
nezihem'i uğurlarken gene kafamı kaldırmış yukarılara çok yukarılara bakıp 10 sene evvel Bodrum yolunda Morissay dinlerken yaptığım şeyi yapmaya çalışıyordum. O zaman gürgan ve kayınlara bakarken, 31 Mayıs 2007'de selvi ağaçlarına bakarken, bugün tünelin ara sokaklarından gri bulutlara, şimdi Abbas Ağa parkının çınar ağaçlarına bakarken de...nefes almaya ve anlamaya çalışıyordum.
Zaman ile anlaşamadığım ve kavgamın devam ettiği bu iki senede çok fazla şey oldu benim için ve ailem için. Koşulmuş bir at gibi ağırdan hayatı yokuş yukarı çektiğim bir iki sene geçti gitti.
Mücadele verdiğim ve kazanmak için çalıştığım ve kazanacağım herşey, tutunmaya ve kaybetmemeye çalıştığım gene herşeyi en nihayetinde kaybedeceğim! ya da onlardan evvel kendimi kaybedeceğim un ufak, yok olup gideceğim.
E o zaman ?
Bu dipsiz koşuşturmanın içinde, bu anlamsızlığın farkına varabildim "an"...
Yani tüm endişelerimin veya sevinçlerimin, hep sahip olma elde etme döngüsünde olan insanlığın, elde edebileceği herşeyin yok olacağını anlayabildiği "an"ları birleştirip zamana yayabilirsem ve bunu da nefes alarak yapabilirsem...
sanki biraz daha rahatlayacağım.
Pilsiz radyomdan 2-3 reklam sonra çıkacak akustik şarkıyı heyecanla beklerken, kahvem her seferinde olduğu gibi , şaşırtmadan beni, gene soğudu.
Gri bir yıldönümü. Soğuk, motorda ofise gelirken üşüdüm. Ellerimi sıcak suya sokup ısıtmaya çalıştım. Soğuk kahveden bir yudum. şarkı başladı. Karşıya geçip geçmemeyi Nezoş'uma gidip gitmemeyi düşüneceğim uzun ve gri ve soğuk ve sanki harika bir pazar günü. Ofiste tek başıma. saat 12:32, radyo çalıyor, kulağıma düşen gitarların arasından bası bulup çalmaya başlıyorum, davulcu bana bakıp gülüyor, seyirci hızlanmamı ister gibi ellerini kaldırmış ama sessiz ama gözler kocaman bana bakıyorlar, pedala basıyorum, iki adım öne geliyorum mikrafon dudaklarıma yapışıyor ve çalmaya başlıyorum bugün için:
PLAY FOR TODAY
It's not a case of doing what's right
It's just the way I feel that matters
Tell me I'm wrong
I don't really care
It's not a case of share and share alike
I take what I require
I don't understand ...
You say it's not fair
You expect me to act
Like a lover
Consider my moves
And deserve the reward
To hold you in my arms
And wait
And wait
And wait
For something to happen
It's not a case of telling the truth
Some lines just fit the situation
Call me a liar
You would anyway
It's not a case of aiming to please
You know you're always crying
It's just your part
In the play for today
Sunday, May 31, 2009
2 sene evvel bugün
Friday, May 29, 2009
2 sene
yarın olacak, uyuyamadığım bir hafta sonrası bayıldığım gecenin sabahı 7 de uyandım.
2 kahve bi cigarillo.
Hayatımda hiçbirşeyi kadar özlemedim.
Hayatımda hiçbirşey bu kadar canımı acıtmadı.
Canım ananem, hala aklımda o yatağı dikleştirin kızgınlığın ve ben daha Bodrum'a gideceğim lafın.... Canım Nezoş, tüm bu güzelliğinin tüm bu melekliğinin, sana orada çok güzel bir hayatın içinde, dedem ile yanyana kaldığı yerden devam ettiğinin inancıyla...
seni çok seviyorum...
Sunday, May 17, 2009
Baba
Şu benim meşhur nokta. Gölköy. Burada herhalde 4-5 farklı fotoğrafı, 3 ayrı mevsimde resmi olan, Önce Nezihe'li, Figen'li, İlhan'lı, sonra ananemsiz aynı noktada defalarca ve son kara kış sonrası bomboş bir resim Şubat ayında...
Bu Mayıs, Nezoş'un yıldönümüne 3 hafta kala aynı noktada buluştuk.
Kara kış...Tanpınar gibi kalemim olsa çok güzel bir roman yazabileceğim "kara kış" sonrası babam ile hayatın tadını ensemizde hissettiğimiz aynı iskele aynı nokta.
Baba - Oğul
Gün batımı hayatımıda koştuğum en güzel yerlerden bir tanesine, elimde makinam ertesi yürüyüşe çıktım.
Tel Aviv'in güzelliği ötesi insanların sakinliği de rahatlığı da beni çarpmıştı. Restorantın tekinde tanıştığım kız bakma böyle güler yüzlü ve sakinnnn relaxxxxi olduğumuza, stres de diz boyu demesine rağman 4 gün neredeyse hiçbir yerde buna dair birşey hissetmedim.
Kilometrelerce uzanan müthiş plajda, bu baba-oğlu gibi, herkes, kendini sanki tüm olup bitenden soyutlamış gibi bir hayat yaşıyordu.
Friday, May 01, 2009
...

Tel Aviv’in sıcak ve güzel sahillerinde ailemden binlerce sokak uzaklarda tek başıma.
En güzel “her şeye karşı gelebilme anlarım”dan birinde…
Oturmuş, çok uzaklara, belki Kıbrıs’ın güneyi Malta’nın ortasına doğru bakarken, öyle ayaklarım kum olmuş bu sefer hiç kıl olmamış, gözlüğüm de kum olmuş, ceplerim de kum olmuş, sağım solum önüm arkam sessiz, bir bardak soğuk kırmızı şarap, alnım günün korumasızlığından kızarmış…
Ve öyle ağırdan öyle ağırdan güzel bir gün battı ki….
Ertesi günün Kudüs heyecanını unutmuş hayatımda yer etmiş Bayramoğlu, Bodrum, Kaş, Bozcaada kumsallarından sonra şimdi burada tek başıma sessiz ve sakinden fazla panik yapmadan içten içe heyecan bastırmacalı tepemden uçak geçip durmalı…
Bir yudum sonra bir yudum daha…
Tuesday, March 31, 2009
hayatı Pi'ye alın

Sabah babam geldi. Şık giyinmiş. İşe gelir gibi. Önce ofiste biraz yardım istedim. Sonra Vatan gazetesine toplantıma götürdüm ! Hem rozetini hem 1958 muhabir kartını Hürriyet'ten verilen hem de sarı şeref basın kartını gösterdi. Güldük. Taksiye bindik. Barbarosta inip müthiş güzel bir günde korkunç kış sonrası babamı by-pass ve sonrası yaşadığımız o dehşet günler sonrası benimle sımsıcak yürürken dudaklarımı ısırıyordum.
Adı ile bizi sanki çağıran "hayatı Pi'ye alın cafe" ye girdik. Yemekler geldi. Babamınki önden.
- İlaçlarını aldın mı ?
- Evet
- İyi
- Zaten sabah değiştirdim.
- Neyi?
- Doktorun verdiği tansiyon ilaçlarını bıraktım benim eski tansiyon ilaçını aldım
- Niye?
- Deniyorum
- neyi???? !!1 Afrikadan futbolcu getirdin onu mu deniyorsun delirdin mi ?
Cafe inledi, yemekler yenilmeden kalkıldı. Benim tansiyonum 30! Bir yandan babama bağırıyorum bir yandan doktoru arıyorum. Savaş.
- Sen taksiye bin git ben delirdim çünkü.
Bir yandan da bindiremiyorum. Çıldırmak üzereyeim. Sessizce yürüyoruz.
Bir anda bir kameraman bir muhabir önümüzü kesti.
- Seçimler hakkında ne düşünüyorsunuz? tayyip oy kaybetti mi sizce ? halk ne mesajı verdi.
Ben birşeyler geveledim. Tam gidecez babam kameranın önünde başladı tayyib'in kötü yönetimine... Konuştukça konuşuyor.
Susmuyor. Kameraman bana arkadan kes kes diyor. Kibarlık yapıyorlar kesemiyorlar. Ben gülüyorum.
3 dakka falan konuştu. Adamlar off çekip gitti.
Babam gülüyor ben başladım gülmeye. Gülerek yürümeye devam ettik.
Gülerek taksiye bindi.
Dudalarımı tekrar ısırmaya başladım. Pek de ısırmadım esasında.
Baba olmadan baba oldum bu Kasım. Günler artık hem zor hem büyük hüzün hem de günler büyük kıymet dolu.
Tuesday, March 24, 2009
Tuesday, March 10, 2009
iskele

Biri Eylül ayı, yaz sonu üzerilerinde 2 hırka. İki anne deklanşörümün önünde. Diğeri aynı nokta bu sefer babam deklanşörün arkasında, buz gibi bir Şubat sonu. Sözverilmiş bir Bodrum kaçamağı.
Ananemden başka birşey görmedi gözüm iskelenin önünde. Bomboş iskele. Bakakaldım ve kıyıya vuran her dalganın sesinde her seferinde tokat yer gibi zaman bilmecesinin içinde kaybolup gittim. Orada öyle oturuyorlar öylesine bana bakıyorlar ana kız...
Canım anneannem şimdi kaybolup gitmiş iskele bomboş.
Nasıl olur? o gerçek an o içinde bulunduğum an...hem de bu kadar hızlı bu kadar vakitsiz..
Bir saniye yetiyor bana her şeyin içinde herşeyi kaybedecek noktaya geldiğim bir saniye. Kendimi tanıyamadığım, yirmi değil yirmiler de koşsam cevabını bulamayacağım bene gelmem...bir saniye.
Çok soğuk bir mart çarşambası.
Babam ve annem Erenköy, abim Arnavutköy ben ofiste, tek bir tungsten lamba yanıyor.
Yazmıyorum.
Monday, March 09, 2009
Friday, March 06, 2009
Sunday, February 22, 2009
raven

not because that all animals are astounding and interesting in their unique forms and behaviours, they are mind-bending because all of them reflect the very human beings if one looks closely, or even closer - the very himself/herself
among all of them, I see ravens that posses the reflection of my soul and behavior in the nature, but also the great fear they provide in doing this.
their unrest or their repose, their capability in adopting themselves in vast crowds and - in there - staying alone, or their astray behaviour in dark corners seems like an echo of my psyche.
O2
Thursday, February 12, 2009

2 sene olmasına az kaldı toplantıya girmek için arabamı parkettim. Yağmur yağıyor inanılmaz, atkım boğazımda düğüm olmuş boğazımda.
Sikerim dedim. Upuzun binanın yanından çamurlara çamurlardan çayırlara çayırlardan tepeye ve tepede umuyorum huzur içinde yanyana yatan dedeme ve ananeme gittim. O günden beri ilk defa...
Dedem 1922 doğumluymuş. Hayatımın tam yarısında beni bırakıp gitmiş.
Ananemin doğum yılına bakamayacak kadar gözlerim kapandı.
Bir taşın üstünde 2 aile ismi ikisi de 1 aile ufak bir kare içinde.
Çok özlüyorum.
Nezoş'u ve Muzo'yu çok özlüyorum.
Bu kadar kuvvetli bir şekilde hatıralara geri döndürebilecek bir beynim olmasın isterdim belki.
Şubat kasım kadar ağar geçiyor...
P.S: picture by shitty nokia
Monday, February 09, 2009
Yağmur
Çok zor çok ama çok zor bir üç ay sanıyorum bugün yarın son bulacak. Tüm parçalanmalar sonrası kendi kendime parçalandığım son iki hafta…Geçti. Zor geçti ama geçti. Sanıyorum huzur limanına yanaşmayacak olan ben; belki de bu son 3 ay belki de bir yerlerde duracak bi son bulacak ve ben de ara sıra da olsa belki de en azından 2-3 nefes 4-5 satır yazabilecek gücü tekrar bulacağım belki de tekrar Lafayette’in ilk iki senesi gibi berduş kahkahalara kavuşabileceğimi ümit edip dururken artık kesinlikle ve kesinlikle varamayacağımı anladım. Benden kaç tane var bilmiyorum ama bi tanesi ile bir hayli mücadele ettiğim ve hatta yenildiğim gerçek. Dik duramıyorum. Beynimi beni alıp ele geçiren geçmişe karşı dur dedirtemiyorum. Yazar neden burada hep kendinden bahsediyor neden hep burada özlemler çayırında yuvarlanıp duruyor bilemiyorum. Bilmek de istemiyorum. Gene her satırı zorla yazıp zorla bi sonraki satıra uçurumdan düşermiş gibi düştüğüm şu an: hangi benim ben de bilmiyorum.
(Bas gitarın bir teli eksik olur 4 teli olur diğerlerinin 5 belki de 6 teli olmasına rağmen o eksikliğin içinde o inanılmaz sesi verir)
Yanaklarım boynum gözyaşı içersinde Parkormanın ortasında Follow the cops back home dinliyordum? Kilyos’dan dönerken motorun üstünde rüzgar ağlamama da izin vermiyordu…
O buz gibi okul aylarında don kesmiş kulak hissetmez yürürken ter içersinde kalıyordum. Dün. Ayna da kendime bakakaldım.Bugün radyoyu açıp bangır bangır yol aldım. Ve bugün. Bir resim gördüm eskilerden. Görmemem gereken. İçine düşüp gitmemem gereken.
Sunday, January 11, 2009
For the record

i had three different faces last month...
1)maybe the first and last "el bıyıko"
2)itchy first, everlasting later
3)back to normal with an asshole in the background
Sunday, January 04, 2009
ilk 20K'ya

haydi yolum açık olsun
bir ilk bir rüya gerçekleşir mi bilmiyorum gidebilmeden daha önemlisi kendimde çalışabilecek gücü ve kuvveti bulacakmıyım ...Runtalya 8 Mart
30 dakikada 5K koşarken cuma günü 36:30 du bu süre
bu sabah 33:14
anladım ki ruhum kadar vücudum da yorulmuş bi o kadar
haydi hayırlısı en cheesy en sacma methodlarla da olsu kendimi gaza getirip basarmalıyım
umarım....
Sunday, December 14, 2008
Swim right swim left

My beloved Discus Fishes in my new aquarium.
Margreth - The strapped one
Mesut - The orangewhite one
Prens - The bluegrey one
Serseri - The one one the wood that eats shit all the time
Neons - 10 of them are in there floating in (far left)
Monday, December 08, 2008
kaçıncı günde olduğumuzu unuttum. Şimdi de kaça doğru gidiyorum onu bile kestiremiyorum. Bugün bayrammış. ne bayramdan ne kadıköyden ne de karaköyden haz eder oldum ne de taptığım beyaz vapurlardan ve yolculuklarından ne de insanlarından.... Ve hatta bu şehirden kusar oldum. tam 1 ay 2 günün korkusuyla, uçurum kenarlarıyla kalp tutulması ishali titremesi göz yaşıyla bu şehir sanki kendi korkummuş gibi beni yutmaya çalışırken nefes alamadım ve aldığım zamanlar da aldığım yerde dahi duramadım. Şimdi herşey daha iyi olmasına rağmen uykusuz gecelerin ağırlığı ve sabahı beklemenin hiç de bu kadar zor olduğu bir an yaşamamışken - halbuki ne zor zannedermişim Lafayette'de ya da Arnavutköy'ün tepe evinde - şimdi ise Kısakürek'in sabahı gibi oldu sabahlar. Uykusuzluğun bu kadar kabul edilebilir olacağını yaşamak, ya da dipsiz korkunun sara sara alıştırdığına, dayanabilinir kılındığına tanık olmamıştım. Ofiste miyim evde miyim veya hangi vedeyim hiç farkına varmadan günler hızla akıyor.
bana yeni bir ben lazım.
Monday, November 17, 2008
12. gün
Koskoca bi koridor. Toplam 16 oda. Oksuren balgam tukuren inleyen oksijen aletinin tisss sesi gelen ahmed hamdi tanpinarin romanindan cikmis mücahir kogusu gibi bir yerde insani umitlendiren tek sey dakikasi yavas da olsa hep ileri giden beyaz yuvarlak duvar saati...
Hayal

Yapmam gereken tek şey vaktin geçmesini beklemek. Ne kadar zor da olsa her geçen gün daha iyi hissetmek mümkün. Gerçi her gün acaba bugün ne olacak hangi korku gelip beni saracak endişesi de bir yandan kemirmeye devam ediyor.
İnanılmaz bir çaba ile sakin ve sessiz ve dingin kalmaya çalışıyorum. Hatta her saniye bunun egzersizini yaptığım bile söyleyebilirim. Ama olmuyor. Beynim detaylarda yüz binlerce parçaya bölünmüşken bu egzersizler esasında açmadığım çekmeceleri ya da bin yıldır aklıma gelmemiş şeyleri getiriyor.
Annem çok yorgun.
Daha geçen ay 3 post aşağıda yazmışım babam çok güzel bir yaşta diye. Çok uzun bir masa hayal ediyorum güldüğümüz ailecek çok güldüğümüz bir masa.
Bir arkadaşım blogumu okumaktan nasıl bunaldığını belirtmişti çok evvel. Amma velakin zaten bloglar ilk hurra herkes okusun paylaşsından çok onca taslak ve fikir dünyası içinden çıkıp “kimse okumasın benim arka odamı” ya dönüştü. Ki bu nedenden sevgili mahkememiz kapattığında blogger’ı yazamamaktan okuyamamaktan daha çok kendi odamıza dinlendiğimiz ağladığımız güldüğümüz kendi odamıza girememeye kızmıştım.
Hayallerimden bir tanesi bu resim. Sarayburnu’nda lüfer zamanı. Balıkçılar yan yana dizilmiş oltalarını sallandırıyorlar. 2 kere çıkmış olmama rağmen eli boş dönmüştüm. Akşamüstü güneşi batarken idi bu an. İnanılmaz sessizlik içinde, benim bu aralar bir türlü olamadığım, sanki ibadet eder gibi oldukları yerde fazla kıpırdamadan…Ama belki de içleri inanılmaz kıpraş kıpraş, bin huzursuz, rast gelmezse ne kazanacak, kendine ailesine nasıl bakacak belki de it gibi huzurlu “delir İstanbul delir beni alma içine beni dalgalarımda rahat bırak ben iyiyim böyle” lerinden…
En uzun gece biter, belkiler hiç bitmez.
Saturday, November 15, 2008
10. gun

Babam uyuyor. Kite father. Tam 10 gun oldu bu pencereden istanbula bakisim.
Tek dilegim buradan bi an evvel cikabilmak.
Ben babami öldu hiç zannetmemistim o geceye kadar. O acilin önunde annem ben ve abim. Hic bitmeyecek.
Simdi.
Yogun bakim sonrasi o babaya acaba bi daga kavusabilecek miyim bilemezken 10 gun gecmis bile.
Babam. Ben.
Ben. Babam.
Gecenin karanligi odada ama disarsi dun kadar aydinlik.
Cok yorgunum.
Babam daha yorgun.
Guclu olmayi daha guclu olabilmeyi istemek.
Gidelim buradan. Bi an evvel gidelim.
Tum bu manzaraya ragmen kacip gidelim.


