
montum sırılsıklam
ellerim buz
vespam dimdik
cafe latte
bir mail yazmaya çalışıyorum
yazamıyorum
iki gazete okuyamıyorum
ıkıncı caffe latte
trafik artıyor
dışarıya çıkamıyorum
ofis
şuursuz
beşiktaş iskele
ayaklarım sırılsıklam
cenaze
50 şemsiye rengarenk
caminin kubbesine çıkıp aşağıya deklanşörü fırlatmak istiyorum
yapamıyorum
yağmur artıyor
imamı beklemeden sokaktayım
yürüyorum
ayaklarım sırılsıklam
vapur
iki bardak çay
bir halat
yüzüme kopmasın diye sırtımı dönüyorum
vespam orada beni bekliyor
ayaklarım sırılsıklam
donuyorum
ne zaman üşümeye kendimi bıraktım en son bilmiyorum
en son ne zaman koştum bilmiyorum
kasım şimdi
kasım şimdi burada hayatımın en korkak en titrek ayı
belki de en korkak ben ayın hiçbir suçu yok
yüzbin kere kendime söylerken suratıma çarpan yağmurdan korkma diye
hep gözler kımkısık
alın çatık
bi dur bi söylediğini düşün yok
gözler hep kımkısık
alın hep çatık

annemle 1 saat telefonda bugün
ben ağlıyorum o ağlıyor
sus allah aşkına be anne
hangi resiminde güldüğünü gördüm diyip
derken buz gibi kesilip cevabını bekliyorum
susuyor
sarılmak istiyorum
o orada ben burada

dolmuştayım
kafam cama yapışmış
minik bir kulaklıkta
ananın sesine tutunuyorum
sen mutlu ol hep
sen niye mutlu değildin be anam
susuyor
hayvan gibi ağlıyorum ama duymuyor
caminin önü iniyorum
10 kasım yakın
topu topu 4 kisi
ben sen o

sanki duymuş gibi dayım arıyor
konuşamıyorum
babam bodruma inmiş gene
kimbilirniye
abim cihanla
bi saniye susun

beni duyun

mumların sönerkenki kokusunu duyun !

koskocaman bir el var
tek doğruyu söyleyen

Monday, October 11, 2010


A blank, my lord. She never told her love,
But let concealment, like a worm i' the bud,
Feed on her damask cheek: she pined in thought,
And with a green and yellow melancholy
She sat like patience on a monument,
Smiling at grief. Was not this love indeed?
We men may say more, swear more: but indeed
Our shows are more than will; for still we prove
Much in our vows, but little in our love.

SCENE IV. DUKE ORSIN by viola

3 aylar




Ekim bitmek üzere
Korkunç Kasım yaklaşıyor.
Son 7 seneyi hatırlıyorum
Son yedi tane Kasım'ı çok net hatırlıyorum.
Geriye dönüp tüm Kasım'ları bulacağım.

Hepsi mi hakikaten böyle korkutucuydu yok hatırladıklarımdan mı ibaret olay.

Ekim bugün bitti.

Her ay geldi derken ilk on gün içerisinde bitiyor.

21 Kasım'da Riva 10K gördüm bugün.

Bir arkadaşım ananesini kaybediyor ?

Üzülecek misin benim kadar diyince?

Ben senin kadar duygusal mıyım acaba bilmiyorum henüz dedi?

Tuhaf düşler görüyorum, uyurken değil uyanıkken, kumsalın üstüne kuşlar inip inip öbekler halinde duruyorlar, güneş kırmızıdan siyaha dönüyor, bir dal kopuyor, kıpkırmızı bir hayalete dönüşüyor.

Aralık...Kusmuk Aralık.

Dedem aralık ananem mayıs

insan ayını belirleyebilse ufak bir pazarlıkla

hani son bi mayıs daha dur ne olur son bi mayıs şunun şurasında haziran'a ne kaldı gibilerinden. Kasım'ı seçerdim.

Sunday, October 10, 2010

3


Babam, deli babam, arabadan indim ne hortumu bıraktı ne başka birşey. O saniye charliston yapmaya bile başlayabilirdi .



Annem, gene en fazla tebessümü olan bir resim ve yere bakan annem.


Dayım annem babam. Aile diye kalan tek şey geriye. Sanki fotoğrafın sağında ananem solunda dedem var da kadraja sığımamış.



Riva Yarı maratonu 18.5 K sırası yerdeki kız çekmiş, Emin sağolsun bulup yollamış.

Bi hayli de merak içersindeydim neye benzediğini koşarken.

Bir sonraki koşum nerede ne zaman hiç bir fikrim yok.

Tuesday, October 05, 2010

Urgelblut

Sunday, October 03, 2010

????



9.70 K ???????
54 dakka
ataköy
yemyeşil
asfalt
güneş yağmur
bu da güzel

Thursday, September 23, 2010

2 saat 6 dakika 12 saniye




yazacak hiç birşey olmayan en berbat koşu.

4. yarı maraton Riva 19 EYlül 2010

Thursday, August 19, 2010



sabah camdan dışarı baktım gene

gece sanki hiç bitmemiş sanki hiç yerimden kıpırdamamış gibi aynı noktaya baktım

3 dakika sonra motorumun üzerinde...

Wanda, ne zaman üzgün olsam kafasını yere düşürür, göbeğimin üstüne kafasını koyar, pifflar, kaşını kaldırır, hadi der gibi hadi gül artık der gibi kuyruğunu pat pat yere vurur, benden tepki gelmediğini görünce gene bir piffff hatta garip bir ses çıkarır sessiz durmaya devam ederdi.

Wanda içimi hep duyuyordu.

Gömülmesine gidemedim. Babam ağlayarak dönmüştü. Ne zaman Tuzla'dan geçsem sessiz geçerim. Bu şehirde sesiz geçtiğim çok sokak var.

Şimdi görevi devir almış gibi mavi vespam dünden beri gaz keserek tekleyerek öksürerek gidiyor. Sabah yokuş aşşağı sessiz gidip, çalıştırıp, yokuş yukarı ite kaka cafe neroda buldum kendimi.

Sanki küfür gibi oturduğum masada, güneş göğsümü deliyor yorgunluktan sandalyeden kalkamıyor delinen göğsümden matruşkalar tek tek çıkıyor, her biri dönüp havada bana bakıp yukarıya doğru kayboluyorlardı...

Kahvemi içemedim poğoçamı yiyemedim kalktım.

Bir film çeksem kamerayı kafama yerleştiridim.

Bir film çeksem adını penny koyardım.

Bir film çeksem o film yarıdan kopardı.

Bir film çeksem o filmi oturup bir kere bile seyretmezdim.

Hiçbirşeyin hiçbir şekilde kaybolduğuna inanmıyorum. 1960 senesinden bir resim, Nezihe bir yelkenlinin en ucunda, genç mi genç, elinde bir 8mm kamerası, gülüyor, saçları rüzgarlı, çok güzel gülüyor, annemin hiç öyl,e gülmediği gibi, o kameranın içinde dedem var belki 5 yaşında gülen annem, belki dayım belki Marmara Adası belki dedem ağzında sigara, bana benzerken - belki dayım annemle sarmaş dolaş ... O kameranın kaybolduğuna inanmıyorum o kameranın yok olduğuna inanmıyorum.

Şimdi yerimden kalkıp cihangirden başlayıp beyazıta oradan üsküdara oradan ortaköye oradan kadıköye tek tek bütün eskicileri elimde o fotoğrafla beraber dolaşıp arayıp bulmak oralarda bulamıyorsam Lafayette'e oradan West Lafayette'e Tuzla'ya Bayramoğlu'na Milas'a Bodrum'a Bostancı'ya Chicago'ya oradan Miami Londra oradan Philadelphia'ya oradan o soğuk tek başına İzmir gecesine oradan Ankara'ya Armağan apartmanına Bağdat caddesinin her ara sokağına Kaş'a gitmek istiyorum

Kaybettiğim herşeyi tek tek tekrar bulsam bir odaya tıksam kalın orada desem.

Sessiz ve yorgun bir sabah havuza atlar gibi dalsam içeri, kimse ama kimse bir daha görmese beni.


"if penny could tell me, all she see....,if penny could tell me all she knows, about the way wind can hurt..."

Geçen hafta yazdım geldi diye.

Bugün herşeyin durduğu ve herşeyin yeniden başladığı ilk sonbahar günüydü.

Ertan kalktı yataktan suratıma baktı “yemin ediyorum bu sıcakta bu güneşte bir sen bir de ben anlıyoruz bu şehirde, sonbahar burada” dedi.

Sanki içimde bir örtü kalktı. Kalkıp giderken altındaki kutuların hepsi tekrar açıldı tekrar hepsi sağnak gibi yağmaya başladı. Yağarken hepsi matruşkaya dönüştü hepsi dokuz parçaya bölündü bölünenler tekrar bölündü.

Bugün herşeyin yeniden başladığı ilk gün.

Dayanacağım dayanamayacağım.

Dayanacağım dediğim her seferinde yalan bir şekilde dayanamadım.

Dayanamayacağım dediğim her seferinde yalan bir şekilde dayandım.

İçim içimi kemiriyor.

Günler geçecek günler geçip gidecek ve günlerce içimde yağan yağmur dışarda da yağacak. Kadrajımı ayarlayıp her sene yaptığım gibi camdaki damlaların arkasındaki flu belirsizliğe odaklanacağım basıp bekleyeceğim bakıp beğenmeyeceğim çektiğim her fotoğraf gibi çekeceğim her fotoğrafa bakıp gene beğenmeyeceğim. Baktığım herşeyi nasıl beğenmiyorsam içimden çıkıp yaratmak istediğim herşeyin sonunu da beğenmiyorum.

Koşup duracağım, 10,11,12,13,14,15,16,17,18,19,20Klar birikip gidecek ayaklarımın altından.

Çok koştum, koşarken çok insan gördüm çok mutsuz çok mutlu çok değişik insanlar görüp durdum,

ama her seferinde en çok görmekten sevindiğim

sahil yolunda kaldırım kenarında oturmuş bana bakıp ya kızgın ya gülen deliler evsizler kimsesizler kaybetmişler tekbaşınalar onu bunu toplayıp amaçsız yürüyenler yazkış aynı pantalonla karşımda duran saçları devamlı uzayan hiç kısalmayanlar, her seferinde tshirtünü kaldırıp memesini gösteren kadın her seferinde ayakkabılarıma nefretle bakan kuruçeşme delisi 4 köpekli amca, çırağanı kaldırımda kendini padişah köyü yapmış sakallı.

Bırakıyorum, bazen geçtiğim sokaklara, kendimi koşarken, ne zaman nereden başladım bilmeden bazen bırakabiliyorum, motorumun üstünde hep yaptığımı az da olsa koşarken yapabiliyorum ne çöplüklerin üzerinden zıplıyorum ne çukurların içinde sendeliyorum ter göğüslerimi yakıyor dilim dışarda bacaklarım rap rap atarken ruhumun kalbi olmuşken bacaklarım ne sokaklar geçiyorum ben ne semtlere dikiz atıyorum karşı kıyıda öteki tarafta ne ağaçların dallarına değiyor kafam.

Şimdi gene tekrar yolun en başında ayakkabılarımı bağlıyorum gene koşup koşamayacağımı bilemeden kendimi salıyorum , içimdeki battaniye sanki aylardır korkularamı kapatan battaniye kalktı artık oturup yerimde bekleyemeyeceğim, ertan gibi ben gibi o kaldırım delileri gibi kendi kendime konuşup hergün her sabah yalnızlığımda kimseyi beklemeden kimseyi istemeden dilimi ısırarak dişimi kırarak kulaklarımı kapatarak nefes alamaya çalışacağım.

Bugun kart geldi Vivian’dan İstanbul’dan ayrılmış. Kartın puluna bakma sen baktığın yerde değilim yazmış. Sonunda "yaz bana"dan sonra “söyle sahiden sen mutsuz musun şimdi?” diye bitirmiş bitirdiğinde esasında kendisine sorduğu bu soruyu bana değil belki de kime sorduğunu da bilmeden yazmıştı. Gene adres yazmamış gene adres yazmadan 4. Kartını bana postalamış belki de yollarken her seferinde kartın "adres doğru değil" diye geri gelmesini ümitlemiş yamuk çirkin kelimeler ve 2-3 cümle ile doldurmuştu kartı.

Bam diye düştüm bugün. Bam diye düştüm bugün yere. Düşerken o 1 saniyelik anda imkansızı başardım ve hiçbirşey düşünmüyordum. Ayaktaydım ve yerdeydim. Kaldırımın yeni boyanış beyaz taşlarına sonra dibi oyulmuş ağaca sonra arabaların farlarına sonra ayakkabılarıma toz olmuş shortuma tutunup kalkabildim.

Kart hala cebimdeydi Vivian nerede kimbilir nerede gözlerini kısmış beni düşünüyor en üzgün kelimelerini defterine ağlıyor kalkıp gideceği yeri bilmeden hızlı adımlarını sayıyordu.

Ayakkabılarımı bağlarken hep üzülüyorum ve hüzünlüyüm.

Eve her geldiğimde salona doğru girip camdan dışarı bakıyorum ilk. Sanki günlerdir evdeyim de sanki ilk defa daha yeni geldiğim dışarıya bakıyorum.

En son ışıkları ne zaman sonuna kadar açtım hiç hatırlamıyorum. Galiba bir yılbaşı gecesi ananem ve dedem ile tombala oynarkendi.

Sonbahar esiyor.

Sonbahar içime esiyor.

Bittiği gibi herşey başlıyor ve başladığı gibi herşey bitiyor.

Everything is wrong.