
Hong Kong inisi sonrasi sinirdan Cin'e giris & Okisan'in evine yerlestikten sonra kaplumbag ve yilanlarin dolu oldugu menuden sadece pilav ve brokoli secip kisa bir yemek sonrasi ilk parti
Bu 3 kadin hayatlarinda benim kadar killi bir erkek gormedikleri icin hatta hic killi erkek gormedikleri icin masaj sirasi tuylerimi de inceleyip durdular
ilk saatler boyle basladi
hadi bakalim :)
Placebo
Landing to Mars Party
Embrasse - moi, mets ton doigt dan mon cul,
Embrasse - moi, mets ton doigt dan mon cul,
Une presence ambigue,Une presence inconnue,
Jusqu'a ce que j'en peux plus,
Monday, October 16, 2006
Landing to China Party
Monday, October 09, 2006
Sadness of the quiteness....
Annem babam ve ben...
En son tatilin beraber, tarihi unutulmuş
Yeri unutulmuş.
Şimdi bir sonbahar sarıları içinde Bodrum kumsalında hepberaber.
Babam uzanıyor.
Annem balıklara ekmek atıyor. Ananem artık bulanık gördüğü dünyasında da olsa, baktığı uçsuz bucaksız Ege’den haz alıyor.
Hep eskiyi anlatıyor. Hep kimsenin konuşmak istemediği ama deli gibi özlediği dedemi.
Eski yeni değişen birşey yok esasında. Hep aynı yerdeyiz, “farkına” vardıkça. Sadece yanımıza aldığımız bazı bavullar eksik, bazıları dolu.
Friday, September 22, 2006
The Keyless Man's message

"8 kişilik dolmuşların orta koltuğunun en sağında , sırtlığı katlanabilen çok dar bi kıçımlık bi koltukçuk olurdu. O boşken o sırtlık kısmı her an kopacak gibi delice sallanırdı....aynen öyle sallanıcaz. Nasuh'da o sırada Himalaya'larda olduğu için gelmiycek, sen de 2 çelik kapının yarattığı boşluk arasından yandaki mankenin ağzına vereceksin, günlerce ve günlerce termosifonundaki suyla yaşatacaksın, kurtulduğunuzda seni camiasına sunsun diye..."
Gecenin bi vakti öylesine denemeler, boşluboşuna

Bir daldım , iki çıktım.
Üç koştum, dört döndüm.
Beş verdim, altı atladım.
Yedim, sekizim,
Dokuz köy, on adım...
-İğne yapraklı ağaçlar hariç, bütün diğer ağaçlar kışın yapraklarını dökerler
-Hassiktir lan
-Kışın dondurma yenmez
-Defol git
-Yabancılarla konuşmayın
-Yok ebenin şeyi
-Terli terli soğuk su içilmez
-Kodum mu uçarsın
-Ispanakta demir boldur bi tek onu yiyin
-Al babayı
Friday, September 15, 2006
Echoing in my mind

All my useless advice
All my hanging around
All your cutting down to size
All my bringing you down
Watch the clock on the wall
Feel the slowing of time
Hear a voice in the hall
Echoing in my mind
All your stupid ideals
You've got your head in the clouds
You should see how it feels
With your feet on the ground
Here I stand the accused
With your fist in my face
Feeling tired and bruised
With the bitterest taste
DM
Log 36 ve gene 36

Kaptanınız çok büyük dağıldı. Sizi üzmüş olabilirim. Belki de benden çok daha fazla merak eder oldunuz. Çok acaip yerlere gittim. Ara sıra rakı ve balığın eşşiz lezzetinde kendimi kaybetmiş olsamda cevaplara artık biraz daha yakınım. Sanıyorum zaman esasında gel geçlerden oluşmuyor, hep sabit ama sonsuz kesitlerden oluşuyor. Küçükken yediğim Rokoko kek gibi. İçinde değişik katlarda değişik dondurmalar olurdu. İşte zaman ve zamanın içindeki biz kek dilimiyiz ama hareketlerimiz duygularımız, bi evvelimiz ve bir sonramımız onun içindeki kesitler. Geçen hafta Kaş’taydım. Son 7 senedir 6 kez gittim oraya. Aynı yerde denize girdim aynı yerde yedim aynı yerde içtim. Herşey aynıydı ben hariç. Nerdeydim nereye gitmiştim bulamıyordum... Ve bi akşam bitkiler ve rakının etkisi ile bi kanı geldi saplandı.
Esasında hala oradalar. Benler. Karışmaya mı başladı aklım veya aklınız? Üç tane taşı yanyana koyun. 3’ü de sensin. Biri geçen seneki biri bu sene biri de gelecek sene. Herşeyden evvel gelecek seneyi tahmin etmeye değiştirmeye ya da engellemeye imkan yok. O orada duruyor. Zamanı gelecek kekin bi dilimi bitecek o başlayacak. Üçünün sıralandığı çizgi “zaman” işte. Ve zamanın içinde hareket edince bir taştan diğerine atlar gibi hareket ediyoruz. Hani ne oldu nereye gittim daha geçen sene aynı yerden denize giriyordum diye birşey yok orada. O hala orada. Sen artık orada değilsin. Hayatımız sonsuz taşların birleşiminden oluşuyor. Bu anlamda geçmişi biliyoruz; ve şuanki yerimize bi evvelki noktadan geliyoruz ve gideceğimiz yer de belli. O zaman işte başka bir soru çıkıyor ortaya? Zamanın içindeki benler hep aynı yerde olup bitiyor ve kalıyorsa yani BEN nereye nasıl gideceğimi belirleyemiyorsam o halde ne için uğraşıyorum, kader denen şey esasında bu sabit çizgi mi? Ya da özetle, sene burada olim bunu yapim bunu içim yiyim isteklerimiz boş bir melankoli ve üzüntü kaynağı mı? Çünkü zaten her istediğimizi yapamıyoruz. Belli olanı yapıyoruz. Burada gene aklım hafif dağılıyor. Bunun üzerinde biraz dolaşmam lazım.
Çalışmalarım sırasında Burger Queen ile bi kaza atlattık. 5 metre uçtum. Bel boyun 2 gün ağrıdı. Ucuz atlattım. Burgen Queen sol tarafını çizik içinde bıraktı. Şimdi daha iyi, ben de. Şimdi ne olacak bilmiyorum. Yakup’u özledim. Yemek yemeden sadece beyaz peynir kavun ve börülce istiyorum.
Thursday, September 14, 2006
Bir tuttum seni tuttum

esasında kendimi tutmayı bekliyordum, denizin içinden çıkarıp
sen geldin
önce vurdun sonra asıldın sonra bi sağ bi sol
sonra
suyun dibinden sanki güneşi tutup çekercesine
parladın atladın
daldın
gene atladın
palamut
ilk palamut
düşler denizinden
Sunday, August 20, 2006
İtina ile fitil sokulur

Beni bu tip şeyleri yazarken “nasıl böyle birşey yaşayabilirdik”lerden öte heyecanlandıran ilerde ne yazacaklarımı nelerin değişeceklerini tahmin edememek... Melankolik bi insanım ama nostaljik hiç değil; aksine, nostaljide yaşayanları, yazanları, zamanımızdabunlarvardıları okumaktan çok sıkılırım. Ama tüm geçmişimi, aile eğlencelerimizi, sokakları ve yaşamların içinde bu sıradan gibi gözüken ama endişeli olan olayların hoşuma giden yanıda şimdi rastlanamayan, o zamanların masumiyeti...
Benim teyzem olmadı, gerçi baba tarafı da hiç olmadı teyzem annemin teyzesi, halam annemin halasıydı. İşte Aliş Teyzem, sanki ailenin akrabaların içinde sihirli olan teyzeydi. Ne zaman hastalık zamanı gelse, Aliş Teyze çağrılır, onun elinde sıcak bir ıhlamur, ya da göbeğe konan sıcak havlular istenirdi. İyi de gelirdi...Hatta ve hatta zor sınavlar evveli sırf sırtımı sıvazlasın diye sabahları ona uğranır, sırt dönülür, o sihirli eli sırtta dolaşır ve sınavlar o zaman hep iyi geçerdi....
Ve hastalığın ateşten yatağa düşürdüğü, 39-40ları zorladığı, annemin panikten düşüp bayılacak gibi olduğu günlerde vardı. Doktor gelir (ki bu doktor topuktan kulağa neresi ağrısa hep o gelir) göğüs sırt dinlenir ve ilaçlar yazılırdı. İşte bu ilaçların arasında şimdi akıl sır erdiremediğim, o yaşta adını duyduğum zaman köşe bucak kaçtığım ve yaşıtlarımın hepsinin bir kere olsun tadına vardığına inandığım bir ilaç vardı.
FİTİL!
Kaçardım ateşler içersinde evin içinde. Hemen teyze çağrılır, o elinde fitil, “gel oğlum, gel yavrum, merak etme hiç hissetmeyeceksin” diye peşimden koştururdu.
Sonuçta hepimiz çocuktuk ve hepimiz yakalanırdık.
Yüzüstü yatar, annem donumu indirir fitil kaygan kağıdından çıkmış bir şekilde teyzemin elinde kıçıma doğru yaklaşırken “kasma oğlum kasma canım” seslerini duyardım. Hatta bazı seferlerinde teyzem arkada itina ile fitili sokmaya çalışırken annem yatağın önünde artık karpuz kavun ne varsa yedirmeye çalışırdı. Teyzem her ne kadar itina ile yaparsa yapsın, fitilin ilk 4-5 saniyesi olağanüstü kötü bir his uyandırır, kasar fitili geri çıkartır, teyzem dur dur evladım yapma kasma diye gene müdahale ederdi...
Dün “Abi sistemin bittiği herşeyin dışarı atıldığı bir yere niye ilaç sokarsın ki?” diyen dost da, bir hayli çekmişti, belliydi....
Sırta kapanan kavanozlar, kulağa sokulan ve yakılan kağıtlar, kollarımızda para büyüklüğündeki çiçek iğnesi izleri, dişe bastırılan rakılı pamuklar....Ve hiçbir ağrıya yaramayan avuç avuç yutulmuş Asprin ve Gribin...
Tuesday, August 08, 2006
The last days of summer

Nothing I am
Nothing I dream
Nothing is new
Nothing I think or believe in or say
Nothing is true
It used to be so easy
I never even tried
Yeah, it used to be so easy...
But the last day of summer never felt so cold. The last day of summer never felt so old, Never felt so...
All that I have All that I hold All that is wrong All that I feel for or trust in or love All that is gone It used to be so easyI never even triedYeah, it used to be so easy...But the last day of summer never felt so coldThe last day of summer never felt so oldThe last day of summer never felt so coldNever felt so... Bloodflowers - The cure
Monday, July 31, 2006
Motorumla güzel güzel dolaşıyordum

tshirtün icinden giren hava gogsumdeki killari oksuyorudu, bozcadaya gittim ayazmada denize girdim, bu yaz yakupta bol bol raki ictim, terlikle dolastim, ciplak koltukta uyuya kaldim, sicaktan dus aldim, ciktim bi daha aldim, dostlarla soguk biralari balkonlarda, guzel guzel avlularda ictim, kafam rahatti, hüdaverdi givi avalak bi yaz geciyordu... taa ki dune kadar. Bi anda huysuz adam oldum. Konsere cikacam cikamadim bi turlu evden, koltukta geretse saydiriyorum, butun yaz rahatca uzanmis oldugum koltuk bi anda fazla geldi, ne cok yastik vermis megerse ustunde, sinirlendim, bi tane yastigi balkona firlattim, cihanin kanadi delik desik olup delgado bindirmelere baslaynca ayaklandim, tuvaletin orada klasik gecistirme buyusunu yaptim, Depeche Mode'a girmisim, eller havada, bi anda cebim titredi...Emreden mesaj nobre diye...dagildim, ne dave i kaldi ne jesus u...eve geldim...geretse deliriyorum...uyuyamadim...devamli kafamda aydinin son saniye attigi gol gene basliyor...ruhum biricik askim kanim canim GALATASARAYIM.
Wednesday, July 26, 2006
Log 41o 03' 36.19' ' 28o 59' 19.36' '
Bu görev gitgide bilinmeyenlerin ve süprizlerin içinde zorlaşmaya başladı. Dün dünya saati ile 19:00 gibi Nebula İstiklal'e indik. Zaman ufak bi süpriz yapıp bi anda lise yıllarına geri götürdü beni. Dedemle tanıdığım İstiklal'i , tramvayları ve sokakları dolaşmaya başladık. Burger Queen'i bir avluda invisichange-Mode'a geçirip dünyaylıların Vespa'sına çevirdikten sonra sokakları yürümeye başladım. Karnım acıktı Yakup'a gittim. Bu meyhane ile neden bu kadar geç tanıştığımı sordum gene kendime. Yaprak sarma içinde sardalya yeyip, buz gibi rakılar peşi sıra geldi. Arkasından Joker diye çok güzel bi bara çıktım dar bi merdivenden.
Orada Nuri Alço ile tanıştım işte. Yemyeşil boğazı sonradan yakan kendilerine ait bi içki. Haribo gibi tadı olan oldukça fena ve leziz bi shut. 4-5 olsa ne olur bilemem. Çıkıp Galatasaray lisesinin arkasında kışlık yerinden yazlık mekanına geçen Dogz Star'a girdim. Gördüğüm en güzel barlardan bi tanesi olmuş İstanbul'da.
Oldukça yoğun olan benleri bulacağımı, sorumun cevabına yaklaşacağımı beklediğim bi gecede gene alkole yenik düştüm. Görevi erteleyip sizi de merak içinde bıraktığımı biliyorum. Endişelenmeyin. Bi sonraki durakta ışık hızı ve kütlesel sabitlik formüllleri ile birşeyler yakalayacağıma inanıyorum. Çok önemli geceyi ve nebulayı eli boş terkederken size Burger Queen'in bi süprizini bırakıyorum. Nebula'da dolaşırken kaptanınızın resmini çekmiş...
O2 Log 2
Monday, July 24, 2006
Log 38° 49' 48" - 25° 58' 12"

Ben kaptan O2, yolculuğumun ilk logu bu satırlar oluyor. Bu uzun yolculuğa çıkarken gördüğünüz gibi yanımda aldığım tek şey daha doğrusu beni yanına alan gemim Burger Queen. 7000 ışık yılı uçtuktan sonra bu hafta sonu Bozcaada'ya indik. Bozcaada, bu zorlu görev içersinde cevabı arayacağımız yıldızlardan bir tanesi. İnerinmez, Ayazma denen gezegenlerin en soğuk suyunda denize girip Talay Şarapçılığın Assos adlı bayaz şarabından öğlen içmeye başlayıp akşam Koreli'nin Yeri'nde Rakı ve Polente'de Votka ile devam edince arayışa anca cumartesi sabahı başlayabildik. Oldukça rüzgarlı olan gezegende geçirdiğimiz iki gün sonrası elimiz boş ayrıldık..
Aradığımız cevabın sorusu "Zaman Nerede?"
Bu logu yazmaya başladığım bi saniye var ve bir bitiş saniyesi de var yaşadığım, ve hatta elle tutulan içinde birçok koordinatları ile yaşanan olaylar var. Kahve bardağını kaldırdım şimdi. Bir yudum aldım ve yerine koydum. Tüm bunları yaparken zaman içersinde ben ve kahve bardağı vardık. Şimdi yoklar...İşte tüm arayışımız da bu koordinatlar arasında; o kahveyi içerkenki zaman ve ben nerde?...Aynı Bozcaada gibi...Geçen sene Kasım'da oradaydım, aynı meyhanede aynı şarapçıda içmiş çıplak denize girmiş eşeğe binmiştim. İşte bu yolculuk, Burger Queen ve ben, gezegen gezegen dolaşıp zaman içindeki benlerin nerede olduğunu bulmaya, elle tutulamayan zamanın içinde elle tutulan yaşamların "tekrarkeşfine" çıkıyoruz. Tüm klişeleri, Arşimedleri, yaşlanmaları, Newton'ları, Einsteinları , rölativite teorisini alt etmek için yola çıktık. İlk durağımızda, belki de biraz şarap yüzünden başarısız olduk...Şimdi yolculuk ikinci gezegene...
Monday, July 17, 2006
Nezihem

Ananem
Bi gözü artık görmeyen ananem
ama hala hayata sımsıkı tutulu, bi koltukta otursa bile hep
Ananem ve dedem, kendileri anne baba, ama isimleri başka
Dedemi kaybedeli 15 sene oldu
68 yaşındaydı
şimdi etrafımda 83 yaşındakileri görünce
bi 15 sene daha
ya da 15 senedir dedeme sarılabilmek koklayabilmek
limon sürdüğü saçlarına dokunabilmek
nasıl bi kızgınlık pişmanlık üzüntü yetişip çöküyor içime....
Ducard to Batman

Batman Begins
Himalaya frozen lake scene:
Ducard to Batman:
"that impossible anger strangling the grief...
... until the memory of your loved one is just poison in your veins.
And one day, you catch yourself wishing the person you loved had never existed...so you'd be spared your pain."
Thursday, July 13, 2006
Blind

Gitme ve kör etme beni lütfen
Seni koparabilsem tavandan
Herşeyin en iyisini denediğimi bileceğim
Ve her nefesini anlamla dolduracağım
Lütfen beni kör etme
İkimizde kırıldık biliyorum
İkimizi de donduracağım zamanın içinde
Sırf başka bir şekilde bakalım diye
Gözlerin sonsuza kadar yapışmış benim gözlerime.
Don't go and leave me,
And please don't drive me blind.
I know I broke it,I know I broke it,I know I broke it,I know I broke it.
MEDS - Blind - Placebo
Wednesday, July 12, 2006
Man of Steel

ilk süper kahramanımız. Bağdat caddesi Atlantik sineması. Her ne kadar Batman en büyükleri ise Man of Steel, o da ilk hayalimiz. Kırmızı masa örtüsünü boynumdan bağlayıp pelerin yapar dolabın üstünden yatağa uçar hiç düşmeyeyim havada asılı kalim diye yalvarırdım. Açılışının ilk günü önlerden ve ortadan yerimi alırım...en büyük perdeli sinemada...geliyor
Tuesday, July 11, 2006
I'm just a peeping tom
Corteximden içeriye girmeye, ruhumu alıp götürmeye, yormaya, ağlatmaya, dövmeye, kızdırmaya geliyorlar, sonbaharı karşılarken yavaştan yavaştan hem de...Her şarkısında bi hayat var beni benden alan, beni bana anlatan...
Careful not to fall ,Have to climb your wall, cause youre the one who makes me feel much taller than you are, I'm just a peeping tom , On my own for far too long ,Problems with the blues nothing left to loose
Monday, July 10, 2006
8-9 senedir oturarak çiş yapiyorum...

birgün gazetenin tekinde mi ne , oturarak çis yapan erkekler prostat olmuyor ilerde diye okuyunca, oturuş o oturuş.Tabi ev harici yerlerde çok ender, anca yala yutsa tuvalet. Bazen eve yorgun geliyorum, oturuyorum , ama oturunca beyin kaka yaptiğini zannediyor, aa bi bakıyorum, çiş çoktan bitmis, 5 dakka geçmis öyle oturuyorum aval aval.Esas başka bi manyakliğim, pisuvarlara işerken dışarıda:Eğer bi izmarit görürsem pisuvarın içinde, onu hedef alıp ,darmadağın olana kadar hedeften şaşmıyorum.O pisuvarların içindeki naftalinlere takık olanlar, onları hareket ettirmeye çalışanlar da varmış..Ama zaten pisuvara izmarit atmak ne demek...
There are no second chances

Öyle böyle değil ben kadar gerçek bir dolunay tam Kuzguncuk’un üstünde, içim kadar turuncu, tupturuncu yükseliyor, yükselirken beyazlaşıyorum. Dolunay, döndür dolaştır beni dolunay. Nasıl ufak olduğumuzu en iyi anlatan dolunay, döndüğümüzü, hiçliğimizi bize sunan dolunay. Bir yandan ayaklarım üşüyor. İçimi... kestiremiyorum. Uzun zaman sonra Bebek Ortaköy hattını tekrar koştum. Herşey aynıydı, herşey. Oltasıyla deniz atı yakalayan teyze dahi...Kuruçeşme’de, koşarken gördüm onu, duramadım. Dönerken görürsem söz sorcağım sözümde, durdum. “Yazamıyorum, bu koskoca hayat daha da ağır şimdi, yazamıyorum”. “Belki de yazmamalısın, zorlamamalısın” dedi. “Olur böyle zamanlar bana da olur üstüne gitme” derken gözleri ela yeşili, sesi sanki zambaklar dolu bi bahçede yeni uyanmış şakın bir kızın sesi gibiydi, sessiz ve sakin ama endişeli de. Benden mi korktu acaba? bilemedim. Mücadelesinde sabır diledim, koşarak uzaklaştım. Bebek’e geldim, o bank hala yerindeydi aynı ben gibi. Bi sigara kaç nefeste biter hiç saymadım? Bi sevgili kaçında tükenir onu da...
Nil yeşili sedirin üstünde ayaklarım üşüyor, noktalar sonrası, Arnavutköy’e bakıyorum. Ahh babamcığım, nasılda küçüktüm büyüdüm klişelerin yücesi oldum, nasılda seninle dost olamadığıma yanıp yanıp duruyorum, hala yanına gelemiyorum, atamıyorum o engeli ama çok ta ağır artık. Sensin bu semt, senin gibi geldim kopamıyorum. (Arkada without you I’m nothing başladı, şarap tükeniyor, küllük hüzün dolu). Sanki....ah şu sankiler, bitmek tükenmek bilmeyen sankiler, belkiler, amalar, lakinler...edatlar mı zamirler mi acaba beni kovalayıp duran yoksa şu sıfatlar mı yakamı bırakmayan? Bilmiyorum ama yazıyorum. Uzun bi süre sonra, ela yeşili gözlerinden, sarı bukle olmuş uçuşan saçlarından yola çıkıp yazıyorum tekrar...


