Friday, June 29, 2007

Leuba Louis


sabah işe gelirken çekmecemden hiç ama hiç takmadığım; saat takmayı sevmediğim, dedemi her saniyesaat düşünmeye tekrar başladığım ve belki de geriye kalan bu en müthiş ve tek mirasını kaybetmekten korktuğum için takmadığım saatini

bu sabah taktım.

Eski saatlerden olduğu için durmuştu. Ayın 20'sini gösteriyordu tarih. Hızla ileri aldım 29'u yaptım. Sonra çalışması için kurmak geriyor, bi ileri bir geri bi ileri bir geri. Çalışmaya başlayınca da gün içersinde bir iki kere daha kurmak gerekiyor.

Benim gibi akıllı insanlar hatta cin akıllı insanlar ve bardağın kalan son damlasından ilk damlası gibi zevk almayı becerebilenler hayat boyu geçen zaman içinde ne zamanı durdurabilecekler ne de ileri alabilecekler aynı tempoyu yakalayabilmek için. Jantı eğrilmiş like a small bike they will astray from left to right towards back and front; holding the wheel in agony and dispair and they will loose control immediately rather eventually, they will end up in dark alleys and valleys hitting the corners of loneliness, bruising hearts with fears and pityness. In fears and tears, they will wake up next morning and look at the clock and start where they have been left or taken to...

Thursday, June 28, 2007

B-side of my life

not my name not my eyes not my job not my fear not my legs not my kitchen not my skin not my email adress not my vespa not my family not my dog not my city not my diet coke not my early awakening not my shivering not my team not my food not my fuck not my agony not my music not my balcony not my star not my moon not my you not my me not my us not my them...it is the B-side of my life, it's the duality of me versus me.

Wednesday, June 20, 2007

Side by side



geçen sene Bodrum, bu saatler bu mevsiler hepimiz bir arada, ananem maviye kara gözlükleri ile, ben yutkunamamalara, babam oltaya, annem anasına bakarken, o iki yastık sanki orada sanki bugünü anlatırcasına bomboş, yapayalnız.

Nasıl hala içim acırken bu kadar hayat ve rutinini siktiredip bir durup bir nefeste bir seste kendim olamıyorum, ya da oluyorum da nasıl anına kaybolup gidiyor.

two pale figures
ache in silence
timeless
in the quiet ground
side by side
in age and sadness

i watched
and acted wordlessly
as piece by piece
you performed your story
moving through an unknown past
dancing at the funeral party

memories of childrens' dreams
lie lifeless
fading
lifeless
hand in hand with fear and shadows
crying at the funeral party

i heard a song
and turned away
as piece by piece
you performed your story
noiselessly across the floor
dancing at the funeral party

Saturday, June 16, 2007

Boulevard of Broken Hearts


mükemmel. Full inmedim Vespa'dan, rüzgarlığı çıkardım, önce sanki arabanın freni patlamış gibi korktum, sonra nereden çıktı bu rüzgar dedim, kaskın arasından kulaklarımın kenarından boynuma oradan tshirtün içinde...bastım Cihangir-Zincirlikuyu-Bebek-Beşikaş. Güneş batıyor. Birazdan gene çıkacağım. Belki artık fotoğraf çekmeye tekrar başlamam lazım. Şu lazımların üzerine ilk defa gitmeye başlayıp klozetin yırtılmış eskimiş kapağını sonunda değiştirdim be. Ne yazacağımı bilmeden buraya yazmak oldukça hoşuma gitmeye başladı. Saçımı kestirdim, kestirdikten sonra baş masajı yaptırdım. Uykum geldi.

Dün en son sahne: Koltuktayım, elim donumun kenarından girmiş kalçama dokunuyor, kapı açıldı, gözüm açıldı, abim girdi koluma girdi yatağa taşıdı. Ne zaman taşındım en son.

I'have been waiting for this moment all my life but it is not quit right.

I have been waiting for the silence all night and its quite near.

Kilo aldım. Değnekler yüzünden stress yüzünden aksayan hayat yüzünden.

Koşmayı ve koşarken de herzamanki gibi boğaz boyunca şehre bakmayı ve her ama her senemi düşünmeyi çok özledim. Birinci kilometrede ne olduğumu şaşırırım ve dizler patalayacak gibi olur sonra 2-3 telkin ve hadi ile geçer; 5-6-7 de alışırsın çakılır gidersin, 8-9-10 da eğer giydiğim pamuklu çok pamuklu değilse göğüs uçlarım akan terin tuzundan yanmaya başlar. Acır kızarır.

The charlatas'ın konserinde ilk defa surfing yaşamıştım. Chicago'da onlarca elin üzerinde tüm sahnenin üzerinde flat bir şekilde sarhoş ve zurna uçup durmuştum , ve şansa ahali uzun süre bırakmamıştı. Ertesi hafta gene Chicago'da Kurt Cobain'in intahar ettiğini duyup ağlamaya başlamıştım. Sonra Ali'yle her Kurt Cobain çalışında Ny'da, Bodrum'da Chicago'da, İstanbul'da sigara yakmaya söz vermemiz ve her seferinde yakmamız. Oh ! Tell me where did you sleep last night. Şu anda da The Charlatans'ın Loving you is easy şarkısı çalarken hayatımda bu kadar boktan bir şarkı diyip sonunda o son saniyesindeki gitarlarda nasıl dağıldığımı tekrar anlayabilmek için stop'a basmıyorum.

Hep telkin hep incir ağacı hep dönen yer küre, hep hissetmek, hem zorlamak hep ağlamak hep olgunum diyip şu dertleri şu korkuları şu abuk subuk hayatımı düzene çıkarmaya çalışırken kaybetmek ananeyi sonra anneye sarılmak korkmak, deli gibi korkmak, sabah erken kalkıp gene ne kadar küçük ve önemsiz olduğumu anlayıp gene telkin ve endişeitmetaktiklerini başarı ile geçip işte o an geliyor ya , o an böyle dank diye gene bencil gene şeytan gene bencil ve daha 1 ay evvel daha 1 hafta evvel korkunun dibinde altıma işerken...herşey nasıl bu kadar çabuk kayboluyor ?

Çok yalnız kaldığım çok yağmur yağan soğuk bir Indiana gecesinin ufak bir köyünün ufak bir ara sokak barında Jack Daniels ile ilk tanışmamda ve tüketmemde, karşımda bir anda onu görmüş yakaları dik ve yağmurda yürürken, konuşmaya başladım onunla, taa ki bir zenci saygılar abi gelip o posterle ne konuşuyorsun diye yanıma oturduğunda. Hep aradım işte bu posteri bu şehirde bulamadım. Amazondan da hayatımda hiç sipariş vermedim ki ben. Kaldı öyle akılda.

Sunday, June 10, 2007

Baaaaammm

boktan bir jazz çalıyor, kiraz yiyorum, erik yanında ama çok yumuşak, ayaklarım çıplak, hafif üşüdüm, yarına bir iki eft yaptım, o efteleri defterimden sildim, haziran sıcağı dışarda, sabah erken kalkacam , yatarken diş fırçalayacağım, telefon çaldı Batu aradı, Nadal puanı aldı, kapı çaldı, milkshake geldi, çilekli, midem şişti, çişe gittim, karnım acıktı, kahve yaptım, sırtım kaşındı...sonra/şimdi/aniden/sonrageneyeniden

gelen soru işareti, nasıl olur? nezihem, Nezoş yok artık? 6 hafta evvel kucağındaydım, 4 hafta evvel öpüyordum, şimdi yok, sesi beynimde her yerde...

baaam. Yere vuruyorum. Kalkıyorum. Bamm yere vuruyorum, kalkıyoyorum. Bam , yere vuruyorum kalkıyorum.

İşte böyle bir hal aldı 14. gününde.

My


head spinnig, ear bumping, soul fears the time now. Do I see blurred? Do I see red ? Do I see like a stray dog? What color is my eye? Do you see nothing but brown?
Or do you see the twisty branches of a Lilac tree...leading to the depths of my fears? Call the doctor now, shit it’s Sunday, then play the surrender, Sky-white sheets, an autumn breeze, a fatigue soul: wakes up to a misty road.

10/6/7

Saturday, June 09, 2007

Why the fuck r u looking at me!


o kadar güzel bir hava var ki dışarıda ve ben bilgisayar uygulamaları yüzünden o kadar içerde ki, öyle camdan içeri girmiş cama dönmüş kara sinek gibi yapışmış kalmış durumdayım.

Ofisimin tam karşısında bir park var ve parkın içinde pankartların birinde ur-etiyoruz yazıyor, kalabalığı gördüm indim nefes almaya, baktım park şenliği ama gözle tutulur elle yenir birşey yok geri döndüm ve dönerken de karar verdim:

Haftaya pazara kadar bi avlu bi köşe bi meydan bi park seçeceğim kendime. Siyah ve en kötü polyetilenin kullanıldığı o zehir simsiyah leke yapan torbalardan bi tanesinin içinde 8-10 bira 4-5 avuç kuruyemiş ile oturacağım. Evet yere oturcağım.
Eskiden farketmezdi bira olsun yeterdi, şimdi az soğuk olanları geri göndermece diyarından çıkıp karılık yapmadan, öyle mal gibi, öyle hayvan gibi, öyle çiş gibi olsa dahi, öyle zurna olsam dahi, it gibi köpek gibi içeceğim. Kalkıp bi duvarın arkasına bi ağacın dibine işeyeceğim, sonra bi daha işeyeceğim, sonra belki tinerci belki yaşlı belki serseri belki dertli birini davet edeceğim yere, neeeeyse ne diye konuşacağım, hatta belki de kalkıp bira alıp geri geleceğim. Belki de üstümdeki tshirtü çıkarıp ona vereceğim hatta belki de beraber kavga çıkaracağım. Ya da ne bakıyorsun be kardeşim, Yani yetti gayri, uzaksa sonbahar al sana trompet al sana bi tabure, yeter işte. Serbest falan da bırakmaya çalışmıyorum sıkışmış ruhumu, ya da anane kaybetmesi sonrası dalgalar falan da basmış değil odayı, ya da küllükler tepe tepe dolu, öteki tarafa ulaşmaya da çalışmıyor bu beden, yahu her bi bokun altında bi taş aramaya da gerek yok...

Sanıyorum... a big..a very big...a very big FUCK YOU ...to you!

I will be chasing a starlight


Until the end of my life
I don't know if it's worth it anymore...(m.)

tırnaklarım uzadı, sabah keserim, kesemedim, çünkü güneş gözlüğüm evde değildi, çünkü banyoda hiçbir zaman kesmedim, hep balkonda keserim ve gece kesemem.
annem uğursuzluk getirir dediğinden, balkon da sabahları full güneş aldığı için güneş gözlüksüz göremiyorum, parmaklarımı keserim diye korkuyorum.

Dün akşam yakup sonrası anne ile, sabah Arnavutköy güneşinde babamın doğduğu semtte kahvaltı ettik. Sonra unutulmuş telefon geldi, annem gitti, işe geldim, planlı yazmaların arkasından biraz düşmeye ihtiyacım var diye yazıyorum işte.

Gene son zamanlarda deli gibi kolonya boşalttığımdan ellere, derim soyulmaya başlamış, durmalıyım.

Smashing Pumpkins, üç büyüklerden biri, The Cure'u 2 defa, Placebo'yu 3 defa gördükten sonra halka tamamlanacak. 1979, saçlarım omuza düşer bahçede yanımda cag'den basıp durduğum bira, ayak çıplak üst çıplak, patenler yanımda, saatlerce içerdim, zurna olana kadar, patenleri takar, okulun en yüksek otoparkına asansörle çıkar, booooooomm aşağı son sürat kayardım, bi daha , bi daha, bi daha...

korkmazdım, deliydim, hala deliyim, ama korku belirsiz gidip gelmeler içinde


C'est le malaise du moment
L'épidémie qui s'étend
La fête est finie on descend
Les pensées qui glacent la raison
Paupières baissées, visage gris
Surgissent les fantômes de notre lit
On ouvre le loquet de la grille
Du taudis qu'on appelle maison

Protect me from what I want (p.)

Tuesday, June 05, 2007

5. gün

ve gün bitti. Hava karardı. Ekimden kalma. Telefon çalmıştı, kız ne iş yaptığını anlatıyordu, abim kaybettik dedi, ağlamaya başladım, kız çıktı eve gitti, ben anneme. Şimdi kaldığımız yerden devam edeceğiz, kapı çalacak tekrar mülakat için, kapı çaldığında ananem vardı, oturana kadar da vardı, kız konuşana kadar da hayattaydı, ama şimdi aynı sekanslar tekrarlanırken ananem yok, nasıl tutacağım kendimi? nasıl duracağım kızı görür görmez kapıda, o bıçak saplanmasını, onun karşısında yaşadağım. O da herhalde oldukça mahçup bir tebessüm ile başınız sağolsun çekecek. Ve sonra kariyer ve para ve iş ve trafik konuşacağız...bütün gün başarıyla yaptığım gibi ben olmamayı başarmaya çalışacağım, sonra gidecek, sonra duraksayacağım. Ve sonra bu blogda başlangıcından bugüne doğru oldukça personal olmaya başlayan ve kimsenin de okumasını istemediğim belki adını sanını değiştireceğim blogda bu yazılar azalacak hayat devam edecek, ederken de ben gene dehlizlerden dehlizlere geçip yaşamaya devam edeceğim.

Monday, June 04, 2007

.


travis, the cure, placebo meğer aşklarıma melan kolime ya da delirmelerime söylemiyorlarmış sadece, nasıl bunca şarkı sana da sesleniyormuş... an geliyor normalim, su içiyorum, yemek yiyorum, sonra bi anda sen geliyorsun ve ölüyorum ve kitleniyorum ve titriyorum ve parçalanıyorum ve yok oluyorum ve karanlık basıyor. sensizim, açım susuzum, gelmek istiyorum gelemiyorum, halbuki oturup tozunu toprağını yutup bayılana kadar, delirene kadar, sapıtana kadar, sağımı solumu kırana kadar, bebeklerim kuruyana kadar ağlamak istiyorum, I'll be wallowing in pity, ve kafan ve saçların ve kahkahan ve sesin, ve tenin ve kokun ve kokun ve kokun ve resmin ve dedem ve sen ve bayramoğlu ve bostancı ve balık ve sen ve ve sen ve sen ve sen ve sen, ne yapacağım, When I dream I dream of your kiss, bu akşam uyuyacağım , yarın uyanacağım ve gene yoksun , ve inanmamak yok, inanmak şart ama gücüm yok hala büyümedim hala kucağına kapanmak ve ağlamak ve sevmek ve tanrım ve sana ve sensizige ve hicbirseye....
Leave me bleeding on the bed
See you right back here tomorrow for the next round
Keep this scene inside your head
As the bruises turn to yellow
The swelling goes down - P.t.c. placebo

Saturday, June 02, 2007

Apart


korkuyorum...dün, bugün, yarın, başladı. Ne kadar sürer bilmiyorum. Yalnız kalmak istiyorum. Çok yalnız ve uyumak ve uyanmak ve tekrar uyumak. Kokusu, sesi, duruşu, sevgisi , sevgim. 31 Mayıs,kıpkırmızı dolunay, o giderken doğuşu, dedem? dedem! dedem! We used to be so close together! Son kez bilerek mi sarılmak isterdim, şimdi bir kere daha sarılmak için herşeyimi vermek mi isterdim...Nasıl birşey bu ? Nasıl yetmiyor herşey. Anılarımın kuvveti altında bin kat daha eziliyorum. I thought it would last forever. O balkonda, dedem ve sen, ve mavi şemsiye, ve bi tabak kiraz, iki kahkaha, üç öpücük.

Nezihem.

How did we get this far apart?

Sunday, May 20, 2007

Test 1


kim bu ?

A) Hannibal Tekirdağ'da

B) Van Gough'nun torunu Güney Fransa'da

C) Arazi aldık da kurban kesiyoz

D) Yanda biri kusuyor, şu elimdekini bi tut, ağzını sileceğim

Sardunyalar


Her bahar sardunya krizimi hiç anlamamış olmakla beraber, 2 hafta evvel yenilediğim saksılarımı her sabah sever ve sularken, şimdi sadece bacak arası seyredebiliyorum .

Halısahalarda aldığım darbe sonrası sağ bacağım iç kanamanın en büyüğüyle beraber hastaneye kalkmış, 1 hafta boyunca buz-sargi-merhem uclusu ile sekerek yürümüş, saglik olsun dememiş, "uzun bi süreç dahi olsa, bu hayatta herşey geçer"i hatırlamamış, söylene söylene Vespa'ma binmiş, tam bir hafta sonraki başka bir kazada, bu sefer Vespa, sol ayağımın baş parmağını kırmış ve değneklere terfi etmis durumda, işte bu sardunyalara şiş bacaklarimın, ayaklarımın arasından bakiyorum.

Sardunyalari dikerkenki heyecan ile bugünkü anlamsızlıkları arasında öyle büyük bir derinlik var ki, taş atsam ne ses duyarim ne birşey...

Not1: Dün değneklerle maça gidip kepazeliği yaşamak ne demek?
Not2: Back on Vespa , saniyorum Çarşamba :)
Not3: Koşamıyorum, kilo alıyorum :(
Not4: Vespa tehlikesiz, sadece hava 40 derece de olsa adam gibi ayakkabı giyeceksin

Thursday, May 10, 2007

Charcuterie

Monday, May 07, 2007

End of a day

Tuesday, April 24, 2007

Moon Mountain

Monday, April 23, 2007

C'est moi!

jungles of china, but still many stupid americans just behind me, jetlag but your captain doesnt stop, now its raining, i feel like macellan in ikibins, my first backpacking at 35.5, have only two underwrs, yemin billah no shitting since 18 hours i left the very nice hotel. dont even have shampoo, no place to buy, will report later if i can..need a gin only gin' no tonic so bad, but hey! this is your captain speaking...my quest for alkol will not stop tonight. Bye.

Rafting

Daha manavgati falan gormeden, Li River'da rafting. Pek heyecanli olmasa da doga hayatimda gordugum en mucize dedirtecekten..sanki dunya burada olusmaya baslamis.

Yangshou

2. Uzakdogu ve 2 gun erken gelis. Cin'in en muthis dogasi dedikleri yerdeyim. Hatta su an en geek sekilde nehirden ciktim otele geldim bloga post.

Friday, April 13, 2007

Dedem gibi akşamcı oldum işte

geçen gün ve acaip hoşum gitti. Bi büyük Tekirdağ 70lik aldım. Biraz haydari biraz dolma biraz rus biraz italyan biraz doygun biraz buz biraz su biraz keyif biraz üzüntü biraz sarhoş biraz yalpalanma. Evde evet gerçekten ilk defa evde otururken (parti değil) kendime rakı koydum...ve sanıyorum piçlikten süzülmüş kadir-esque garip şeyler hissettim...abi, dayi, orraan abi..vur dibine....

dolapta daha bi 35lik kaldi :)

Tuesday, April 10, 2007

?

geceleri yattığımda uyutmayacak tek bir hatıranın/yaşananın olmaması nasıl olurdu diye düşündüğüm çok oluyor, ya da yıllardır denediğim her seferinde başarısız tostladığım: sıfırlama...yüksek konsantrasyonu sağlayıp...hiçbirşey düşünmemeye ulaşmak...hiç başaramadım...kapat gözlerini, yoğunlaş, en başta onlarca düşünce, hepsini it, it, it ,it...bazen 1 ila 3 arasına inebildiğim oluyor. 1e inebildiğimi düşündüğüm zamanlarda oluyor ama işte düşündüğün an zaten 2ye çıkıyor...

aklımdan hiçbirşeyin geçmemesi? sıfırlamak...çok imkansız.

hoş olmalı, korkutmalı...

anadan doğma bir erkek çimlerin ortasında uyanır, gökyüzüne bakar masmavi, ellerini oynatır, çimin üzerinde olduğunu anlar, kafayı kaldırır, 3 km uzaktaki şehri görür, aklında hiçbirşey yoktur, neden çıplak, neden orada, ayağa kalkar, dibinde bi köpek deli gibi kuyruk sallıyor, yanyana şehre doğru, neyin ne olduğunu, neden herşeyin kaybolduğunu anlamak için yürürler...köpek her 2 adımda bir zıplar.

böyle bir senaryom vardı benim...devam ettiremedim...yoksa şimdi çoktan çekmiştim.

Thursday, April 05, 2007

He is on the move!

hayata bağlı kalabilmek için her gün 2000 metre, haftada 10bin metre, ayda 40bin metre, yilda 480bin metre...Hayata bağlı kalabilmek için, yürüyebilmek için, nefes alabilmek için...Haydi dostum ! ruhuna ve kollarına kuvvet, az kaldı...

Dear God, give us strength to accept with serenity the things that cannot be changed. Give us courage to change the things that can and should be changed. And give us wisdom to distinguish one from the other.

-- Admiral Thomas C. Hart

Friday, March 23, 2007

2019


yanan variller, demirlerin üstünde danslar, leopar gömleklerim, hurda arabalar, litrelerce içki, sabah güneş ağırırken çevremde gergedana benzeyen bi grup, alkol komaları, votka vişneler, önce taksim 20 sonra 2019...Çekmecede buldum bu biletleri. Girişte parayı öder, bi içki kazanırdın. Şimdi buraya post ediyorum diye sevinirken, bi yandan 2 bardak daha içebilirmişim :(

Ruh hastası

çok oldu bunlardan hayatımda

Yukarda resmi yapışık

Thursday, March 15, 2007

8 mm

çekmecede buldum Almanya'dan gelen bir zarf içinde, herhalde o zamanlar ülkemde yapılamıyordu. Caddebostan Alkım'a götürdüm, cd'ye bastılar. Belki de en heyecanlı anlarımdan biriydi içinde ne olduğunu bilmeden eve gelip seyretmeme kadar.

Sanıyorum 1 saat hiç durmadan ağladım.

23 Nisan, tahminim 5 yaşındayım. Abim 7. O zaman 1977 olmalı. Kadıköy meydanı seçebildiğim kadarıyla. Annem 28 yaşında. Babam 42. Kendimi 5 yaşında seyretmek. Hareketlerimi izlemek suratıma bakabilmek. Keşke bu 8 milimetrelerden metrelerce olsaydı. Belki de hayatımda sahip olduğum en değerli nesnelerden birtanesi. Çok acaip oluyorum her seyredişimde. Çok üzülüyorum.

Kaybedeceğim diye yıllardır korkuyorum oraya buraya kopya. Sevdim şu videolog olayını. Hele hele sonunda yıllardır hayalini kurduğum ve almak istediğim VW geçmez mi...
.

i think i've reached that point
where every word that you write
of every blood dark sea
and every soul black night
and every dream you dream me in
and every perfect free from sin
and burning eyes
and hearts on fire
are just the same old song
the cure - end

Friday, March 02, 2007

...

çok içtim çoook. Hain garson da dubleleri triple koyıp durdu buzlar yetmedi ben durmadım eve geldim diet kola açtı kapıyı laptop lapimde tam şeyimin üzerinde union of knives çalıyor tam da gitarlar girmişken...

Camden Delileri

öyle salmış dolaşırken bi anda önüme pop ettiler


Thursday, February 15, 2007

TK ?

Dün gece. Annemlerde, ananemin odasında çekmecesini karıştırırken bir kaset buldum 60’lık. Üzerinde Nezihe ve Muzaffer yazıyordu. Ne bu dedim, beraber okuduğumuz şarkılar dedi, alıyorum dedim, aldım, arabama bindim, kaset çalar var. Koymak istedim, koyamadım.

Hayatımda hiçbirşeyi dedimi özlediğim kadar özlemedim. Dedemdir bana tüneli-vapuru-karaköyü-kadiköyü-istiklali tanıtan. Dedemdir bana ilk beyefendi duruşu tanıştıran.

Ananeme uzun zamandır sormak istediğim bu resmin zamanını ve nedenini sordum...Ya 1968 ya da 1970. Dedem Veysel Sait Akbaşoğlu diye bir adamın firmasında güneydoğu sokaklarının ışıklandırılma projelerinde çalışıyormuş. Bu resim de muhtemel Urfa, Diyarbakır dönüşlerinden bir tanesini...

Kim çekmiş? Niye çekmiş?

“Geçen yılbaşında, çok zorda olsa yazahanenin camının gözüktüğü avluya kadar gidebildim. Hep bembeyaz saçlarının gözüktügü cama, tüm gerçekleri, olmuş olanları, o cehennem günü kabullenmeyip seni orada bulucagıma inanaraktan baktım. Sende orada olmalıydın ve neden olmadıgına bir türlü anlam veremiyordum. Bir iki güvercinin uğultusuyla kendime gelip geri döndüm. Tekrar, nereden bulduğumu anlayamadığım cesaret ile röntgen odasına girip röntgenci Satık ile sarılp hal hatır sorduk. Ne güzel çay demlerdi soguk günlerde sobanın üstünde. Çıkıp kendimi zar zor atıverdim Beyoglu’na. Yanımdan geçen, tramvaylara bakıp küfür edip durdum, niye bir sene evvel bitiremediler şu Allahın cezası şeyi diye...Seninle çamurların üstünden atlayacağımıza beraber binerdik tramvaylara...” Sessiz Viyana gecelerinden , 14 Haziran 1996

Sunday, February 11, 2007

The Keyless Man

"çok iç, çok seviş, çok sev, çok hüzünlen, bilen adamın yaşamış/yaşayan adamın gözleriyle uzun uzun odaklanıp, seyreyle herşeyi, hayatı, kendini....hombre...hombre" Haziran 2006

"Akıllı olmanın bide nesi kötü biliyor musun ? Hani filmin sonunu baştan tahmin edersin...bakıştığın kızın verip vermeyeceğini daha baştan hissedersin ya...işte bunun gibi kendi sonuna dair projeksiyonların da bu denli güçlü olur ve mütamadi tedirginlikten kurtulamazsın...ah bu beyin hem ödül hem ceza..." Ocak 2007

Monday, February 05, 2007

34 VR 421

1978.

Ethemefendi caddesi. Park edilmiş bu iki ağacın 300 metre ötesindeki Ethemefendi apartmanında oturuyorduk. Babam 43 yaşında. kollarımın arasında. Şimdi 71. Ben 6. Gelecek ay 35.

Herhalde senelerce müşterisi olduğumuz Binzet Eczanesi'nden ilaç almaya annem inmiş, bizi de karşıdan çekmiş. Ne enteresan ki, daha sonra, tahminim 8 sene sonra, Binzet Eczanesinin üstündeki daireye, Uzay apartmanına taşındık.

Babam bu resimde durduğu noktada neredeyse her akşam durur "birşey lazım mı" kornasını çalardı cama koşan anneme.

Beyaz 124! Doluşup gezmelere çıktığımız, arkada olmayan önde olan kelebek camından açı ayarlamalarımla suratıma rüzgarı çarptırmalar, yapma artık hasta olacaksınlar...Babam en ufak en ince yerini bile parlatırdı.

Şu hayatta tek istediğim 45lik plakları 33lük çalınca şarkı nasıl distort olur...Ona rağmen, o distortiona rağmen zamanı yavaşlatabilmek.









Friday, February 02, 2007

hedeyk

Şu ibne cuma trafiğine kalmayayım diye erken çıkıp koşturmak şu ibne cuma trafiği kadar bi yorar oldu beni. Berjerimde yerimi almış boynumun arkasında sabahtan beri yerini almış gidememiş, başıma doğru uzanmış ağrıyı a-ta-mı-yo-rum. Yazarsamgeçermiyi bi deniyorum. Yokken aklımda birşey en zoru zaten şu yazmak. Bak bak. Yukarda yerimi almış yerini almış aynı cümlede. Bu bloglar bu özgür kelimelerin pıtırcıklaştığı, bu yılın insanı sensin! olayı falan...ne oluyor ? herkes bu kadar artist miydi? bu kadar şair, bu kadar bunalım, bu kadar Poe, bu kadar Zoe miydi? Bir şarkı sözü, iki şiir, vur dibineler, resimler, eskiler, yeniler...ne oluyoruz...hayır sadece düşeyazıyorum, sadece bakayazıyorum çoraplarıma...En nefret olan olmuş. Çoraplarım lacivert, ama topuk ve parmak kısmı turuncu, ve o parmak kısmındaki o turuncu kısımda bir ter izi. Parmaklarım terlemiş! Ama ben terlemem! Terlerim de kokmam. Hatta pastırma denemelerim bile çok oldu. Deli gibi kasten yiyip koltuk altlarımı yalar gibi kokladığım...yok öyle birşey. Gömleğim de gün kokuyor. Gün işte. Sabahtan şuana kadar kokuyor. Email kokuyor, araba kokuyor, fax kokuyor, çay kokuyor, para kokuyor, kahve kokuyor, telefon kokuyor, toplantı kokuyor. Çıkarmak istiyorum, duş almak istiyorum, pelte olursam, gitmem gereken yemeğe gitmek için yola koyulmak üzere kaynar sudan çıktığımda gidemezsen pelte orhan. Buzdolabım eski, it gibi ses çıkarıyor aklına geldikçe. Abi kayışı değiştirmemiz lazım, motor su kaçırıyor? Ahh-yaak zagor tenay..geçti mi bu ağrı? Dur bi sallayayım...geçmemiş. Duşa giriyorum. Gene yıllardır aynı sekansta yaptığım hareketleri gene aynı sekansta tekrarlamak için. Resim falan yok işte.

Tuesday, January 30, 2007

Collection

of the memories in my closet

putting on at nights
putting off in the mornings

and sleepless in dreams


girlonawall @HK oct 06

Monday, January 22, 2007

Kaçan uykular diyarı

Dün akşam ve esasında her pazar akşamı nedense uykum kaçıyor, u-yu-ya-mı-yo-rum!

Uyku gelir ve uyurum, uyuyamayınca düşünürüm, sıcak basar, kalkarım, su içerim, tv açarım, camdan dışarı bakar, sarı sokak lambalarını takip ederim. 6 senedir Arnavutköy'e bakar dururum, babamı ben hayal ederim.

Dün de aynı senaryolar birbirini takip etti. Sonra kaçan uykuyları düşündüm. Acaba nereye kaçıyorlar, acaba nerede toplaşıyorlar. Toplaştıkları yerde rüyalı rüyasız diye gruplara ayrılıyorlar mı ? Neden kaçıyorlar? Amaçları beni mi rahatsız etmek, uyutmamak, yoksa kendileri mi istiyor, sıkılıyorlar mı bütün gece gelip girdikleri bedende...

Sızdım, sabah 6:30da uyandım. Gene uyudum gene uyandım gene uyudum gene uyandım, sonra gerisi aynı. Her sabah ev toplayıp kahve yapıp çıkıyorum.

Havaya bak! Bana bak! Sevimsiz,düz, sade ocak bitiyor. Kısa, hızlı Şubat geliyor...

Zaman hakkına tüm sorgularım devam ediyor...

Wednesday, January 10, 2007

Tattooed all I see...

Ooh, and all I taught her was everything

Ooh, I know she gave me all that she wore
And now my bitter hands chafe beneath the clouds
Of what was everything.
Oh, the pictures have all been washed in black, tattooed everything... P.J - Black
seconds before getting tattooed and the start....
10/1/07

Tuesday, January 02, 2007

Boşluğa denemeler

Confused & mind bruised
I run this morning
Sweating you out of my skin
Distance got grey
Under the tight clouds
My knees aching over
Heart-cuffed I lay
With a liquid analgesic
Dripping in my mouth
Drip by drip

2/1/7

B&W by Ian Scrivener

Monday, January 01, 2007

Love Will Tear Us Apart


Bu hafta sonu All the King’s Men’i seyrettim. Jude, Anthony, Kate ve Sean gibi kuvvetli bir kadroda bol metamorfoz dolu ağır ve hoşuma gitmeyen bir film. Yukarıdaki üçleme resimlerin hepsi ben. Soldan sağa sıralanıyorum zamanlama olarak. En soldaki tshirtümün üzerinde Joy Division’dan Love Will Tear Us Apart single’ının kapağı var. Karşısında oturduğum binanın içinden, sanat tarihi dersinden, bol yağmurlu bir havada zamanın içinde en ufak bir önemi kalmamış ve değersiz kız arkadaştan ayrılmış eve dönüyordum. Omuzlarıma düşen ıslanmış saçlarımın ağzıma burnuma girmesi, içimdeki şiddet ve kızgınlık beni berbere soktu. Kesin dedim kestiler, boyayın dedim (ortadaki resim) boyadılar. Ordan çıkıp 2. deliğimi de kulağa çaktırdım. Fotoğraflar çekildi ve bir şekilde bir mektup zarfının içinde Erenköy’e postalandı. Annem heyecanla mektubun geldi oğlum diye aradığında, mektubu telefonda açtığında, ağlamaya başladığında, babam fonda “biz amerikaya ibneee mi olmaya yolladık bunu” diye haykırdığında, abim italyadan devreye girip “bir saatlik boya o, geçici şampuan” diye kandırdığında, sonra dönüp bana bağırdığında.... o gece, bir hayli huzursuz uyudum. Sabah kalktım, aynaya baktım, dönmeme 3 hafta kala bu iş ne olacak deyip, saçlarımı kazıdım.

Filmde, Jude Law insanın başına kötü, beklenmedik, şok bir olay geldiğinde önce bocaladığını korktuğunu ne yapacağını bilemediğini ve işte o sırada saçmaladığını kendinden beklenmedikleri yaptığını ve olayı fazlasıyla irdelediğini ama daha sonra tüm detayları tüm çizgileri incelediğinden artık inceleyecek bir ayrıntı kalmadığını ve bütün resmi görebildiğini ve o noktada olayın şokundan çıktığını söylüyor. Belki de son resimde eşek gibi gülmem de benim tüm resmi görüp normale döndüğümün fotoğrafı. Olan bana değil güzel saçlarıma oldu... :) :(

Wednesday, December 13, 2006

Kaş'ı getirdik şehire

Ertan ve Mavi Murat...

istiklali dağıtırken...
Kasim 2006

Monday, December 11, 2006

Batu ile...

tam tamına 1987 senesinden beri içiyoruz. Omuz omuza, kadeh kadehe bir hayat da en gecinden devam eder....umarım. Yaşadıklarımı sadece ve sadece Batu ile yaşadıklarımı yazmaya kalksam(k) ....işte üç noktasın gerisini esasında hiç yazamam(ayız).


Şu yanda gördüğünüz 2003 senesi Kaş - Mavi Bar anısı. 4 günlüğüne gittiğimiz 3 gece kaldığımız bir tatil. Kaş'ın zaten ne ifade ettiğini daha çok anarım burada...

Yanda gördüğünüz içilen bardak sayısı : 14 J&B, 4 rakı, 4 tekila, 3 şarap, 8 bira...

Ve en tepede yazan CUMA..cuma gecesine ait bir hesap...
Alttaki toplamlar daha sonrası...zaten Mavi Murat bu kadar yeter deyip hesaplamayı bırakmıştı...

Duruyorum düşünüyorum...Biz manyak mıydık?

Wednesday, November 29, 2006

What do you want now?

Boy:

- Some noodle?
- Movie?
- Icecream?
- Wanna fuck now?
- A new tshirt?
- Go home?

Girl:
- Just hug me like this forever...
HK sokaklarında - Oct o6

Monday, November 27, 2006

For how much longer can I howl into this wind?


Orada durdu öyle saatlerce...sonra ağladı, sonra bağırdı, sonra gene çaldı.

Ve gitti.

Giderken de geriye bıraktığı tat ve his, başka hiçbir konserde olmadığı kadar da derinde kaldı.

Tüm yaşlanmam sırasında ya da kendimi anlamam ve değişmem sırasında desem daha doğru olur, bana “şekil” vermesi yüzünden belki de bu kadar derinde kaldı...

İlk konseri bu kadar etkilememişti. İlk konseri tanışmamızdı. Bu ikincisi;

Hem 2 metre yanımda oluşu yüzünden hem de “bak yıllar geçse dahi düşüncelerimiz, duygularımız, öğrendiklerimiz, tutkularımız hep bu kadar canlı ve hissettiklerin ! nasıl bu kadar aynı olabilir ! ve nasıl bu kadar değişmiş de olabilir” i bana seslendiği için.

Dur, bir nefes al koşturmadan, bak dinle, o binlerce defa onlarca hoperlörlerden dinlediğin girdabında dönüp durduğun şarkılardan öte sözleri...dinle, hatırla ! odanda, evde , yolda, yağmurda, sahilde, ağlarken, zırlarken, delirirken, pişmanken, kızgınken, arabada, koşarken, parasızken, tek başınayken, buz gibi dolunayda o paspası bile olmayan kapının önünde tüm yıldızlara bakarken, yeter deyip yetemediğinde, tamam deyip kaldığında, devam diyip durduğunda, famodinleri yuttuğunda, jackin dibini gördüğünde, erenköyde, arnavutköyde, orada, burada, şurada....

Tüm yapraklar “benden bu kadar” deyip kendini bıraktığı bu sonbaharın son günlerinde...

Bir sonbaharı daha bitirdiğim bu alacakaranlıkta...

For how much longer can I howl into this wind?
For how much longer Can I cry like this?
A thousand wasted hours a day
Just to feel my heart for a second
A thousand hours just thrown away
Just to feel my heart for a second
For how much longer can I howl into this wind?


The Cure - A 1000 hours....

Thursday, November 23, 2006

Kafkaslı

yılın atı seçildi

nazer demesin
birgün benim de inşallah








Monday, November 20, 2006

Vitrin

- Abi yeter artık çok sıkıldım bu elbiselerden
- Şu hale bak her gün bu muşambalar üzerimizde
- Peki biz ne zaman bi Levi's giyeceğiz?
- Gel lan, gidip bi kot alalım üzerimize...

HK sokaklarında..Oct 06

Saturday, November 18, 2006

Rush hour


Hong Kong
Oct 06

Elveda Jumbo Jimmy! Elveda Pupa


arnavutkoy'un ve hatta istanbul en guzel barlarindan di
sort pijama ne ile gitmek istersen git; istanbulda hayatin boyunca gordugunun 2 kati afrikans orada; müzik once reggie (sevmem) sonra rap olurdu, yazlari kaldirim kenarinda elinde bira, kislari icerde itis kakis, underage kizlar zencilerle kivrak danslar, hele hele hep sarmas dolas oldugumuz bi saygilar abi vardi Dj Jumbo Jimmy! o, ben ve emre ne danslar yapardik..

simdi? antonino rucci mi ne bir pizzaci bar olmus
TGIdan garsonlar gecmisTGI'in kasabi ile calisiyorlarmis etler inanilmazmis
ben bir pizza yedim. bebekteki yeni bitmelerden bin kat daha iyidiler firinlari onlar gibi elektrikli degil , odun!

10 üzerinden 9 aldi. siddetle tavsiye ediyorum da...dun aksam oturdugum yerde ben cok dans ettim yahu :(
Ve cok eskiden cekilmis bir karanlik fotograf..jumbo jimmy ve ben...Kimbilir nerede şimdi?

nefret-fobi-acı-şiddet-panik-bitti-oh bee.


kanal oldum işte geçen hafta. 4 kanalı olan arka dişimden bir tanesi 2 haftalık eziyetten sonra doldu kapatıldı. Kanallardaki sinirler alındıktan sonra o kanallara onlarca ok misali adı herneyse çubuklar sokuluyor. O çubuklar boş kanalları dolduruluyor ve demir bir çubuk ısıtılarak dışarda kalan kısımlar yakılıp kesiliyor. En son teknikmiş. Cebimle çektiğim resim çok net olmasa da tepeleri mavi olan çubukların hepsi işte tek tek kanala sokuluyor. Benim anlamadığım tüm bu 2 haftalık süreç boyunca 10 sene sonra yaptırdığım kanal tedavisinin ilkine göre ne kadar farklı olduğuydu...Sürülen cilalar, ilaçlar, dolgular, oklar, vsvsvsv...Bitmek bilmedi...Neyse..şimdi bi 10 sene daha gitmem dişçiye :)

Thursday, November 16, 2006

Ön Tamam



19fi tarihinde dolmuşlar eski Amerikan arabaları olduğu için ön koltuk tek parcadan olusup soldan saga boylu boyuna uzanir, sofor ile yan yana 2 kisi otururdu. Zamana karsi koyamayan bu dolmuslar kaldirilip yerine bilindik taksi Dogan ve Sahin’ler sarisari hizmet etmeye basladiginda cok uzulmustum. bi koca omrum onlarin icinde gecmisti ortaokul lise.

Eski dolmuslar kalkmis olmasina ragmen , on koltuga iki kisi alma gelenegi kalkmamis. Bildigimiz Dogan ve Sahin’ler de on sagda bulunan tek kisilik koltuga 2 kisi alirdi.

Ve legaldi!

Ve polis durdursa bile normal bi olaydi!

Ve bir kabustu.

Yolculuk boyunca sofor “pardon abi” diyip vitesi atarken kibarca kici hafifcene havaya kaldirmani ister, sen de buruk bir tebessum ile kici kaldirir indirir, her indiriste sopa gibi duran o Dogan marka arabanin el frenine oturma diye cesitli pozisyonlar dener; bu olay yol ne kadar engebeli donemecli olur da vites o kadar atilirsa bir o kadar kabusa donerdi.

O tek kisilik koltuga oturma sirasi geldiyse, ve sira sendeyse, oturur: acaba nasil biri gelecek diye endiseye kapilir, gelen kisi (ki zaten parfum kokan mini etek giymis, temas seven kadin hic gelmezdi) iste o gelen kisi yag mi kokacak, Maltepe mi kokacak, yol boyunca burnuyla mi oynayacak, kilolu mu olacak, yoksa paltosu yagmurdan deli gibi islanmis sen de ona islak-mi-islak temas mi edeceksin, ilk durakta inecek diye dua mi edeceksin, hele hele parayi onden hazir etmemise cebinden cikarirken inanilmaz gerileceksin misin diye bindüsünürken: gelir, bam diye oturur ve yolculuk baslardi. Arkada oturanlar hallerinden gayet mutlu, sense yakin temas el freni ve vites esliginde trafik olmasin lütfenlere siginmis “bi erenkoy alir misin?” der onune bakardin...

Ancak,

Acelen varsa, canin sikkinsa, isin varsa, kimseyi yaninda istemez ve en onemlisi PARAN varsa: o sihirli 2 kelimeyi soyler, önde, sanki kendi guzel, ozel, temiz, arabanmis gibi gayet mutlu huzurlu hatta hafiften simarik yola koyulurdun:

“ÖN TAMAM”

Bundan sofor de mutlu olur, dakikalardir sirasini beklemis sonra da dolmasini beklemis dogandandönmusdolmusun anahtarini zevkle cevirir, yola koyulurdu.

Ancak burada bi ancak daha vardir cok da dikkatli degilsen gozden kacirmis olabilecegin, ne ahlar almis olabilecegin:

Sirada dolmus yoksa, sadece kuyruk varsa; ve sen en bastan 4. isen.

Dolmus gelir, ilk uc sikismasin önde diye ziplarbiner, sen ya da ben öne atlarken ve tam 5. yanina yaklasip binecekken - ON TAMAM - cekersen:

o gecenin bi vakti kuyrukta beklemis ama daha da bekleyecek adam kendi icinden oyle sessiz ama oyle derinden ve kem gozlerle “goottttoglu” cekerdi ki ...Ondan da kurtulmanin yolu hemen parayi uzatmaktan gecerdi....

31.10.2006 11:20:12

Wanda'm!


En iyi dost köpektir derler ya. Onun bana olduğundan daha çok ben onun dostuydum. Saatlerce konuşurdum, uyurdum, öperdim, koşardım, ağlardım. Ne isterse yapardım? 14 yaşında yanımdan ayrıldı. Babam gömdü, nereye gömdü bilmiyorum. Bilmek de istemedim, öldüğünde de yanında olamadım.

Çok daha güzel fotoğrafları var Wanda'nın. Harika bir Tiger Boxer'dı. Bunu seçtim koymak için. Bitmek tükenmek bilmeyen enerjisisini, 14 sene her sabah her akşam her an her gün her mevsim ne olursa olsun bana doğru çoşkuyla koşusunu hep hatırlamak için....

4 Temmuz 2001
Wanda yanımdan ayrıldı.
Aklımdan hiç çıkmadı.

Tuesday, November 14, 2006

...


intahar sonbahar manzara iş güç kaçak koşu yelek maaş yemek km soğuk araba küfür tükür
ahmet mehmet cemil sigorta çoluk çocuk ekmek zeytin yetti yetmedi bitti bitmedi...yağmur yağar kaloriferi açarsın birşey takılır güzüne camı açarsın, bin düşünce...

Sunday, November 05, 2006

Şehri koşarken


birkez daha
bu sefer omuz Emin Özgür
15K Avrasya
1:29:15
5 kasım 2006

Saturday, November 04, 2006

Nerdeyse


ayrı sevgililer
pipisiz memesiz saçsiz aşıklar
hep tek baslarina

çok sarhoşken rastladım bu sefer
neredeyse el eleler
bir çizgi kalmış arada
neredeyse...

Sunday, October 29, 2006

Departure of the beloved


Hong Kong - October 2006

Wednesday, October 25, 2006

Çin

Ekim 2006
ilk uzakdoğu
Çin - Sehnzen - Guanzhou
Tüm Çin izlenimleri için www.esintiler.com

Fabrika çalışanlarının kaldığı evler, balkonlarda kurutulan çamaşırlar, kilometrelerce aynı görüntü















Komşular hırsızlığa gelmesin diye demir kaplana balkonlar, 15. 20. kata kadar aynı görüntüler.




















Yolda bir dilenci















Çoğu restoranın vazgeçilmezi, her menüde muhakkak!
















Yemek yerken baskına gelip masamızı kamyona atan ordu!

















Sokak manav kadın

Monday, October 16, 2006

Landing to China Party


Hong Kong inisi sonrasi sinirdan Cin'e giris & Okisan'in evine yerlestikten sonra kaplumbag ve yilanlarin dolu oldugu menuden sadece pilav ve brokoli secip kisa bir yemek sonrasi ilk parti

Bu 3 kadin hayatlarinda benim kadar killi bir erkek gormedikleri icin hatta hic killi erkek gormedikleri icin masaj sirasi tuylerimi de inceleyip durdular

ilk saatler boyle basladi

hadi bakalim :)

Placebo
Landing to Mars Party

Embrasse - moi, mets ton doigt dan mon cul,
Embrasse - moi, mets ton doigt dan mon cul,
Une presence ambigue,Une presence inconnue,
Jusqu'a ce que j'en peux plus,

Londra


14-15 Ekim
Hong Kong evveli bi nefes




Camdon Town
"Ip ustunde bi sen bi ben"
Just For A Pence!







Arsenal - Watford 3-0
istima














Covent Garden Station

Monday, October 09, 2006

Sadness of the quiteness....

Annem babam ve ben...
En son tatilin beraber, tarihi unutulmuş
Yeri unutulmuş.
Şimdi bir sonbahar sarıları içinde Bodrum kumsalında hepberaber.

Babam uzanıyor.

Annem balıklara ekmek atıyor. Ananem artık bulanık gördüğü dünyasında da olsa, baktığı uçsuz bucaksız Ege’den haz alıyor.

Hep eskiyi anlatıyor. Hep kimsenin konuşmak istemediği ama deli gibi özlediği dedemi.

Eski yeni değişen birşey yok esasında. Hep aynı yerdeyiz, “farkına” vardıkça. Sadece yanımıza aldığımız bazı bavullar eksik, bazıları dolu.