Saturday, June 02, 2007

Apart


korkuyorum...dün, bugün, yarın, başladı. Ne kadar sürer bilmiyorum. Yalnız kalmak istiyorum. Çok yalnız ve uyumak ve uyanmak ve tekrar uyumak. Kokusu, sesi, duruşu, sevgisi , sevgim. 31 Mayıs,kıpkırmızı dolunay, o giderken doğuşu, dedem? dedem! dedem! We used to be so close together! Son kez bilerek mi sarılmak isterdim, şimdi bir kere daha sarılmak için herşeyimi vermek mi isterdim...Nasıl birşey bu ? Nasıl yetmiyor herşey. Anılarımın kuvveti altında bin kat daha eziliyorum. I thought it would last forever. O balkonda, dedem ve sen, ve mavi şemsiye, ve bi tabak kiraz, iki kahkaha, üç öpücük.

Nezihem.

How did we get this far apart?

Sunday, May 20, 2007

Test 1


kim bu ?

A) Hannibal Tekirdağ'da

B) Van Gough'nun torunu Güney Fransa'da

C) Arazi aldık da kurban kesiyoz

D) Yanda biri kusuyor, şu elimdekini bi tut, ağzını sileceğim

Sardunyalar


Her bahar sardunya krizimi hiç anlamamış olmakla beraber, 2 hafta evvel yenilediğim saksılarımı her sabah sever ve sularken, şimdi sadece bacak arası seyredebiliyorum .

Halısahalarda aldığım darbe sonrası sağ bacağım iç kanamanın en büyüğüyle beraber hastaneye kalkmış, 1 hafta boyunca buz-sargi-merhem uclusu ile sekerek yürümüş, saglik olsun dememiş, "uzun bi süreç dahi olsa, bu hayatta herşey geçer"i hatırlamamış, söylene söylene Vespa'ma binmiş, tam bir hafta sonraki başka bir kazada, bu sefer Vespa, sol ayağımın baş parmağını kırmış ve değneklere terfi etmis durumda, işte bu sardunyalara şiş bacaklarimın, ayaklarımın arasından bakiyorum.

Sardunyalari dikerkenki heyecan ile bugünkü anlamsızlıkları arasında öyle büyük bir derinlik var ki, taş atsam ne ses duyarim ne birşey...

Not1: Dün değneklerle maça gidip kepazeliği yaşamak ne demek?
Not2: Back on Vespa , saniyorum Çarşamba :)
Not3: Koşamıyorum, kilo alıyorum :(
Not4: Vespa tehlikesiz, sadece hava 40 derece de olsa adam gibi ayakkabı giyeceksin

Thursday, May 10, 2007

Charcuterie

Monday, May 07, 2007

End of a day

Tuesday, April 24, 2007

Moon Mountain

Monday, April 23, 2007

C'est moi!

jungles of china, but still many stupid americans just behind me, jetlag but your captain doesnt stop, now its raining, i feel like macellan in ikibins, my first backpacking at 35.5, have only two underwrs, yemin billah no shitting since 18 hours i left the very nice hotel. dont even have shampoo, no place to buy, will report later if i can..need a gin only gin' no tonic so bad, but hey! this is your captain speaking...my quest for alkol will not stop tonight. Bye.

Rafting

Daha manavgati falan gormeden, Li River'da rafting. Pek heyecanli olmasa da doga hayatimda gordugum en mucize dedirtecekten..sanki dunya burada olusmaya baslamis.

Yangshou

2. Uzakdogu ve 2 gun erken gelis. Cin'in en muthis dogasi dedikleri yerdeyim. Hatta su an en geek sekilde nehirden ciktim otele geldim bloga post.

Friday, April 13, 2007

Dedem gibi akşamcı oldum işte

geçen gün ve acaip hoşum gitti. Bi büyük Tekirdağ 70lik aldım. Biraz haydari biraz dolma biraz rus biraz italyan biraz doygun biraz buz biraz su biraz keyif biraz üzüntü biraz sarhoş biraz yalpalanma. Evde evet gerçekten ilk defa evde otururken (parti değil) kendime rakı koydum...ve sanıyorum piçlikten süzülmüş kadir-esque garip şeyler hissettim...abi, dayi, orraan abi..vur dibine....

dolapta daha bi 35lik kaldi :)

Tuesday, April 10, 2007

?

geceleri yattığımda uyutmayacak tek bir hatıranın/yaşananın olmaması nasıl olurdu diye düşündüğüm çok oluyor, ya da yıllardır denediğim her seferinde başarısız tostladığım: sıfırlama...yüksek konsantrasyonu sağlayıp...hiçbirşey düşünmemeye ulaşmak...hiç başaramadım...kapat gözlerini, yoğunlaş, en başta onlarca düşünce, hepsini it, it, it ,it...bazen 1 ila 3 arasına inebildiğim oluyor. 1e inebildiğimi düşündüğüm zamanlarda oluyor ama işte düşündüğün an zaten 2ye çıkıyor...

aklımdan hiçbirşeyin geçmemesi? sıfırlamak...çok imkansız.

hoş olmalı, korkutmalı...

anadan doğma bir erkek çimlerin ortasında uyanır, gökyüzüne bakar masmavi, ellerini oynatır, çimin üzerinde olduğunu anlar, kafayı kaldırır, 3 km uzaktaki şehri görür, aklında hiçbirşey yoktur, neden çıplak, neden orada, ayağa kalkar, dibinde bi köpek deli gibi kuyruk sallıyor, yanyana şehre doğru, neyin ne olduğunu, neden herşeyin kaybolduğunu anlamak için yürürler...köpek her 2 adımda bir zıplar.

böyle bir senaryom vardı benim...devam ettiremedim...yoksa şimdi çoktan çekmiştim.

Thursday, April 05, 2007

He is on the move!

hayata bağlı kalabilmek için her gün 2000 metre, haftada 10bin metre, ayda 40bin metre, yilda 480bin metre...Hayata bağlı kalabilmek için, yürüyebilmek için, nefes alabilmek için...Haydi dostum ! ruhuna ve kollarına kuvvet, az kaldı...

Dear God, give us strength to accept with serenity the things that cannot be changed. Give us courage to change the things that can and should be changed. And give us wisdom to distinguish one from the other.

-- Admiral Thomas C. Hart

Friday, March 23, 2007

2019


yanan variller, demirlerin üstünde danslar, leopar gömleklerim, hurda arabalar, litrelerce içki, sabah güneş ağırırken çevremde gergedana benzeyen bi grup, alkol komaları, votka vişneler, önce taksim 20 sonra 2019...Çekmecede buldum bu biletleri. Girişte parayı öder, bi içki kazanırdın. Şimdi buraya post ediyorum diye sevinirken, bi yandan 2 bardak daha içebilirmişim :(

Ruh hastası

çok oldu bunlardan hayatımda

Yukarda resmi yapışık

Thursday, March 15, 2007

8 mm

çekmecede buldum Almanya'dan gelen bir zarf içinde, herhalde o zamanlar ülkemde yapılamıyordu. Caddebostan Alkım'a götürdüm, cd'ye bastılar. Belki de en heyecanlı anlarımdan biriydi içinde ne olduğunu bilmeden eve gelip seyretmeme kadar.

Sanıyorum 1 saat hiç durmadan ağladım.

23 Nisan, tahminim 5 yaşındayım. Abim 7. O zaman 1977 olmalı. Kadıköy meydanı seçebildiğim kadarıyla. Annem 28 yaşında. Babam 42. Kendimi 5 yaşında seyretmek. Hareketlerimi izlemek suratıma bakabilmek. Keşke bu 8 milimetrelerden metrelerce olsaydı. Belki de hayatımda sahip olduğum en değerli nesnelerden birtanesi. Çok acaip oluyorum her seyredişimde. Çok üzülüyorum.

Kaybedeceğim diye yıllardır korkuyorum oraya buraya kopya. Sevdim şu videolog olayını. Hele hele sonunda yıllardır hayalini kurduğum ve almak istediğim VW geçmez mi...
.

i think i've reached that point
where every word that you write
of every blood dark sea
and every soul black night
and every dream you dream me in
and every perfect free from sin
and burning eyes
and hearts on fire
are just the same old song
the cure - end

Friday, March 02, 2007

...

çok içtim çoook. Hain garson da dubleleri triple koyıp durdu buzlar yetmedi ben durmadım eve geldim diet kola açtı kapıyı laptop lapimde tam şeyimin üzerinde union of knives çalıyor tam da gitarlar girmişken...

Camden Delileri

öyle salmış dolaşırken bi anda önüme pop ettiler


Thursday, February 15, 2007

TK ?

Dün gece. Annemlerde, ananemin odasında çekmecesini karıştırırken bir kaset buldum 60’lık. Üzerinde Nezihe ve Muzaffer yazıyordu. Ne bu dedim, beraber okuduğumuz şarkılar dedi, alıyorum dedim, aldım, arabama bindim, kaset çalar var. Koymak istedim, koyamadım.

Hayatımda hiçbirşeyi dedimi özlediğim kadar özlemedim. Dedemdir bana tüneli-vapuru-karaköyü-kadiköyü-istiklali tanıtan. Dedemdir bana ilk beyefendi duruşu tanıştıran.

Ananeme uzun zamandır sormak istediğim bu resmin zamanını ve nedenini sordum...Ya 1968 ya da 1970. Dedem Veysel Sait Akbaşoğlu diye bir adamın firmasında güneydoğu sokaklarının ışıklandırılma projelerinde çalışıyormuş. Bu resim de muhtemel Urfa, Diyarbakır dönüşlerinden bir tanesini...

Kim çekmiş? Niye çekmiş?

“Geçen yılbaşında, çok zorda olsa yazahanenin camının gözüktüğü avluya kadar gidebildim. Hep bembeyaz saçlarının gözüktügü cama, tüm gerçekleri, olmuş olanları, o cehennem günü kabullenmeyip seni orada bulucagıma inanaraktan baktım. Sende orada olmalıydın ve neden olmadıgına bir türlü anlam veremiyordum. Bir iki güvercinin uğultusuyla kendime gelip geri döndüm. Tekrar, nereden bulduğumu anlayamadığım cesaret ile röntgen odasına girip röntgenci Satık ile sarılp hal hatır sorduk. Ne güzel çay demlerdi soguk günlerde sobanın üstünde. Çıkıp kendimi zar zor atıverdim Beyoglu’na. Yanımdan geçen, tramvaylara bakıp küfür edip durdum, niye bir sene evvel bitiremediler şu Allahın cezası şeyi diye...Seninle çamurların üstünden atlayacağımıza beraber binerdik tramvaylara...” Sessiz Viyana gecelerinden , 14 Haziran 1996

Sunday, February 11, 2007

The Keyless Man

"çok iç, çok seviş, çok sev, çok hüzünlen, bilen adamın yaşamış/yaşayan adamın gözleriyle uzun uzun odaklanıp, seyreyle herşeyi, hayatı, kendini....hombre...hombre" Haziran 2006

"Akıllı olmanın bide nesi kötü biliyor musun ? Hani filmin sonunu baştan tahmin edersin...bakıştığın kızın verip vermeyeceğini daha baştan hissedersin ya...işte bunun gibi kendi sonuna dair projeksiyonların da bu denli güçlü olur ve mütamadi tedirginlikten kurtulamazsın...ah bu beyin hem ödül hem ceza..." Ocak 2007

Monday, February 05, 2007

34 VR 421

1978.

Ethemefendi caddesi. Park edilmiş bu iki ağacın 300 metre ötesindeki Ethemefendi apartmanında oturuyorduk. Babam 43 yaşında. kollarımın arasında. Şimdi 71. Ben 6. Gelecek ay 35.

Herhalde senelerce müşterisi olduğumuz Binzet Eczanesi'nden ilaç almaya annem inmiş, bizi de karşıdan çekmiş. Ne enteresan ki, daha sonra, tahminim 8 sene sonra, Binzet Eczanesinin üstündeki daireye, Uzay apartmanına taşındık.

Babam bu resimde durduğu noktada neredeyse her akşam durur "birşey lazım mı" kornasını çalardı cama koşan anneme.

Beyaz 124! Doluşup gezmelere çıktığımız, arkada olmayan önde olan kelebek camından açı ayarlamalarımla suratıma rüzgarı çarptırmalar, yapma artık hasta olacaksınlar...Babam en ufak en ince yerini bile parlatırdı.

Şu hayatta tek istediğim 45lik plakları 33lük çalınca şarkı nasıl distort olur...Ona rağmen, o distortiona rağmen zamanı yavaşlatabilmek.









Friday, February 02, 2007

hedeyk

Şu ibne cuma trafiğine kalmayayım diye erken çıkıp koşturmak şu ibne cuma trafiği kadar bi yorar oldu beni. Berjerimde yerimi almış boynumun arkasında sabahtan beri yerini almış gidememiş, başıma doğru uzanmış ağrıyı a-ta-mı-yo-rum. Yazarsamgeçermiyi bi deniyorum. Yokken aklımda birşey en zoru zaten şu yazmak. Bak bak. Yukarda yerimi almış yerini almış aynı cümlede. Bu bloglar bu özgür kelimelerin pıtırcıklaştığı, bu yılın insanı sensin! olayı falan...ne oluyor ? herkes bu kadar artist miydi? bu kadar şair, bu kadar bunalım, bu kadar Poe, bu kadar Zoe miydi? Bir şarkı sözü, iki şiir, vur dibineler, resimler, eskiler, yeniler...ne oluyoruz...hayır sadece düşeyazıyorum, sadece bakayazıyorum çoraplarıma...En nefret olan olmuş. Çoraplarım lacivert, ama topuk ve parmak kısmı turuncu, ve o parmak kısmındaki o turuncu kısımda bir ter izi. Parmaklarım terlemiş! Ama ben terlemem! Terlerim de kokmam. Hatta pastırma denemelerim bile çok oldu. Deli gibi kasten yiyip koltuk altlarımı yalar gibi kokladığım...yok öyle birşey. Gömleğim de gün kokuyor. Gün işte. Sabahtan şuana kadar kokuyor. Email kokuyor, araba kokuyor, fax kokuyor, çay kokuyor, para kokuyor, kahve kokuyor, telefon kokuyor, toplantı kokuyor. Çıkarmak istiyorum, duş almak istiyorum, pelte olursam, gitmem gereken yemeğe gitmek için yola koyulmak üzere kaynar sudan çıktığımda gidemezsen pelte orhan. Buzdolabım eski, it gibi ses çıkarıyor aklına geldikçe. Abi kayışı değiştirmemiz lazım, motor su kaçırıyor? Ahh-yaak zagor tenay..geçti mi bu ağrı? Dur bi sallayayım...geçmemiş. Duşa giriyorum. Gene yıllardır aynı sekansta yaptığım hareketleri gene aynı sekansta tekrarlamak için. Resim falan yok işte.

Tuesday, January 30, 2007

Collection

of the memories in my closet

putting on at nights
putting off in the mornings

and sleepless in dreams


girlonawall @HK oct 06

Monday, January 22, 2007

Kaçan uykular diyarı

Dün akşam ve esasında her pazar akşamı nedense uykum kaçıyor, u-yu-ya-mı-yo-rum!

Uyku gelir ve uyurum, uyuyamayınca düşünürüm, sıcak basar, kalkarım, su içerim, tv açarım, camdan dışarı bakar, sarı sokak lambalarını takip ederim. 6 senedir Arnavutköy'e bakar dururum, babamı ben hayal ederim.

Dün de aynı senaryolar birbirini takip etti. Sonra kaçan uykuyları düşündüm. Acaba nereye kaçıyorlar, acaba nerede toplaşıyorlar. Toplaştıkları yerde rüyalı rüyasız diye gruplara ayrılıyorlar mı ? Neden kaçıyorlar? Amaçları beni mi rahatsız etmek, uyutmamak, yoksa kendileri mi istiyor, sıkılıyorlar mı bütün gece gelip girdikleri bedende...

Sızdım, sabah 6:30da uyandım. Gene uyudum gene uyandım gene uyudum gene uyandım, sonra gerisi aynı. Her sabah ev toplayıp kahve yapıp çıkıyorum.

Havaya bak! Bana bak! Sevimsiz,düz, sade ocak bitiyor. Kısa, hızlı Şubat geliyor...

Zaman hakkına tüm sorgularım devam ediyor...

Wednesday, January 10, 2007

Tattooed all I see...

Ooh, and all I taught her was everything

Ooh, I know she gave me all that she wore
And now my bitter hands chafe beneath the clouds
Of what was everything.
Oh, the pictures have all been washed in black, tattooed everything... P.J - Black
seconds before getting tattooed and the start....
10/1/07

Tuesday, January 02, 2007

Boşluğa denemeler

Confused & mind bruised
I run this morning
Sweating you out of my skin
Distance got grey
Under the tight clouds
My knees aching over
Heart-cuffed I lay
With a liquid analgesic
Dripping in my mouth
Drip by drip

2/1/7

B&W by Ian Scrivener

Monday, January 01, 2007

Love Will Tear Us Apart


Bu hafta sonu All the King’s Men’i seyrettim. Jude, Anthony, Kate ve Sean gibi kuvvetli bir kadroda bol metamorfoz dolu ağır ve hoşuma gitmeyen bir film. Yukarıdaki üçleme resimlerin hepsi ben. Soldan sağa sıralanıyorum zamanlama olarak. En soldaki tshirtümün üzerinde Joy Division’dan Love Will Tear Us Apart single’ının kapağı var. Karşısında oturduğum binanın içinden, sanat tarihi dersinden, bol yağmurlu bir havada zamanın içinde en ufak bir önemi kalmamış ve değersiz kız arkadaştan ayrılmış eve dönüyordum. Omuzlarıma düşen ıslanmış saçlarımın ağzıma burnuma girmesi, içimdeki şiddet ve kızgınlık beni berbere soktu. Kesin dedim kestiler, boyayın dedim (ortadaki resim) boyadılar. Ordan çıkıp 2. deliğimi de kulağa çaktırdım. Fotoğraflar çekildi ve bir şekilde bir mektup zarfının içinde Erenköy’e postalandı. Annem heyecanla mektubun geldi oğlum diye aradığında, mektubu telefonda açtığında, ağlamaya başladığında, babam fonda “biz amerikaya ibneee mi olmaya yolladık bunu” diye haykırdığında, abim italyadan devreye girip “bir saatlik boya o, geçici şampuan” diye kandırdığında, sonra dönüp bana bağırdığında.... o gece, bir hayli huzursuz uyudum. Sabah kalktım, aynaya baktım, dönmeme 3 hafta kala bu iş ne olacak deyip, saçlarımı kazıdım.

Filmde, Jude Law insanın başına kötü, beklenmedik, şok bir olay geldiğinde önce bocaladığını korktuğunu ne yapacağını bilemediğini ve işte o sırada saçmaladığını kendinden beklenmedikleri yaptığını ve olayı fazlasıyla irdelediğini ama daha sonra tüm detayları tüm çizgileri incelediğinden artık inceleyecek bir ayrıntı kalmadığını ve bütün resmi görebildiğini ve o noktada olayın şokundan çıktığını söylüyor. Belki de son resimde eşek gibi gülmem de benim tüm resmi görüp normale döndüğümün fotoğrafı. Olan bana değil güzel saçlarıma oldu... :) :(

Wednesday, December 13, 2006

Kaş'ı getirdik şehire

Ertan ve Mavi Murat...

istiklali dağıtırken...
Kasim 2006

Monday, December 11, 2006

Batu ile...

tam tamına 1987 senesinden beri içiyoruz. Omuz omuza, kadeh kadehe bir hayat da en gecinden devam eder....umarım. Yaşadıklarımı sadece ve sadece Batu ile yaşadıklarımı yazmaya kalksam(k) ....işte üç noktasın gerisini esasında hiç yazamam(ayız).


Şu yanda gördüğünüz 2003 senesi Kaş - Mavi Bar anısı. 4 günlüğüne gittiğimiz 3 gece kaldığımız bir tatil. Kaş'ın zaten ne ifade ettiğini daha çok anarım burada...

Yanda gördüğünüz içilen bardak sayısı : 14 J&B, 4 rakı, 4 tekila, 3 şarap, 8 bira...

Ve en tepede yazan CUMA..cuma gecesine ait bir hesap...
Alttaki toplamlar daha sonrası...zaten Mavi Murat bu kadar yeter deyip hesaplamayı bırakmıştı...

Duruyorum düşünüyorum...Biz manyak mıydık?

Wednesday, November 29, 2006

What do you want now?

Boy:

- Some noodle?
- Movie?
- Icecream?
- Wanna fuck now?
- A new tshirt?
- Go home?

Girl:
- Just hug me like this forever...
HK sokaklarında - Oct o6

Monday, November 27, 2006

For how much longer can I howl into this wind?


Orada durdu öyle saatlerce...sonra ağladı, sonra bağırdı, sonra gene çaldı.

Ve gitti.

Giderken de geriye bıraktığı tat ve his, başka hiçbir konserde olmadığı kadar da derinde kaldı.

Tüm yaşlanmam sırasında ya da kendimi anlamam ve değişmem sırasında desem daha doğru olur, bana “şekil” vermesi yüzünden belki de bu kadar derinde kaldı...

İlk konseri bu kadar etkilememişti. İlk konseri tanışmamızdı. Bu ikincisi;

Hem 2 metre yanımda oluşu yüzünden hem de “bak yıllar geçse dahi düşüncelerimiz, duygularımız, öğrendiklerimiz, tutkularımız hep bu kadar canlı ve hissettiklerin ! nasıl bu kadar aynı olabilir ! ve nasıl bu kadar değişmiş de olabilir” i bana seslendiği için.

Dur, bir nefes al koşturmadan, bak dinle, o binlerce defa onlarca hoperlörlerden dinlediğin girdabında dönüp durduğun şarkılardan öte sözleri...dinle, hatırla ! odanda, evde , yolda, yağmurda, sahilde, ağlarken, zırlarken, delirirken, pişmanken, kızgınken, arabada, koşarken, parasızken, tek başınayken, buz gibi dolunayda o paspası bile olmayan kapının önünde tüm yıldızlara bakarken, yeter deyip yetemediğinde, tamam deyip kaldığında, devam diyip durduğunda, famodinleri yuttuğunda, jackin dibini gördüğünde, erenköyde, arnavutköyde, orada, burada, şurada....

Tüm yapraklar “benden bu kadar” deyip kendini bıraktığı bu sonbaharın son günlerinde...

Bir sonbaharı daha bitirdiğim bu alacakaranlıkta...

For how much longer can I howl into this wind?
For how much longer Can I cry like this?
A thousand wasted hours a day
Just to feel my heart for a second
A thousand hours just thrown away
Just to feel my heart for a second
For how much longer can I howl into this wind?


The Cure - A 1000 hours....

Thursday, November 23, 2006

Kafkaslı

yılın atı seçildi

nazer demesin
birgün benim de inşallah








Monday, November 20, 2006

Vitrin

- Abi yeter artık çok sıkıldım bu elbiselerden
- Şu hale bak her gün bu muşambalar üzerimizde
- Peki biz ne zaman bi Levi's giyeceğiz?
- Gel lan, gidip bi kot alalım üzerimize...

HK sokaklarında..Oct 06

Saturday, November 18, 2006

Rush hour


Hong Kong
Oct 06

Elveda Jumbo Jimmy! Elveda Pupa


arnavutkoy'un ve hatta istanbul en guzel barlarindan di
sort pijama ne ile gitmek istersen git; istanbulda hayatin boyunca gordugunun 2 kati afrikans orada; müzik once reggie (sevmem) sonra rap olurdu, yazlari kaldirim kenarinda elinde bira, kislari icerde itis kakis, underage kizlar zencilerle kivrak danslar, hele hele hep sarmas dolas oldugumuz bi saygilar abi vardi Dj Jumbo Jimmy! o, ben ve emre ne danslar yapardik..

simdi? antonino rucci mi ne bir pizzaci bar olmus
TGIdan garsonlar gecmisTGI'in kasabi ile calisiyorlarmis etler inanilmazmis
ben bir pizza yedim. bebekteki yeni bitmelerden bin kat daha iyidiler firinlari onlar gibi elektrikli degil , odun!

10 üzerinden 9 aldi. siddetle tavsiye ediyorum da...dun aksam oturdugum yerde ben cok dans ettim yahu :(
Ve cok eskiden cekilmis bir karanlik fotograf..jumbo jimmy ve ben...Kimbilir nerede şimdi?

nefret-fobi-acı-şiddet-panik-bitti-oh bee.


kanal oldum işte geçen hafta. 4 kanalı olan arka dişimden bir tanesi 2 haftalık eziyetten sonra doldu kapatıldı. Kanallardaki sinirler alındıktan sonra o kanallara onlarca ok misali adı herneyse çubuklar sokuluyor. O çubuklar boş kanalları dolduruluyor ve demir bir çubuk ısıtılarak dışarda kalan kısımlar yakılıp kesiliyor. En son teknikmiş. Cebimle çektiğim resim çok net olmasa da tepeleri mavi olan çubukların hepsi işte tek tek kanala sokuluyor. Benim anlamadığım tüm bu 2 haftalık süreç boyunca 10 sene sonra yaptırdığım kanal tedavisinin ilkine göre ne kadar farklı olduğuydu...Sürülen cilalar, ilaçlar, dolgular, oklar, vsvsvsv...Bitmek bilmedi...Neyse..şimdi bi 10 sene daha gitmem dişçiye :)

Thursday, November 16, 2006

Ön Tamam



19fi tarihinde dolmuşlar eski Amerikan arabaları olduğu için ön koltuk tek parcadan olusup soldan saga boylu boyuna uzanir, sofor ile yan yana 2 kisi otururdu. Zamana karsi koyamayan bu dolmuslar kaldirilip yerine bilindik taksi Dogan ve Sahin’ler sarisari hizmet etmeye basladiginda cok uzulmustum. bi koca omrum onlarin icinde gecmisti ortaokul lise.

Eski dolmuslar kalkmis olmasina ragmen , on koltuga iki kisi alma gelenegi kalkmamis. Bildigimiz Dogan ve Sahin’ler de on sagda bulunan tek kisilik koltuga 2 kisi alirdi.

Ve legaldi!

Ve polis durdursa bile normal bi olaydi!

Ve bir kabustu.

Yolculuk boyunca sofor “pardon abi” diyip vitesi atarken kibarca kici hafifcene havaya kaldirmani ister, sen de buruk bir tebessum ile kici kaldirir indirir, her indiriste sopa gibi duran o Dogan marka arabanin el frenine oturma diye cesitli pozisyonlar dener; bu olay yol ne kadar engebeli donemecli olur da vites o kadar atilirsa bir o kadar kabusa donerdi.

O tek kisilik koltuga oturma sirasi geldiyse, ve sira sendeyse, oturur: acaba nasil biri gelecek diye endiseye kapilir, gelen kisi (ki zaten parfum kokan mini etek giymis, temas seven kadin hic gelmezdi) iste o gelen kisi yag mi kokacak, Maltepe mi kokacak, yol boyunca burnuyla mi oynayacak, kilolu mu olacak, yoksa paltosu yagmurdan deli gibi islanmis sen de ona islak-mi-islak temas mi edeceksin, ilk durakta inecek diye dua mi edeceksin, hele hele parayi onden hazir etmemise cebinden cikarirken inanilmaz gerileceksin misin diye bindüsünürken: gelir, bam diye oturur ve yolculuk baslardi. Arkada oturanlar hallerinden gayet mutlu, sense yakin temas el freni ve vites esliginde trafik olmasin lütfenlere siginmis “bi erenkoy alir misin?” der onune bakardin...

Ancak,

Acelen varsa, canin sikkinsa, isin varsa, kimseyi yaninda istemez ve en onemlisi PARAN varsa: o sihirli 2 kelimeyi soyler, önde, sanki kendi guzel, ozel, temiz, arabanmis gibi gayet mutlu huzurlu hatta hafiften simarik yola koyulurdun:

“ÖN TAMAM”

Bundan sofor de mutlu olur, dakikalardir sirasini beklemis sonra da dolmasini beklemis dogandandönmusdolmusun anahtarini zevkle cevirir, yola koyulurdu.

Ancak burada bi ancak daha vardir cok da dikkatli degilsen gozden kacirmis olabilecegin, ne ahlar almis olabilecegin:

Sirada dolmus yoksa, sadece kuyruk varsa; ve sen en bastan 4. isen.

Dolmus gelir, ilk uc sikismasin önde diye ziplarbiner, sen ya da ben öne atlarken ve tam 5. yanina yaklasip binecekken - ON TAMAM - cekersen:

o gecenin bi vakti kuyrukta beklemis ama daha da bekleyecek adam kendi icinden oyle sessiz ama oyle derinden ve kem gozlerle “goottttoglu” cekerdi ki ...Ondan da kurtulmanin yolu hemen parayi uzatmaktan gecerdi....

31.10.2006 11:20:12

Wanda'm!


En iyi dost köpektir derler ya. Onun bana olduğundan daha çok ben onun dostuydum. Saatlerce konuşurdum, uyurdum, öperdim, koşardım, ağlardım. Ne isterse yapardım? 14 yaşında yanımdan ayrıldı. Babam gömdü, nereye gömdü bilmiyorum. Bilmek de istemedim, öldüğünde de yanında olamadım.

Çok daha güzel fotoğrafları var Wanda'nın. Harika bir Tiger Boxer'dı. Bunu seçtim koymak için. Bitmek tükenmek bilmeyen enerjisisini, 14 sene her sabah her akşam her an her gün her mevsim ne olursa olsun bana doğru çoşkuyla koşusunu hep hatırlamak için....

4 Temmuz 2001
Wanda yanımdan ayrıldı.
Aklımdan hiç çıkmadı.

Tuesday, November 14, 2006

...


intahar sonbahar manzara iş güç kaçak koşu yelek maaş yemek km soğuk araba küfür tükür
ahmet mehmet cemil sigorta çoluk çocuk ekmek zeytin yetti yetmedi bitti bitmedi...yağmur yağar kaloriferi açarsın birşey takılır güzüne camı açarsın, bin düşünce...

Sunday, November 05, 2006

Şehri koşarken


birkez daha
bu sefer omuz Emin Özgür
15K Avrasya
1:29:15
5 kasım 2006

Saturday, November 04, 2006

Nerdeyse


ayrı sevgililer
pipisiz memesiz saçsiz aşıklar
hep tek baslarina

çok sarhoşken rastladım bu sefer
neredeyse el eleler
bir çizgi kalmış arada
neredeyse...

Sunday, October 29, 2006

Departure of the beloved


Hong Kong - October 2006

Wednesday, October 25, 2006

Çin

Ekim 2006
ilk uzakdoğu
Çin - Sehnzen - Guanzhou
Tüm Çin izlenimleri için www.esintiler.com

Fabrika çalışanlarının kaldığı evler, balkonlarda kurutulan çamaşırlar, kilometrelerce aynı görüntü















Komşular hırsızlığa gelmesin diye demir kaplana balkonlar, 15. 20. kata kadar aynı görüntüler.




















Yolda bir dilenci















Çoğu restoranın vazgeçilmezi, her menüde muhakkak!
















Yemek yerken baskına gelip masamızı kamyona atan ordu!

















Sokak manav kadın

Monday, October 16, 2006

Landing to China Party


Hong Kong inisi sonrasi sinirdan Cin'e giris & Okisan'in evine yerlestikten sonra kaplumbag ve yilanlarin dolu oldugu menuden sadece pilav ve brokoli secip kisa bir yemek sonrasi ilk parti

Bu 3 kadin hayatlarinda benim kadar killi bir erkek gormedikleri icin hatta hic killi erkek gormedikleri icin masaj sirasi tuylerimi de inceleyip durdular

ilk saatler boyle basladi

hadi bakalim :)

Placebo
Landing to Mars Party

Embrasse - moi, mets ton doigt dan mon cul,
Embrasse - moi, mets ton doigt dan mon cul,
Une presence ambigue,Une presence inconnue,
Jusqu'a ce que j'en peux plus,

Londra


14-15 Ekim
Hong Kong evveli bi nefes




Camdon Town
"Ip ustunde bi sen bi ben"
Just For A Pence!







Arsenal - Watford 3-0
istima














Covent Garden Station

Monday, October 09, 2006

Sadness of the quiteness....

Annem babam ve ben...
En son tatilin beraber, tarihi unutulmuş
Yeri unutulmuş.
Şimdi bir sonbahar sarıları içinde Bodrum kumsalında hepberaber.

Babam uzanıyor.

Annem balıklara ekmek atıyor. Ananem artık bulanık gördüğü dünyasında da olsa, baktığı uçsuz bucaksız Ege’den haz alıyor.

Hep eskiyi anlatıyor. Hep kimsenin konuşmak istemediği ama deli gibi özlediği dedemi.

Eski yeni değişen birşey yok esasında. Hep aynı yerdeyiz, “farkına” vardıkça. Sadece yanımıza aldığımız bazı bavullar eksik, bazıları dolu.

Friday, September 22, 2006

The Keyless Man's message


"8 kişilik dolmuşların orta koltuğunun en sağında , sırtlığı katlanabilen çok dar bi kıçımlık bi koltukçuk olurdu. O boşken o sırtlık kısmı her an kopacak gibi delice sallanırdı....aynen öyle sallanıcaz. Nasuh'da o sırada Himalaya'larda olduğu için gelmiycek, sen de 2 çelik kapının yarattığı boşluk arasından yandaki mankenin ağzına vereceksin, günlerce ve günlerce termosifonundaki suyla yaşatacaksın, kurtulduğunuzda seni camiasına sunsun diye..."

Gecenin bi vakti öylesine denemeler, boşluboşuna



Bir daldım , iki çıktım.
Üç koştum, dört döndüm.
Beş verdim, altı atladım.
Yedim, sekizim,
Dokuz köy, on adım...

-İğne yapraklı ağaçlar hariç, bütün diğer ağaçlar kışın yapraklarını dökerler
-Hassiktir lan
-Kışın dondurma yenmez
-Defol git
-Yabancılarla konuşmayın
-Yok ebenin şeyi
-Terli terli soğuk su içilmez
-Kodum mu uçarsın
-Ispanakta demir boldur bi tek onu yiyin
-Al babayı

Friday, September 15, 2006

Echoing in my mind


All my useless advice
All my hanging around
All your cutting down to size
All my bringing you down
Watch the clock on the wall
Feel the slowing of time
Hear a voice in the hall
Echoing in my mind
All your stupid ideals
You've got your head in the clouds
You should see how it feels
With your feet on the ground
Here I stand the accused
With your fist in my face
Feeling tired and bruised
With the bitterest taste

DM

Log 36 ve gene 36


Kaptanınız çok büyük dağıldı. Sizi üzmüş olabilirim. Belki de benden çok daha fazla merak eder oldunuz. Çok acaip yerlere gittim. Ara sıra rakı ve balığın eşşiz lezzetinde kendimi kaybetmiş olsamda cevaplara artık biraz daha yakınım. Sanıyorum zaman esasında gel geçlerden oluşmuyor, hep sabit ama sonsuz kesitlerden oluşuyor. Küçükken yediğim Rokoko kek gibi. İçinde değişik katlarda değişik dondurmalar olurdu. İşte zaman ve zamanın içindeki biz kek dilimiyiz ama hareketlerimiz duygularımız, bi evvelimiz ve bir sonramımız onun içindeki kesitler. Geçen hafta Kaş’taydım. Son 7 senedir 6 kez gittim oraya. Aynı yerde denize girdim aynı yerde yedim aynı yerde içtim. Herşey aynıydı ben hariç. Nerdeydim nereye gitmiştim bulamıyordum... Ve bi akşam bitkiler ve rakının etkisi ile bi kanı geldi saplandı.

Esasında hala oradalar. Benler. Karışmaya mı başladı aklım veya aklınız? Üç tane taşı yanyana koyun. 3’ü de sensin. Biri geçen seneki biri bu sene biri de gelecek sene. Herşeyden evvel gelecek seneyi tahmin etmeye değiştirmeye ya da engellemeye imkan yok. O orada duruyor. Zamanı gelecek kekin bi dilimi bitecek o başlayacak. Üçünün sıralandığı çizgi “zaman” işte. Ve zamanın içinde hareket edince bir taştan diğerine atlar gibi hareket ediyoruz. Hani ne oldu nereye gittim daha geçen sene aynı yerden denize giriyordum diye birşey yok orada. O hala orada. Sen artık orada değilsin. Hayatımız sonsuz taşların birleşiminden oluşuyor. Bu anlamda geçmişi biliyoruz; ve şuanki yerimize bi evvelki noktadan geliyoruz ve gideceğimiz yer de belli. O zaman işte başka bir soru çıkıyor ortaya? Zamanın içindeki benler hep aynı yerde olup bitiyor ve kalıyorsa yani BEN nereye nasıl gideceğimi belirleyemiyorsam o halde ne için uğraşıyorum, kader denen şey esasında bu sabit çizgi mi? Ya da özetle, sene burada olim bunu yapim bunu içim yiyim isteklerimiz boş bir melankoli ve üzüntü kaynağı mı? Çünkü zaten her istediğimizi yapamıyoruz. Belli olanı yapıyoruz. Burada gene aklım hafif dağılıyor. Bunun üzerinde biraz dolaşmam lazım.

Çalışmalarım sırasında Burger Queen ile bi kaza atlattık. 5 metre uçtum. Bel boyun 2 gün ağrıdı. Ucuz atlattım. Burgen Queen sol tarafını çizik içinde bıraktı. Şimdi daha iyi, ben de. Şimdi ne olacak bilmiyorum. Yakup’u özledim. Yemek yemeden sadece beyaz peynir kavun ve börülce istiyorum.

Thursday, September 14, 2006

Bir tuttum seni tuttum


esasında kendimi tutmayı bekliyordum, denizin içinden çıkarıp

sen geldin
önce vurdun sonra asıldın sonra bi sağ bi sol
sonra
suyun dibinden sanki güneşi tutup çekercesine
parladın atladın
daldın
gene atladın

palamut
ilk palamut
düşler denizinden

Sunday, August 20, 2006

İtina ile fitil sokulur


Beni bu tip şeyleri yazarken “nasıl böyle birşey yaşayabilirdik”lerden öte heyecanlandıran ilerde ne yazacaklarımı nelerin değişeceklerini tahmin edememek... Melankolik bi insanım ama nostaljik hiç değil; aksine, nostaljide yaşayanları, yazanları, zamanımızdabunlarvardıları okumaktan çok sıkılırım. Ama tüm geçmişimi, aile eğlencelerimizi, sokakları ve yaşamların içinde bu sıradan gibi gözüken ama endişeli olan olayların hoşuma giden yanıda şimdi rastlanamayan, o zamanların masumiyeti...

Benim teyzem olmadı, gerçi baba tarafı da hiç olmadı teyzem annemin teyzesi, halam annemin halasıydı. İşte Aliş Teyzem, sanki ailenin akrabaların içinde sihirli olan teyzeydi. Ne zaman hastalık zamanı gelse, Aliş Teyze çağrılır, onun elinde sıcak bir ıhlamur, ya da göbeğe konan sıcak havlular istenirdi. İyi de gelirdi...Hatta ve hatta zor sınavlar evveli sırf sırtımı sıvazlasın diye sabahları ona uğranır, sırt dönülür, o sihirli eli sırtta dolaşır ve sınavlar o zaman hep iyi geçerdi....

Ve hastalığın ateşten yatağa düşürdüğü, 39-40ları zorladığı, annemin panikten düşüp bayılacak gibi olduğu günlerde vardı. Doktor gelir (ki bu doktor topuktan kulağa neresi ağrısa hep o gelir) göğüs sırt dinlenir ve ilaçlar yazılırdı. İşte bu ilaçların arasında şimdi akıl sır erdiremediğim, o yaşta adını duyduğum zaman köşe bucak kaçtığım ve yaşıtlarımın hepsinin bir kere olsun tadına vardığına inandığım bir ilaç vardı.

FİTİL!

Kaçardım ateşler içersinde evin içinde. Hemen teyze çağrılır, o elinde fitil, “gel oğlum, gel yavrum, merak etme hiç hissetmeyeceksin” diye peşimden koştururdu.

Sonuçta hepimiz çocuktuk ve hepimiz yakalanırdık.

Yüzüstü yatar, annem donumu indirir fitil kaygan kağıdından çıkmış bir şekilde teyzemin elinde kıçıma doğru yaklaşırken “kasma oğlum kasma canım” seslerini duyardım. Hatta bazı seferlerinde teyzem arkada itina ile fitili sokmaya çalışırken annem yatağın önünde artık karpuz kavun ne varsa yedirmeye çalışırdı. Teyzem her ne kadar itina ile yaparsa yapsın, fitilin ilk 4-5 saniyesi olağanüstü kötü bir his uyandırır, kasar fitili geri çıkartır, teyzem dur dur evladım yapma kasma diye gene müdahale ederdi...


Dün “Abi sistemin bittiği herşeyin dışarı atıldığı bir yere niye ilaç sokarsın ki?” diyen dost da, bir hayli çekmişti, belliydi....

Sırta kapanan kavanozlar, kulağa sokulan ve yakılan kağıtlar, kollarımızda para büyüklüğündeki çiçek iğnesi izleri, dişe bastırılan rakılı pamuklar....Ve hiçbir ağrıya yaramayan avuç avuç yutulmuş Asprin ve Gribin...

Tuesday, August 08, 2006

The last days of summer


Nothing I am
Nothing I dream
Nothing is new
Nothing I think or believe in or say
Nothing is true
It used to be so easy
I never even tried
Yeah, it used to be so easy...

But the last day of summer never felt so cold. The last day of summer never felt so old, Never felt so...

All that I have All that I hold All that is wrong All that I feel for or trust in or love All that is gone It used to be so easyI never even triedYeah, it used to be so easy...But the last day of summer never felt so coldThe last day of summer never felt so oldThe last day of summer never felt so coldNever felt so... Bloodflowers - The cure