Tuesday, May 25, 2010

ara sira

Babam karsimda abim karsimda. 28 Mart beri o salya sumuk good bye beri nerdeyse tam 2 ay. Babayi ilk gorus. Abimle oturmuslar bile. Beyaz saclarini tutuyorum. Kelinden kocaman opuyoruz , ne kadar ozlemisim tanrim. Abim gergin belli. Ne dedi doktor? Shht pssshtlar diyari. Belli bir ameliyat daha , babam gene her zaman her zamanki durusu ile ayni "ooooh ohhh ben bombayim". Ufukta bir agustos belirdi simdi. Annemi dayimi sirasiyla aramalar. Ne balik yedim ne salata. Doluynaya ucundan siritan mehtab. Babam diyo 1946 11 yasindayim bu donen isiklar ile dusman ucaklari gozlenirdi. Sonuk bi kahkaha atiyorum. Babamin onunde kavun raki abi sssht bakislari iki yan masada genc insanlar sanki ben oarada deniz yakamoz olmus en son ciplak girdigim o aktur gecesi, annemi bi daha ariyorum dayanamadan, sanki hem dayim hem annem bagiracagira cagirmalar, abime sms "tipe bak feci yaslanmis" geri "yeter siktir git" susuyorum kan aglayan icim kusuyor , gunun sonu sanki hic bitmesin bu film boyle dersin ama biter ya, ve ben o filmin sonunda sinemalardan hep kacan giden insanlardan oldum o filmin yukari akan yazilarini hic okumadan kacan gidenlerden, "dis macununu tupun icine sokamadigin gibi, akip giden hayati geriye de alamiyorsun ki" ...ignesini cikariyor dogru gobege...nefret ettigimiz o gunler a ha bu masada simdi...ay daha da yukarda. Gozlerim sanki babama kenetleniyor dilimin kenarini isirirken alttan bi dur arrtik diyen abim! Tek eksik annem degil ananem o sugh kahkahali guzel insan. Bu pazar darmadagin olmaya yuruyecegim bu pazar gelmeden nasil bir kuvvet ile ayni masada sanki herseyi tum hayati bir cuvala sokmus basimdan bocaliyorum. Simdi ne abim ne annem ne babam tek basima bir kosede dokulen bu kelimeler yarin yok olup ben gene uzaklara baktigimda bogulurken bambaska kelimeler dolup tasip darmadagin edecek. Saniyorum uykusuz ve ac yattigim 650.gece. Masadan kalkarken babama sarilip operken kendime bi saniye olsun bakamazken vespanin ustunde sanki yapisan asfaltiyla istanbul. Beni artik yok eden sevmedigim kosup icine bilakis dusmek istemedigim istanbul. Git.

Masmaviydi sular. Ertan kaptan dumende mehmet mangali yakiyor iki fransiz 3-5 ingiliz. Minderin ustune uzanmis yelkene gokyuzune bakarken sularin ustunde olduguma inanmamistim. Yellow caliyor basimi sola suyun ucsuz bucaksiz uzaklastigi yere bakiyor agliyordum 8 sene evvel?

Peki simdi bu sehirde bu ucu bucagi don dolas ayni sokaklar olmus sehirde nicin hala ayni 8 sene evvel gibi en mutlu animda aglarken, en mutsuz animda o gunu ezercesine agliyorum.

Sunday, May 23, 2010




Bugün Vespam ile Beşiktaş'tan denize atladım. Çok uzun bir yol gidip çok uzun sular geçip hep gördüğüm ama bir türlü gidemediğim kıyıya vardırm. Beyaz saçlı beyaz şapkalı ve kısa yırtık shortuyla mavi kayığı zımparalayan adam beni karşıladı. Çok uzun biryoldan geldiğimi anlamış bir şekilde hemen bir sandalye getirdi. Etiketsiz bir şişe cam bir bardak güneş batmaya yakın oturduk konuşmaya başladık.

Tekneyi maviye boyuyor kenarlarını beyaz en arkada ismi teknenin gene beyaz küçük harflerle "está lloviendo" yazıyordu, teknenin ortası parampaça dikkatli bakınca hatta içinde kumdan cosçuş çıkmış otları görebiliyorudum.

- Ne demek está lloviendo?
- Yağmur yağıyor demek
- Ama burada yağmur yağar mı ki hep güneşli burası
- Yağmasın yağmasına gerek yok teknemi kullanırken yağmura doğru yol alır ben, o gelmese de ben ona giderim
- Ama teknen paramparça baksana içine nasıl yol alırsın ki bunla?
- Yol almam önemli değil gözlerimi kapatınca da dalgaların üstündeyim
- Peki paramparça teknen hala niye boyuyorsun ki madem biryere gidemeyeceksin madem gözlerini kapatınca istediğin yere gidiyorsun o zaman bunca uğraş niye
- Hayal etmen yetmez hayallerini parlatacaksın ki sana gelsinler, yoksa terkederler, tek başına kalırsın, hayal edecek hiçbirşeyin kalmaz.

Saturday, May 22, 2010



A thousand wasted hours a day
Just to feel my heart for a second
A thousand hours just thrown away
Just to feel my heart for a second

For how much longer can I howl into this wind?

sanıyorum en sevdiğim ve en melankolik Robert Smith sesi - A thousand hours

super soğuk ve super gri bir cumartesi yazmaya tekrar aşık olduğum bir cumartesi

kendimi yormanın dehşetini düşündüm biraz evvel dedem ananem babam üçlemesinde son senelerin en ağır taşlarının altında kalıp kalmadığımı düşündüm yol kenarlarında uykularımda ofiste motorda ara sıra ağlayarak kullandığım motorda ben hiçbir zaman üzgün mutsuz melankolik olmayı seçmedim. Hiçbir zaman belki de! Burada kasım diye korku dolu diye yazdığım aylar yok baktığım binalar şehirler korku veren sokaklar yok gelip giden ruh halleri kontroller kontrolsüzlükler yok

Herşeyin ortasında ben tek başıma kimseye yakın durmadan tek başıma ben varım.

Kendi kendimi korkutmuyor kendimi ne kasım ne kaybetme ne haftaya pazar ne de bir başka şey gelip höghhh deyip korkutuyor.

Kayalardan atlayamazdım Bayramoğlu'nda. Sedef Adası'nda dayım ve Alper abi beni altokka yosunlara salladığında korkudan parçalanırken esasında yosundan da korkmuyordum o saniye.

Ben dupduru sularda en sessiz ve güneşli sokakta bile nedensiz sebepsiz korkuyorum. Ahmetçe'de o en uzun kumsallda dizlerimi geçmeyen suda bile korkuyordum.

Kaç kere gittim doktora kaç kan tahlilleri kaç beyin MRları kaç eko kaç emg kaç mide? Doktorların hepsini şimdi karşıma alıp o sonuçlarda göremedikleri şeyi onlara göstermek istiyorum. Hepsiyle el sıkışıp anlaştık mı anladınız mı niye şimdi size koşarak geldiğimi demek istiyorum.

Friday, May 21, 2010

Koşayaza



dün dedemleydim. ,

Dün akşam saat 20:00'da dedem yanımda oturuyordu. Mavi poplin gömleği, klasik deri kayışlı saati bembeyaz saçları elleri ve ellerinin damarları dedem dün gece yanımda oturuyordu ve yemin ederim dedem yanımda oturuyordu.

....

Merak ettiğim eski evlerin eski pencerelerin arkalarında kimler ne zaman ne yaşardı, kimler nasıl sevişti kimler nasıl ağladı kimler nasıl kahkahalar attı. Merak ediyorum derken geçtiğim herşeyin yanından geçerken olduğu gibi esasında merak ediyorum diye şurada yazsam da

geçerken yanlarından değil içlerinden geçiyorum, mutfaklarını görüyorum o camın her sabah erken açılışını rüzgarın salonu doldurduğunu pişen kahveyi kapının önündeki ayakkabıları görebiliyorum.

Bir köprüden geçerken altındaki suya vuran gölgesini gölgesinde dinlenen sandalı görebiliyorum.

Ne yöne gideceğini sanki bilmiyormuş sanki havada sıkışmış kalmış herşeyini kaybetmiş martıyı tüm martıların arasında seçebiliyorum. Onunla konuşabiliyor onunla beraber uçabiliyorum.

Masmavi bomboş upuzak gökyüzüne çok dikkatli bakarsam aynı gökyüzünün binlerce mil uzaktaki altını altındaki çimeni çimenin üzerindeki tek bir ağacı ağacın altındaki bisikleti görebiliyorum.

Gözlerim her kahve bardağının içine düştüğünde hayallerimi görebiliyorum.

Basit yeşil plastik bir kalemin ucundan içine girip mürekkebinin içinde duran harfleri biraz sonra birleşecek şiirler olacak kelimeleri cümleleri görebiliyorum.

Bir bankanın önünden geçerken içindeki kasayı kasanın içindeki hesabımı hesabın içindeki paraları paraların esasında bir 20 sene daha yetip yetmeyeceğini değil de o hesaptan 20 sene sonra paramı çekerken ki endişelerimi görebiliyorum.

Çalışma odamın hep kapalı beyaz perdelerinden arkasında: bir üstüne çıkıp gitsen gidebileceğin uçsuz bucaksız denizi masmavi ama masvavi suyu suyun üstündeki rüzgarı tuzu hissedebiliyor biraz uzun bakarsam dudaklarımın yandığını gözlerimin kamaştığını hissediyorum.

Neden maviyi ve beyazı hep ama hep severken en çok siyahı tercih ediyorum bilmiyorum, siyaha savunuyorum sanıyorum ama esasında siyahı hiç ama hiç sevmiyorum. Belki de tüm siyahlarımdan sıyrılmam kurtulmam lazım. Siyahın içinden bakamıyorum, bir yere gidemiyorum, geceyi siyah değil lacivert gördüğümden en uzak karanlık köşede kendime bir yer bulurken siyah bir tshirtün ne kolundan ne de yakasından girebiliyorum. Belki de tüm bu görebilme dediğim beni yoran yolda yürürken kaldırımlarda sakin ve sadece sakin yürümeme engel olan kediyle köpekle çocukla babayla anneyle kadınla ağaçla arabayla bir tabelayla bir boş şişe ile yerde duran bir nefes yetmemiş yarım izmarit ile bir veya iki beki de üç dört vitrinde kendime bakarken binaların merdiven girişlerinde kafayı sıyırırken upuzun bir yolun sonunda sağa dönünce olması gerekeni görebilmemden o kadar yoruluyorum ki belki de siyahı bu yorgunluğuma bir dur demesi için tercih ediyorum.

Tüm bu detayda kafamı patlatmanın kendime kurtuluş diye bakabilme zorluğunda bana oynadığı güzel bir süprizi de var. Aynı dün gece dedemi yanımda nasıl gerçekten ve gerçekten görebildiysem çok sık olmasa da o baktığım duvarların içinden geçip mutfakları görmekle kalmayıp esasında hayale son verip içeri girebiliyorum. Dün düşündüğüm bir pencerinin kenarını ertesi gün önümde buluyor bu sefer yolda yürüyen insanlara bakabiliyorum.

Hiçbiryere ait değilim.

Hiçbiryere ait olmadım.

Sonbahardı, Eylül 1992'ydi, Ayten Teyze'nin balkonunda ayaklarımızı demire uzatmış yazın bittiğini herşeyle bittiğini havadaki bahçedeki herşeyden hissediyorduk. Hiçbirşey konuşmadan dakikalarca oturup uzağa bakıyorduk. Hayatın en mutsuz kadınlarından biri olarak bu mutsuzluğunu bu korkunç mutsuzluğunu bana 18 sene sonra geçen yaz gözlerinden yaşlar gelerek 70 yaşında feneryolu'nda itiraf etmişti. 50 senelik hüznünü 50 senelik mutsuzluğunu siktiriboktan bir cafenin siktiriboktan sandalyesinde sadece iki cümleyle anlatmıştı. 18 sene evvelki o sonbahar hüznünü sanki aynı bahçenin aynı havuz kenarında oturur gibi hissetmiştim o an. Hiçbirşey bu kadar üzücü olmamalı hiçbir kadın bu kadar üzgün olmamalı diye ağlamaya başlamıştım.

Ayten Teyze ile Çayırova cam fabrikasının upuzun bacasından çıkan dumanlara bakıp öyle dakikalarca sessiz otururken sanki ben 20 yaşımda değil 18 sene sonraki o kadının mutsuzluğuna sahipken Ayten Teyze hiçbirşeyin ortasından bana çıkıp "you have sad eyes, you have incredible sad eyes don't let them ever ever ever control you" demişti Texas aksanıyla. Gülmeye başlamıştım. Anlamadan savuşturmalar diyarına geçip taa evet o yaşta savuşturmayı iyi beceren biri olarak kaçamak gülmelerle ne diyorsunuz siz falanlarla hiçbir cevap da alamayacağımı bilip kalkmışmıydım oturmaya devam mı etmiştim bilmiyorum.

18 sene geçti.

Hiçbir zaman hiçbir yerde hiçbir kimseye ait olmadım.

Kendime ait de olmadım, o korkunç kapı eşiğinde West Lafayette' gecesinin buz gibi gecesinde kalkıp sigarayı yakıp Bouluvard of Broken Hearts ve Jack ile tanışmama 30 dakika kala tellerin arkasındaki ormandan kafamı siyah karanlık gökyüzüne kuru ayaza dolunaya ve sessizliğe kaldırmıştım. Sanıyorum o gün o yerde gözlerim siyahi mavi lacivert turuncu görüp bu sonsuz "oyun" başladı.

Haftaya pazara tam 8 gün kaldı.

Şimdi o güne kadar sakin kaldığımı zannedip sakin ve gayet sakin yolda yürümeye çalışıp itmeye çalışıp saniyesinde itemeyip kapı pencere avlu içlerinden geçip içlerine çıkacağım.

Çok gri bir cumartesi.

Koşarak yazdığım bu satırları geriye dönüp hiçbir zaman okumayabilirim. Burada yazdığım çoğu yazıyı bir daha hiç okumadım.

Yazı bittiğinde tüm bu yazıdaki insan yok oluyor ve sanki hiçbirşey olmamış gibi kahvesini yudumluyor gözleri kahvenin içine düşüyor kendisini tekrar yeniden görüyor ve tekrar camın arkasından tekrar ve tekrar tekneden tekneye atlayıp çekip gidiyor.

Dün akşam dedem yanımda oturdu ve bu yazdıklarımın hepsini orada o saniye yazmış bitirmiştim - esasında - ama tutamadığım herşey gibi koşarak buraya gelmiş kaybedeceğim korkusuyla yazdım.

Şimdi gene.

------------
"Those who are dead are not dead
They're just living my head
And since I fell for that spell
I am living there as well, oh"

Sunday, May 16, 2010

Viva la Riva





Hiç uyuyamadım dün akşam ya da kuş gibi uyuduğum bu aylarda sabah 7 de kalktım.
2 haftadır "korkudan" koşamamış
makarnaya abanmış
ve viva
Viva la Riva

10K

yemyeşil
gümgüneş
sımsıcak

ayakta Mizuno'lar


kalp sayaç bir türlü tutmadı
bir 180
bir 190
arkasından 160

tuttuğu da gene olmadı son zamanlarda

göbeğime indirdim

ilk 6 K Emin ile yanyana

sonra belki de ilk defa koşmaya başladım

sonra da belki ilk defa yarışmaya başladım

53 dakka 36 saniye

oh yeah it's a record

it's a personal record!

şu aşağıdaki postumu yazmadan evvel 8 saat evvel

sanki yazıları yazan ben koşan ben değil
sanki koşan ben yazıları yazan ben değil

for the sake of a record :) 53 dakika 36 saniye !

10K

Ertan'ım


Geçen hafta aldığım Johnnie Walker'ı yarılıyoruz. Ertan sigara diye tutturuyor. Para yok parayı bırak 1 kuruş yok. Sokakta Yufka'ya giriyorum. Ohh abi naber ton balıklı mı gene - abi sen bana iki sigara ver yeter. Ertan'ı kurtarıyorum.

Soyunuyorum, donum kıçımdan düşüyor, suratım bin parçaya bölünmüş, boynumdan salona düşüyor. Gene daha ne konuşalım bakışları. Ah be orhan şu halime bir bak ve sus ve sus!

Ah be Ertan şu içime bak ve nasıl sus!

Yataktan kalkıyor. Radio Eksen...Chris İsaac Blue Motel ama farklı bir versiyonu, şarkı devam ederken kız acı içersinde çığlıklar koparıyor.

- Ara Oraaan araaa
- OK
- Alo Radyo Eksen
- Evet
- Bu hangi versiyon bu çığlıklı olan
- Arkadaş dat yayın da ben bilemiyorum ben spor servisindenim

bulamıyoruz.

Elimde yarım bardak viski kıçımda don düşmüş sikim dışarda götüm tabak dans ediyorum ertan anırıyor.

- Otur
- He
- Otur bak sana ne yapacağım

Mavi bir çarşafı bodrum katının ara oda boşluğuna asmış toz moz girmesin diye.

Işığı arkadan açtı gölge oyunu bak bu gölge oyunu bu hepimizin biz olmayan bizlerin gölge oyunu (bağırıyor hayvan gibi) elinde değneği havaya kaldırıyor bir kahkaha bir tarrrrrrrr tarrrrrrrr alın alın tarrrrr tarrrr


"insan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur

Hayatı bu, silahsız askerlere benzer
Bir başka kader için giyinip kuşanan
Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan
Onlar ki akşamları aylak kararsız insan
Söyle bunları hayatım ve bunca gözyaşı yeter
Mutlu aşk yoktur"

perdenin arkasından çıkıyor acı içinde yatağa atıyor kendini içerde 6 yumurta pişiyor cam açık iki çingenenin camlardan para isteyen iki çingenenin bacakları ve akordeyon sesliri sokaklaği inletiyor.

O acı seslerden bile aşağıdayız. Bir yudum daha. Bir yudum daha. Donumu yukarı çekiyorum.

Yanına oturuyorum.

Daha kötüsü olmayacak sana.

Daha kötüsü olmayacak bana. (mAx - Landscape with a figure)

Sessiz ve içerden ve ince ince 2003 temmuzun'dan beri hong kong hariç her ama her gece gün öğlen konuştum ertan'ımla. 7 sene belki 5000 kere. Saniyeler yil olmuş içimi kaplamış her geçen sene sanki acısı daha da bana işler gibi.

"Gitme" dedim bir sabah. Benden erken gitme, konuşamamaya kul etme beni sessizliğe kör etme dedim. Güldü. Şu halime bak be oranım koca benden ne kaldı ki gitmesin...

orda johnnie walker, şimdi evde talisker

"Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye
Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek
En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek
Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek
Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine
Mutlu aşk yoktur"

atletle yürüdüm bu mayıs pazarı
öylesine yürüdüm sağ bacağım sarılı
öylesine yürüdüm yokuş aşağı

kocaman bir adam
kocaman gözleriyle bana baktı
kocaman elleriyle yanaklarımı avuçladı
susmalısın artık
beynin susmalı
bunlar susmalı
sen susmalısın
vespa'na atlamalısın
sen susmalısın
en son sen ağlamalısın

(on the nature of daylight - max)

sebze pişirdi iki çikolata yedi son yudumu çektim

çektim gittim.

Sunday, May 02, 2010

Bugün Bostancı'da dedemin saka kuşunu aldığı kuş dükkanın önünden geçtim ve hala açıktı. "Kanaryam Kuş Cenneti" Sanıyorum 10 yaşındaydım ve 28 sene evveldi. Hayretle 28 sene o küçük kuytu köşede nasıl ayakta kalabildiğine şaşırdım ve pramparça bir şekilde duramadan yanından geçtim gittim. Herhalde dedemi tanımazlardı içerde herhalde oğlu ya da kızıydı dedemi tanıyanın.

Mayıs Batuhan'In doğum günü ile başlıyor annemim doğum günü ile ortada buluşup ananemin hüznü ile bitiyor.

Seneler geçtikçe aylara yaşadıklarımın hüzünleri ile beden biçiyorum. Kimi kısa kimi geniş kimi dar kimi tam benim bu dediğim aylar sene sene bedenden bedene girip beni allak bullak ediyor.

Sanki sabahtan beri pazarın bu akşam saatini bu bloga koşup gelip yazmakiçin bekliyorum.

7 sene üst üste kaşa gitiştim. Birinde çok ama çok üzgün birinde çok ama çok mutlu birinde 1500 metreden paraşütle atlamış abim arkamda sakin atlayım diye tüttürdüğüm ot beynimde rüzgarsa hiç olmadığı kadar ensemde kulağımdaydı.

Masmavi denize 40 dakika süzülmüştüm.

Yere indiğimde ayaklarım titriyor işte bu benim deyip hayatımın en mutlu saniyesinde kalbimi tutamıyordum.

Tam 3 sene oldu Kaş'a gitmeyeli.

Tam 27 gün var ananeme ve dedeme gideceğim. Bu sefer hiç zorlamadan hiç korkmadan kulağımda ipod ile gayet sakin gideceğim.

Günlerdir yorrgunum sanki günlerdir bedenden çıkıp başka bedene giren aylar beni terk ediyor. Sanki Haziran'In artık ne olacağını Temmuz'un nasıl geçeceğini Ağustos Eylül ve ohh Kasım'ın beni nasıl kucaklayacağını hiç bilmeden ama hiç de umursamadan ilerliyorum.

Bir adaya gitsem aylar günler belli olmasa. Kasım hiç olmasa.

Bu aralar her sabah kulaklarım tıkanmış kalkıyorum.
Bu aralar her sabah tuvalette uyuya kalıyorum.

Dayım annem babam Dilek bugün bir masada bir uzun ama 4 kişilik masada oturdular.

ben de sanki yanlarında yanımda eskisi gibi poplin gömlekli dedem mis kokulu ananem kuzen Murat abi Ömer Aliş Teyem Zühat eniştem, Şevket Mine sanki hep beraberdik.

Bir telefondan bir gelen kahkahadan oraya gidebilmek.

Yarın pazartesi.

Yarın yorgun.

Daha başından yorgun.

Gitmiş olduğum her yere ama her yere tekrar gitmeliyim.

Herşeye ama herşeye tekrar yeniden başlamalıyım.

Thursday, April 29, 2010

a short distance of a long distance



12K - Ortaköy - Rumeli Hisarı - A silent and beautiful run with a disturbing start

Sunday, April 25, 2010

25 Nisan - 21.5K Golden Horn Half Marathon
22 Nisan - 6K Disrupted by the heart - Ortaköy - Arnavutköy
20 Nisan - 16K Ortaköy - Baltalimanı
18 Nisan - 15K Forest Run
16 Nisan - 15K Beşiktaş - Bebek
14 Nisan - 13K Beşiktaş - Bebek
12 Nisan - 12K Beşiktaş - Bebek
10 Nisan - 10K Ortaköy - Bebek

Friday, April 23, 2010

22 Nisan - 6K Disrupted by the heart - Ortaköy - Arnavutköy
20 Nisan - 16K Ortaköy - Baltalimanı
18 Nisan - 15K Forest Run
16 Nisan - 15K Beşiktaş - Bebek
14 Nisan - 13K Beşiktaş - Bebek
12 Nisan - 12K Beşiktaş - Bebek
10 Nisan - 10K Ortaköy - Bebek

Wednesday, April 21, 2010

from the rue vilin



Dün gece ve birçok gece olduğu gibi uyuyamamamın sebebi ne hava ne su ne de yediğim birşeyin dokunması. Düşüncelerimin saldırısından kurtulamayıp savaşı kaybetmem ve beynimi teslim etmem.

Detayların detayında inanılmaz bir işçilik ile özenle büzenle çok çalışkan bir fırın gibi üretip duruyorum. Çok güzel şeylerden çok korkunç şeylere kadar 1 den başlayıp onları yüzleri buluyorum.

Yorgunluktan bayılana kadar fırını çalıştırıp her çeşit düşünceyi pişirip beynimi yakacak dereceye ulaştığında bırakıp bir yenisine atlıyorum.

Ama niye? o yorgunluk bayılması sonrası ve kalkana kadar ---- bu düşünceler rüyaya dönüşmüyor.

bu aralar rüya göremiyorum. Güzel bir rüya görmeyeli çok uzun zaman oldu. Güzel rüya diye esasında mutsuzluğun içinde uyanıyorum.

En ufak bir kelimeyi saatlerce düşünen, günün veya haftanın yorgunluğuna rağmen sabah 5'e kadar ayakta tutan bu beynim, bu ruh hastası bu saniye durmayan bu yorgun ve bu üzgün beynim , bu kadar kuvvetli çalışabiliyorsa veya çalıştırabiliyorsam uyutmayı da becermeliyim deyip dün gece bir hayli zorlayarak uyumalısın methodlarına girdim.

Beni uyutmayan beynim beni uyutmayı neden beceremiyor?
Neden düşünmeyi tercih edip neden düşünmemeyi seçmiyor?

Camın kenarından 2 haftada yeşeren ağaca baktım. Binaların damların arkasından güneşin doğuşunu bekledim. Kül tablasından yarım sönmüş sigarayı çekip çıkardım. Soda içtim. Gözlerim beynimden gelen tokatlara direnirken şehir uyuyordu. Tek tük florasan lambalı şehir uyuyor, kalkık olanların ne yaptığını yalnızlığını heyecanını yorgunluğunu taşıyor, her yanan lambada şehir biraz daha ağırlaşıyordu. Sanıyorum 7 veya 8 tane yanan lamba saydım.

Gün başlıyor.

Gün başlıyor ve düşünceler yok oluyor başka bir kişiye bürünüp yola koyuluyorum. 2 haftadır beni üzen Vespam ile kontağı çalıştırmadan yokuş aşağı oradan tekleyerek yokuş yukarı oradan plan program kırmızı defter kurşun kalem üstü çizilenler yeni eklenenler üstü çizilemeyenlerin dehşeti - gün başlıyor. Oraya gideceğim buraya gideceğim onu arayacağım bunu arayacağım sonra kavga ederek telefonu kapatacağım babama kızacağım motoru tamire mi yetiştirsem saçım ne zaman kesilecek ortaklar rapor bekler Ertan'a yapılacak süpriz nasıl ayarlanacak, bu inceden vuran sızlama dişçimi sensodyn mi ister, bilekliğim soluyor, traş olmayacağım hiç artık, nisan bal gibi bitti işte, kaç kere yüzeceğim, kaç kişi işe alacağım, bir sonra babama ne zaman sarılacağım, koşacak mıyım, koşabilecek miyim, bugün , yarın, pazar sonra sonra tekrar koşabilecek miyim, AC niye az üflüyor, bir türlü krem süremediğim ellerim, follow up dosyam, yaklaşan 31 Mayıs, dayım, dayım aradı, depo işi bakıyorum dedi, artık iş hiç bulamıyorum bulamayacağım dedi, göğüsüm yırtıldı, sayfaları hızla biten pasaportum, bol gelen pantalonlarım, Jefi gelecek gitarıyla, nalkaponu kazanacak mıyım bu sene?, 3D çizimci nereden bulacağım şimdi, kaç kişiydik kaç kişi kaldık şimdi, indirilecek şarkılar, inmiş dinlenecek şarkılar, görülecek filmler, hiç bitmeyecek kitaplar, makinem, beynimdeki projeler, muhtasar, kdv, ssk primleri, mülakatlar cvler, gün başladı peki kaçta bitecek, bağ kur borcumu ne zaman ödeyeceğim, kredi kartları, doktora atılacak email, çin'den çıkıp gelecek gemi, gelemeyecek gemi...

Yeşil ışık.

Kırmızı ışık.

Duruyorum.

25 saniye.

Kırmızı ışık yaklaşık 25 saniye yanıyor.

Nefes alıyorum.

Her kırmızı ışıkta olduğu gibi Vespa'mın hızına bakıyorum.

Duruyorum.

Pşşşht diyor biri. Sonra biri daha. Pşşşt pişşşt pişşşt

"Biz buradayız"

"Sen gün başladı de, sen gün başladı sağa sola koştur, sen bir oraya bir buraya savrul"

"Psssht"

"Biz buradayız, biz akşama kadar da buradayız. Biz hep buradayız"





(Max'dan Sunlight - oldukça iyi - sonunda başka bir şarkıya atlayabiliyorum)

20 Nisan - 16K Ortaköy - Baltalimanı
18 Nisan - 15K Forest Run
16 Nisan - 15K Beşiktaş - Bebek
14 Nisan - 13K Beşiktaş - Bebek
12 Nisan - 12K Beşiktaş - Bebek
10 Nisan - 10K Ortaköy - Bebek

Sunday, April 18, 2010



- Nerdesin
- Babaannemin orada

Odakuleden çılgın gibi kullanıp yanına gitmem 3 dakikamı aldı.

Ertan'ın kendi soyadından yanında durabildiği tek yer.

Babaannesi.Taşın ortasında babaannesinin soyadı ÇITAK.

Sessizce yürüdük. Ben kargaları haçların üstünde yakalamaya çalıştım. Beceremedim.

Çok konuşmadık.

Yaşayamadığımız bir hayatın içinde beraber yanayana konuşmadan bir 5 dakika yürürdük.

Ben motoruma atladım.

- Yargıcının önünde buluşalım Bahar'dan bir limonata ısmarlayım sana
- Olur be abi güzel olur

Ne o Yargıcı'nın önüne gitti ne ben.

Oturamayacağımız gülemeyeceğimiz acele edeceğimiz limonatayı içmek hiç istemedik ki

Sıkışmış Topağcı'nın sıkışmış bodrum katında atlayıp çıkamadığımız yolculukların mutluluğu bize limonatanın serinliğinden çok daha iyi geliyor.

Ne oluyor da oluyor West Lafayette'nin o soğuk akşamından beri kendimi bir anda böyle grilerin içinde tıkanmışlığın nefessizliğin ananemin dedemin resimlerin hüznün bu şehrin her yerinde bu şehrin en hüzünlü köşelerinde bulmayı becerebiliyorum.

Manyak mıyım?

falling

18 Nisan - 15K Forest Run
16 Nisan - 15K Beşiktaş - Bebek
14 Nisan - 13K Beşiktaş - Bebek
12 Nisan - 12K Beşiktaş - Bebek
10 Nisan - 10K Ortaköy - Bebek

Saturday, April 17, 2010

Foto Lüks



Bazen yolda dedimi veya ananaemi görüyorum , bazen ikisini birden.
Bazen bir kaldırımda yürürlerken çok yavaş bazen daha genç bir parkta otururlarken.
Dedem yaşasaydı 88 yaşında ananem ise 86 yaşında...Neden sanki gayet olabilirmiş gibi geliyor bilmiyorum. Neden sanki erken öldüler hele ananem sanki dedemden de daha erken beni bırakmış gibi? Sanki daha fazla yanındaydım diye mi dedeme göre?

1 ay kaldı yanlarına gideceğim. Ne kadar zor da olsa , alıştım artık sanırım o anı karşılayabilmeye.

İçim sıkılıyor. İçim sanki merdaneye sıkışmış dönüp duruyor dolanıyor.

Yaz geldi ve yazları sevemiyorum ama sonbahardan kışdan inanılmaz kaçarken nereye saklanıp dinlenebileceğimi bilmiyorum.

Fotoğrafın arkasında Foto Lüks yazıyor. Lale sineması karşısı Bekir sokak no 2

Baktığım herşeyin fotoğrafını basıp filme döndürsem, oturup baştan seyretsem.

Foto Hayat
Foto Sen
Foto Ben
Foto Mevsim
Foto Çığlık

Friday, March 26, 2010

Ofisteyim ve saat 6:22
ve Çakma seven elevenden J&B aldım içiyorum şuursuzca. Şuursuzca derken ne miktarı ne de keyfi. İçiyorum sakinleşmek için sert günün sonunda. 80. kez aynı şarkı aynı yerde pes etmeden çalıyor.

İsrail aklımda. Greyhound otobüsü aklımda, Viyana'daki o son durak tren istasyonu ve durakta hiçbirşeyin olmaması volta atıp atıp trenin gelmesini beklerken tek eğlencemin elektrik direği olması, Ahmet ile Bodrum Torba kavşağı Peter Murphy'de yere çöküşümüz, çökerken sarılmamız,Milano konseri, Forest yemyeşil sahne hiçbir zaman aklımdan çıkmayacak, Oasis konseri, havada elden ele yatarak dolaşan ben, Sheffield 2000.

Lafayette...ah lafayette. Buz gibi soğukta o buzzzz gibi soğukta yalnızlığım. kapının önünde paketleri bitirdiğim jim beam içtiğim Lafayette.

Canım çok sıkkın ve amına koduğumun bloğuna daha tek satır yazmak istemiyorum. Başladım ve daha fazla yazmak istemiyorum.

Monday, March 22, 2010

Erenköy



Ethemefendi caddesinde doğudum büyüdüm 12 yaşımda uzaklaştım
Kısa bir ayrılık sonrası gene oraya geri döndüm
sonra Hamam sokak sonra Taşmektep
Dayımın Şerafettin sokak'taki evi ve balkonundaki uzun masalar ve dedemler
sonra tesadüfen annemlerin Şerafettin sokakta dayımın karşısına taşınmaları
(tabii dayım ooohh-be nerelerde)

okudum büyüdüm seviştim ağladım dedemi sonra ananemi kaybettim
sokaklarına koştum
dostlarla dişe diş kanakan büyüdüm
kavga ettim
sarhoşluktan kaldırımlarına düştüm

Erenköy.

Sanıyorum artık tesadüfen uğrayacağım sokakları
benim için tanıdık bilindik nefeslerden, ayak seslerinden çıkıp
gene beni ele geçiren içimi daraltan, bakıp bir kaldırım köşesine yığılacağim,
oturup dışardan balkonlarına bakacağım, kapıyı vurup odalarını dolaşmak isteyeceğim evleriyle....kaçıp uzaklaşacağım Erenköy

bu fotoğraf Erenköy'ün son fotoğrafı
Olması gereken fotoğraf

Ananemi kaybettiğim balkondan o gece, hep bu noktadan aşağı baktım
Mayıs'ın sonu
sıcak Haziran'ın akşam serinliğinde bir günüydü
Dayım içerde ağlıyor
Annem ağlıyor ben nefes alamıyordum

Ağaç yemyeşildi
Ağaç'ta mavi dönen bir plastik çubuk vardı
Dönerken nereden geldiği nereye gittiğini anlayamadığım mavi bir çubuk
Koskoca bir gece o balkonda yok etmiştim kendimi

Sonraları balkona çıkamamış
Çıkıp ağlamış
Bilmece çözen babamın ensesinden tutup bakmaya korktuğım dala kesik atmış
Her seferinde içeri kaçmıştım.

Her ilişki gibi Erenköy'de bitti

Artık orada dururken yanına koşarak gidip koşarak uzaklaşacağım

Ağaç yeşillenecek 3 haftaya
Balkona el uzatacak
Sonra solacak Sonra rüzgara yağmura dayanacak
Sonra tekrar baharlanacak

Bugün 23 Mart 2010 8:44 sabah
Kendimi hiç bu kadar yok olanla yok oluyor hissetmemiştim

Herşey yansın istiyorum

Tuesday, March 16, 2010

...

Sabah 7:00'da kalktım ve traş oldum. Sanıyorum tam 2 haftadır ilk traşım.Güzel bir taktikle uzat fransız aktör ol sonra trim et aa bi bakmışsın gene aktör olmuşum ile giderken bugün gene mücadelede dikkat konulu bir gün olduğundan yenik düştüm bir kez daha.

Dün 12 K. Galata - Sarayburnu - Sultanahmet.

Sanıyorum bu ruta elveda dedim. Birçok şeye elveda dedim.

Sabah çiş yapmaya klozete oturup kalkınca kapağın kenarı kan içersindeydi. Tüm shortlar kutulara kalktığından ve dışarda Antalya'dan gaza gelip aldığım minilerinminisi maratoncu shortu rüzgarla beraber sikimin kenarlarından baldır aralarına toplanınca kesip durdu. It's like beirut down there.

7:15 evden çıkmayı becerebilme. Hem de balıkları besleyip.

7:17 Vespa.

Tüm yazışmalara çizişmelere rağmen gene Nescafe Gold. Ah nesin sen be nesin sen böyle.

Max bluenote eşliğinde sağ achilles gene pit pit atıyor ve en sonunda MR randevusunu aldım.

Babamı uyandırdım, kaaaalk yürürüüüü kaaalk annemle yürüüüü.

Kurşun kalemin ucu açıldı, yapılacaklar alt alta.

Bir tanesi israilden alınan bilekliği Filiz'e sıktırt. Düşmek üzere.

Bir diğeri sigortadan parayı geri istedin mi?

Perşembe Ömer doğum günü. Ve yaklaşık 6 senedir doğum günü ne yapacaksın sorusuna canım abimle karşılıklı hep gülmüş aaa doğum günü mü ulan ne yapim evde oturacaz cevaplarını vermiş esasında gözlerimizle ne oldu bizelere o coşkulu omay kardeşlere diye de delip geçiyoruz. 40 yaşında bir abim var 38 yaşında bir ben var.

Ve yazar belki ilk defa bir süre sonra Nezihe, dede, ve baba üçlüsünden çıkıp bir 3. şahısın da detayına girer ve hatta özelini paylaşır. Niye şimdi durup duruken? Halbuki burası ve yine burası yazarın aşk böcek çiçek paylaştığı yer değil başladığından beri dede ve neziheden ve babadan başka 3. şahısları figuran olarak kullanmış detaya da girmemiş bir yer olarak kullanıren niye şimdi bambaşka bir şekil?

Sanıyorum burayı topu topu 8-10 kişi okuyor ki o da bir zevzek yüzünden...İşte o okuyanlar, benim 8-10 aslan neferim, teşekkür ederim ama bir faydası yok size buranın hayatta çok daha güzel coşku dolu şeyler var okuyacak hayatta çok daha güzel vakitler dakikalar var uğruna...

Sanki Haziran geldi.

Sanki Haziran geldi.

Sanki Haziran geldi.

Sanki Haziran geldi.

----------
Ne Şubat anladım ne Mart anladım
her akşam uyanık kaldım
her sabah kendime baktım
Yola kalktım
Yoldan vardım
Geriye dönüp bir de baktım
Ne Şubat anladım ne Mart anladım
-------------------------

21,5 K




Bu sabah saat 6:00. İki aylık çalışmanın son sabahı. Antalya Konyaaltı. Otel balkonu. Heyecandan saaatine bakmadığım koşunun esasında 4,5 saat evveli. Balkondayım çıplağım soğuk. Koşan 3-5 insan. Şaşırıyorum. Neden şimdi? Baktığım suların 45 dakika ötesinde Olympos, 2 saat ötesinde Kaş. Güneş birazdan bulutun altında kalacak ve yağmur yağar mı acaba diye korkacağım. Huzursuzlanıp otel lobisine ineceğim. Geri geleceğim. tekrar dışarı çıkacağım. vakit geçmeyecek. Sonra geçecek.

İlk kilometreler sakin. Sercan Sungur set (Run 2 Lonliness kulaklarımda patlıyor) 9.3 ile başlıyorum. Dinledikçe 9.9'a çıkıp daha ilk 3 km'de 11.3 ile koşuyorum. Dur diyorum duruyorum yavaşlıyorum.

İlk 10K. Rahat ve dingin geçiyor. Dizler OK kaslar OK. Kalp OK.

Semih uzaklaşıyor. Dahada yavaşlayıp Melisa'yı beklesem mi? Hayır. Devam ediyorum.

Bunlar koşu evveli gördüğüm, beğendiğim 2 alman. Kıyafetlerinden sanki teknik fışkırıyor. yanlarına gidip beraber koşsak mı demek istiyorum. Dİyemiyorum. İmreniyorum.


14K.

Moris'i geçiyorum. Geçerken elini tutuyorum. Geçerken 2005-2008 tüm Bebek-Ortaköy koşularımı da geride bırakıyorum.

17K...Durmak istiyorum...Duramıyorum. Sağ dizimi hissetmiyorum. Açmaya çalışıp açamıyorum. Pandaloop'a başlıyorum.

20K. 19K'dan sonraki ilk break-point. Stadın ışık direklerini görüyorum. Gülüyorum.

Son sağa dönen viraj stadın girişi. En büyük alkış burada. Hızlanıyorum. Son şarkı 21.5 km bekleyen şarkı A Time to be Small...

Stadın girişi kum. Sola dibe yaklaşıyorum. Tartan başlayana kadar.

Son 300 metre.

Titriyorum. Bu sefer olmaz. Şarkı bitiyor. Koşu bitiyor.

Geri bu resim kalıyor. 2 ayın özeti bu resim. Bu ayakkabılar sanki sallasam milyon anı milyon sokak milyon ben milyon sen milyon o düşecek ayakkabılar.

Bunlar da yeni ayakkabılar ve yeni çılgın çoraplar.

Binlerce sokak binlerce ben binlerce ağrı binlerce K binlerce sen binlerce o binlerce dedem binlerce buşehir dolacak taşacak ayakkabılar. Hatta dolmuş belki de yeri kalmamış ilk Mizuno'lar.

Bu da geriye kalan (kayıt için kalsın)