Saturday, October 27, 2007

i won't regret you

nasıl şennn şakrak bebekten başlayan son koşu ile kuruçeşmeden muz alış taa geriye yürüyüş, yorulmamak için. Sonra traaak diye bambaşka bi gün. yahu ben böyle kalkmamıştım ki yataktan. Bir gün bile bu kadar değişecekse yoook ben almayım da diyemiyorsan ne yapacam ? Götündeki son tüyü de çekip koparılmış bi kaz gibi sağa sola kafamda da bi çuval sanki ya da kafası kesik tavuk gibi çarpıp durmak.

and it's raining...

ah ne güzelde veriyor dj diye ilk road trip, kaza, arkasından açı çığlık, bi benzincide tüm benzicilerin gözü önünde tahta masaya yatırış, 30 dakika bekleyiş, tamam kırılmadı herhalde haydi,az kaldı bu kadar geldik dayan, yokmuş hay allah 300 ytl ne ev ne havuz ne bi hayat bekleyen.

niye yazıyorum bunları buraya hatırlamak.

I am a photograph on your wall and it's all I need.

çünkü artık STM'de inanılmaz bi geriye gidiş yaşıyorum. Not almaya daha fazla başladım.

yazmak istemiyorum...saçıma 12 senedir yapmadığımı yapıp,iki avuç hobby jöle banayıp dogstar, roxy, peyote, gizlibahçe, arka bahçe, o sokak bu sokak, ve sonunda gene kılıç ali paşa camiinin muhteşem silüetinde bira, iki shot bi sek bi rakı bi votka cin...

I was riding this city
with a sinpack on my back
suddenly I came to a stop
at a station where time is changing.
and god is watching.

Saturday, October 13, 2007

let's follow the cops back home


am i sitting in front of what?
myself or turning back to the very-myself
couldn't find any shallow tree
jumped over there and now here
bruised and all turning to yellow

stuck here and there

akrep ölürse yelkovan da ölecek


Leave me bleeding on the bed
See you right back here tomorrow for the next round
Keep this scene inside your head
As the bruises turn to yellow
The swelling goes down

When I dream I dream of your lips
When I dream I dream of your kiss
When I dream I dream of your fists
Your fists... Your fists



i miss u.

3 ? 5?


7 senedir kullandığım çamaşır makinemde
3 hassas renkliler
5 beyazlar
252 tahmini makinayı aldığımdan beri çalıştırma sayı
2 programi 252 kere kullandim sadece 3 ü ve 5 i
252 keresinde yani her seferinde :
beyazlari koydugumda beyaz 3 müydü 5 miydi diye sorusum
renklileri koydugumda renkliler 3 müydü 5 miydi diye tekrar bakisim
bu yaziyi yazmadan evvel 3 neydi 5 neydi diye bi daha bakmam

camasir yikamayi sevmediğim içinden mi, yaşlandığımdan mı, dalgamdan mi, alzheimer mi, yorgunluk mu, hayatin sadece renkli ve renksiz olusu mu, deterjan mi, mutfak da durmasindan mi, benden mi , kendisinden mi, başkasından mı...

fon: yagmur arkasi tom yorke - the clock

dün

bayramın ilk günü
ailecek, (mumla aranır)sülalecek pek bi gelenek değildir. Eskidendi.
Ama gene de anne baba ve bir iki büyük aranır.
Duştayım. "Çıkınca önce annemi bi arayım, sonra Nezoş'u"

kalıyorsun kasılmış bi şekilde. Hala.

Anne arandı, baba arandı, dayıya kızgınlık. Teyze hala yoğun bakımda. Kuzen Dubai'de.

Sonra sahte yalancı sms'ler iş ortaklarına.

Sunday, October 07, 2007

some kind of dream

anlıyorum şimdi… neden eskiden ölenlerin arkasından matemlerin 3 ay 6 ay 1 sene sürdüğünü. belki de daha uzun belki de neden yıllarca paralize kalındığını hareket edilemediğini yutkunamadığını nefes alınamadığını. cause it was still life. dumduz bir hayatta gündeliğin su gibi berrak olduğu çitsiz çıtasız dikensiz hayatların yaşandığı zamanlarda.

İt it it it. İşe ver kendini , maç başlayacak, bin vespa'ya uzaklaş biraz, unut unut at at at. Mümkün mü. Mümkün mü ? Esasında evet ama atamıyorum o kadar da uzağa atamıyorum…o kadar uzağa. Hala kokluyorum hala dokunuyorum. Hala sanki her kadın sesinde her sırtı dönük bi kadında onu görüyorum. Koşup sarılmak istiyorum. Ölüm sanki hiç gerçekleşmiyor da sanki ara veriyo, sanki kapı çalacak sanki telefon edecek sanki alacaksın Markiz'e götüreceksin sanki o kendi ördüğü hırkasına sarılacaksın.

Her şarkıda, şiirin öpüşen sevgililerde düşen yaprakta onu hissediyorum. Sanki sevgi formunu kaybetmiş sonra kendini onda yeniden bulmuş.

Gözyaşımın ilk defa tereddüt etmeden kendini koy verdiğini hatırlıyorum.

Ona son kez dokunduğuma dokunuyorum.

Onu son kez öptüğümü öpüyorum.

Hangi formda olursa olsun ona tekrar kavuşmak istiyorum.

Canım acıyor. Daha fazla acıtmakla acıtmamak arasındayım.

Bir gece daha son buluyor. Yarın geceye doğru. Zamanın içinde gene oradan oraya koşturduğum bir hafta sonu ve keyless man ile geçmiş compressed kutular içinde konuşulmuş binlerce konu.

Sonra bi an geliyo, işte böyle, yolda da böyle maç sırasında da böyle. Duruyorum. Dokunmak istiyorum. Ne ellerim yetiyor ne kollarım.

Günler sanki hiç uyanmak istemediğim bir kabus gibi.

Ne yazdığımı bilmeden yazdığım bir karmaşa gene. Gene burada bu gece bu sayfada.

Nezihem. Canım ananem!

Friday, October 05, 2007

reach your arms up to sputnik

an go ra 12 ytl ama o kadar güzel ki ne mantarını koklamaya gerek var ne de etiketine bakmaya , yılı mı, fermante envanter fıçı üzüm yılı ekim..2009..bitir yeter

bitti bi şişe, gidip geldim çişe
yetmedi bu neşe
hayır var her işte
ah şu kayıklar peşpeşe
fi tarihinde mi marketindnen aldığım bir smirnof şişesinin kutusunun içinden smirnoff twist diye bardak çıktı, ki o bardak her seferinde absolutun hışmina uğramakla kalmamış, şimdi içinde dünyanın en güzel renginde sadeliğinde tek buzla jack'i konuk etmekte.

once I saw noone has ever seen
once I were noone has ever been
once I kissed the moonlight
and she kissed me back
and that was the last time
and the...
last thing that i ever want in my everlasting life
is to fall like tree
in memory of sik sik sputnik , 50 years ago.... and the history changed... http://history.nasa.gov/sputnik/

...

ohhhh, ayılmalar bayılmalar diyarındayım, en derine ulaştım mı bilemiyorum, ama bu hali de hiç mi hiç sevmiyorum, ne demiş şair "kendi kendimizle yarışmaktayız gülüm...ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı, ya da dünyaya inecek ölüm..."

okuduğumdan beri, aklımdan çıkmıyor, "kim görecek gözlerimi son kez açık, kim duyacak son nefesimi" kapıdaki pizzacı çocuk mu, parayı uzattığım kasiyer mi...

çok ama çok evvel, yabancı bi ülkenin yabancı bir ormanının içinde koşuyordum, dar ve ağaçlıklı bir yolun içinden koskocaman bir çimenin ve uzaklardaki dağın içinde düştüm. Aynı duyguyu: şimdi göt oğlanı, bir zamanlar kes-de-keseyim-kır-de-kırayım-kafamı dostumla bodrumun içinden esasında pek de sarhoş değilken güllüğün üzerinden doğan ayı görüp, kenara çekip Bauhaus dinlerken öylesine sarılıp nedensiz kopmuştuk ağlamaktan. Sarılmanın ötesinde , karanlıkta kapkara dağların dolunaydan apaydınlık tepelerine bakakalmıştım. O gün, kalksam, insem aşağı suyun üstünden yürüyebileceğimi bilerekten ve o dağın tepesine o aydınlık çizginin ötesine geçebilsem bambaşka bir hayata adım atacağımı biliyordum.

Kalkmadım, yürümedim, öteye geçemedim.

ve sanki bitmişti. O ilk ve son kez tanınmış bir hak gibi, son bulmuş uçmuş gitmişti.

Şimdi (Demin oldu bile)

Şimdi ne zaman o uzak tepeleri ve çizgileri görsem, sanki ruhum tüm kızngınlığı ile terkedip gidiyor öteye... geri geliyor daha da bi kızgın...

sanki: işte ne zaman bu terkedişler ve geri gelişler başlasa ben bu derinlerde kaybolup gidiyorum.

benim melankolimin türemesi bu mu....

?

bu terk edişler ve geri gelişler mi....

sanki uzun bir karanlıktan sonra doğmuş ışığın altındaki o tepelere her gidişte başlayan her dönüşte kabaran sonra yok olan bi sonraki doğmayı bekleyen...ruhumun benimle kavgası mı bu?

bu ayda 4 gün değil ama, 14 bazen 24 kere doğan tepelerin arkasındakini, bana her gösterişindeki terk edip gitmesinde, terk edememeyi yeniden sunan...


P.S: Ekim! akşamı koşup soğukta terlemiş gerinirken, şimdi sırtımda bir dal, nefes almak ne mümkün.

Saturday, September 22, 2007

i let fall flowers of blood


Muhteşem bi 3 gün geçiyor. Gıpgri, ve yemyeşil. Yapraklar daha solmadı ve dökülmedi ve rüzgar deli gibi. İnanılmaz bir şuhu içinde sallanıyorlar. Geceyarıları gündüz gibi. Gene zaman komik oyunlar oyunuyor ruh hallerime. Bu kadar "kuvvetli hatıralar hafızası" nasıl olabilir..çok sıkıldığım çok bunaldığım dakkalar çoğalıyor. Beynim bir sunum gibi sayfa sayfa atlıyor kendine göre, bazısını hızlı geçiyor bazısında kalıyor, bana bırakmıyor...Bacaklarımı yanlara açıp plaj kenarında kıçımı ve bacaklarımı sımsıkı kuma yapıştırıp kendimi kıyıya iterdim. Kum balıkları kaçamaz arada kalır dudaklarını bacaklarıma çarparlardı. En kıyıda avucumun içinde, oradan gazoz şişesine...Avucumun içindeler şu an, bacaklarımın arasında. Nasıl sabah uyanmalar, hormonların kıpraşmaya başladığı rahatsızlıkların tamir olmadığı uyanışlar, nasıl da daha bir zorlar şimdi. Sonbahar geldi tam ortada. Sıkıyorsa kenarında geçe dur, imkansızs , isteyen kim.


"this dream always ends" i said "this feeling always goes the time always comes to slip away" "this wave always breaks" i said "this sun always sets again and these flowers will always fade" "this world always stops" i said "this wonder always leaves the time always comes to say goodbye" "this tide always turns" i said "this night always falls again and these flowers will always die"

bloodflowers - the cure

Thursday, September 20, 2007

Keyless Man

Fed faizleri 50 puan indirdiği günün ertesi:

"Nasıl üstüste birbirini ezerek, personele bağırarak hisse alıyorlardı bi görsen...Orhanım hayvanlar yanıbaşımda inanılmaz rakamlar telafuz ettiler ve maalesef servetlerine servet kattılar, metroyla eve dönerken insanlara baktım, o paraların milyonda biri için hayat kavgası veriyorlar, üzüldüm, öyle işte..."

19 Eylül 2007

Friday, September 07, 2007

1996 mı ? şimdi mi? o mu ben mi ? ben mi ?

Her saniye düsünüyorum hemde o kadar cok düsünüyorum ki sonunda düsünmüs olduklarImI düsününce kafayI yedigime inanIyorum. Isin kötüsü düsündüklerimin sacma oldugunu bile bile inamaya alIstIrmam kendimi. Küçükken gözlerimi kapatIp hiç bir sey aklIma getirmeden beynimi dinlendirirdim. Acaba kaç dakika hiç bir sey düsünmeden durabilecegim diye dakika tutardIm. Simdi degil bir dakika bir saniye bile imkansIz. Bazen burada ne isim var diye kendime soruyorum. Dün aksam Viyana sokaklarInda dolasIrken „gerçekten ne yapiyorum ben burada“ diye defalarca kendime sorup durdum. Hele hele ilk aksam gittigim clubdaki anlatamadIgIm o belirsiz duygular... Bir yandan sahnedeki çIplak vücutlarIn sIcak danslarIna bakIp sasIrIrken bir yandan da arkamI dönüp sahneyi aydInlatan IsIgIn altInda karanlIgIn içinde kIpkIrmIzI yanan Coca-Cola amblemine bakIp afallasIyordum. Sanki „ben artIk senin kaderinim “ veya „kurtulus, burada bu sehirde“ dermiscesine duruyordu orada reklam. Her aksam Lafayette sessizligini anlatan odamda 32 kanalla vakit geciriyorum. Hele hele dün aksam kuru havada ortaya çIkan dolun ay beni gene o soguk sokakta, o soguk merdivenin üzerinde oturup bahçelerinde kIrIk bisikletler olan siyahilerin evlerine bakIp acIlarImI içime çektigim güne götürdü. O günde ay çok parlakti ama hep umut doluydu; simdi ise soguk bir IsIk kadar itici. Bir tatile ihtiyacIm var ama dinlenmek veya denize girmek için falan degil. Ruhumla basbasa kalabilmek icin. ArtIk ruhum da bana küstü. Neden artIk hep mutsuzum? Ve bu ne kadar böyle devam edecek? Yoksa, hep o filmlerde görüpte özendigim los IsIklI, çok bilmis barmenli, sadece burbon içilen barlara gidip saatlerce barmenle konusan beyaz saçlI, anIlarI ve acIlarI ile yasayan evliyalara mI benzeyecegim. Belkide cok cabuk evlenip iki üç çocuk üretip aile hayatIna kaçmak kurtulusum olur. Hani derler ya çocuk insanIn herseyidir diye. Iste, iki oglum olursa hayatImIda onlara adarsam belki biraz anlamlasIr bu mutsuz hayatIm, belki acIlarIm azalIr veya azalmazda ogullarImIn sevgisi örter üstlerini...Canim babacIgIm...NasIl hosuna gitmis yolladIgIm fax. „çok güzel bir fax çekmissin“ dedi. Nesi güzeldi ki iki satIrlIk faxIn. Telefon numaramdan baska bir sey yazmIyordu. Ne kadar mutlu kimbilir? NasIl böbürlenerek anlatIyordur kimbilir? CanIm annem...NasIl heyecanlI buradayIm diye. NasIl dün aksam gizli gizli aradIgInda hala saglIgImI soruyor. Günler çok çabuk geciyor. Mezuniyete çok az kaldI...Acaba ne olucak sonrasI? Sadece tek bir sey söylemek istiyorum satIrlarImIn sonuna yaklasIrken. Bazen ellerime bile bakmam yeterli oluyor acIlarImI görebilmek için. Sanki, saatlerdir agIr yük kaldIrmIsIm gibi hep çok yorgun ve ihtiyar ellerim... 5 Haziran 1996 Viyana

Başladı


Tam bu sonbahar travmam üzerine oturup düşünürken: ben mi yaratıyorum yoksa değişen dışarsı benimle bu tarz bir ilişkiyi mi seçiyor, yoksa ben mi bildim bileli sonbaharı bekler durur ortada neden yokken melankolik ve üzgün olmayı tercih ediyorum, bile bile kendime bir oyun mu bu oynadığım? Mutsuz olmayı tercih edebilir miyim? Mutlu olduğum günler ve dakikalar uyduruyor muyum kendime ? belki de bu kadar düşünmemem gerekir belki de sen uyduruk oyuncu yalancı düzenbazın tekisin diye söylenirken camı açtım. Açtığım camdan girdi, ensemden gömleğimden içeri (slowdive), göremezken, duvarda belirdi, biraz titrek biraz korkan ama çok isteyen bakire bir kız gibi...kendini gösterdi duvarda. Teslimiyet. Belki de duyguların en sessiz olanı ve sonucu en belirgin olmayan ama sonucu bi o kadar da hızlı AL SANA! duygu. Ya korktuğun ya istediğin ya da hiç hesapta olmayan bir duygu gelir teslimiyet sonrası. Nasıl bu 3 bilinmeyenden içeri bıraktığında kendini ne tarafa düşeceğini bilmeden korktuğun sırada, zaten çoktan yerdesindir.

Her sonbaharı kalpten beklediğim bir dost vardı yolda kaybettiğim. Hayatın, “hep dik durmalısın bu yolda, duramazsan da sökerim senden” dediği bir yolda şimdi sökülüp siktirip gitmiş, bir dost vardı kalpten sonbaharı beklediğimiz karşıladığımız. (Ki bu dik durmalısın yolunda, yoldan çıkaran kenar taşların otların bokların püsürlerin feminen ruhuna ne demeli !) Caddebostan sahil çamurken o çamurun içinde radyonun yeşil ışığında ( http://www.channel4.com/4car/media/100-greatest/03-large/41-ford-escort.jpg işte aynen bu Ford Escort dayının arabasının içinde hatta resimdeki bile ben ) yağmuru beklerdik. Donardık yürürdük ağlardık tokatlanırdık. Suratımıza çarpsın diye camı açardık, koltuklar batsın diye, yetmezdi dışarı çıkar ıslanırdık. Eve döner camın dibindeki yatağımda dışardaki malta eriği ağacının kalın yapraklarını seyreder, sen ne kadar kalın ve ağır olursan ol, elbet sen de teslim olacaksın diye tek tek çarpan sonra o yaprağın üzerinde biriken boyunbüktürenleri seyrederdim boynum bükük sarkmış, yatağınkenarındabuzlubir bardağa uzanmış.

Ortagenç yaşta mıyım yoksa gençorta yaşta mıyım bilemiyorum. Kesin olan sanki olduğum yerde olgunluğun artık sona erdiği. Belki de olgunluk pes etti benden, sana zaten hiç gelemeyeceğim diye, belki de terk edildim aldığım kadarıyla.

Hani ince sesli kadınlar vardır çetin mi çetin, köşeli mi köşeli, çakıl taşı kadınlar ama birazcık üzerilerine gittin mi zırlayan, sanki kumdan.... sanki yaprakların hepsi bu zırlak kadınlar gibi duruyor sallanıyor kimisi renk değiştirmiş zırlamaya başlamış bırakmak üzere kendini.

Ve bir de mevsim göremeyen denizciler var, yapraklarını dalgalarda bulan, ufacık bir odada 6 ay hep aynı dergi ile masturbasyon iştigal.
Resim: Şimdi.

Friday, August 24, 2007

koleksiyon

dedem ile pazara giderken ya da ananemle ( çok acaip sanki dedemi yazarken öldüğünü bilerek yazdım ama ananenin a'sına basınca öldüğünü unutmuştum - ve şimdi gene sel) terazilerdeki ağırlıklara gözlerim açık bakar hangisinin kaç gram olduğunu anlamaya çalışırdım.

İlk seti Ayvalık'taki antika pazarından aldım aa ne güzel dedim ve toplamaya karar verdim. Önce zor bir katagori seçtiğimi anladım çok bulunmuyor etrafta, sonra bulununca da pahalı bi katagori olduğunu anladım sonra da Kapalıçarşı'ya gidince esasında uff amma da var vay amma da pahalılar dedim. Hele hele Selçuk döneminden kalma tek parça olan 400 ytllik..harikaydı almadım alamadım ama yavaş yavaş.
Hepsini not ediyorum kaça nereden diye...and I like it.

Monday, August 20, 2007

...

gölgenin serinliğinde ve köşesinde içim bayılmış sızmış salmış dalmış kalmış dururken dizimin kenarında öylesine ufak bi kaşıntıya el uzattığımda ölen bir karınca geldi parmağıma...Bi anlam çıkarmalı mıydım dedim kendime...birçok hayatı böyle kaşır gibi rahat bir hareketleyok edip bitirdiğime mi fokus olmalıydım, yoksa sızmış dalmış bayılmış kalmış devam mı etmeliydim o saniye pek bilemedim, bilmek de istemedim.

fonda: Linkin Park - Collapsing the unit

Monday, August 13, 2007

smaller and smaller gets the ring

ananem gitti, sonra yengem, bugün amcam...hayatımda kulaklarımdan ilk defa bir merhum omay kelimesinin caminin boktan hoperlünden kulağıma tısladığını tısladıktan sonra beynimden içeri girip heryerimi dolaştığını dolaşırken gözlerimin cemaat içinde babamı aradığını bildiğim halde orada durduğunu, iki önümde durduğunu biraz solunda abimi, taa en arkada bankın yanında annemin kalabalıkta o saniye sadece bize baktığını biliyordum görüyordum.

Hiç görmediğim tanımadığım "ben senin kuzeninim birinci dereceden kuzeninim" diye gülerek önüme çıkan suratları bypass edip duvarın kenarına oturdum bi yanımda abim bi yanımda babam, gülüyorduk neye güldüğümüzü bilmeden, annem uzakta hala bize bakıyordu.

İnsanlar gördüm, ellerinin parmakları aynı benim parmaklarımdan; kadınlar gördüm, ilk 4 tekerli bisikletimin eskimiş hatırası gibi babanemin hatırasını canlandıran çeneleri burunları ve kafaları ile kadınlar gördüm. Kalkıp ayıp olmasın diye yanlarına gidip tanışmak istedim sonra siktir çektim bunca sene ben istedim de ben mi neden oldum tanımamaya.

Babam 72 yaşında hala herşeye herkese hakim olma tavrıyla arabayla uzaklaştı gitti defnetmeye. Annem, birazdan ameliyat olacak ve muhtemel çoook ama çok az ömrü kalmış teyzeme gitti kuzeniyle. Ben vespaya abim de ikitekerine atlayıp uzaklaşırken , annem hala bize bakıyordu, babama: "hava çok sıcak ceketini çıkar artık"

Travis çalıyor, güneş batarken biraz daha eyüpe dönmeye başladı, br sonbahar da göreceğim diye çok mutluyum.

Saturday, August 11, 2007

Emptiness is loneliness


J&B kış içkim. Neredeyse genelinde başka birşey içmem. Hem pahalı olduğundan hem de kendisini ara sıra ziyaret eden bir lord gibi karşıladığımdan J&D esasında bir numaram.


Ama uzun zamandır yazın Gin & Tonic mi, Vodka & Tonic mi yoksa Vodka & Soda mı diye gidip gelirken tehlikeli şekilde Vodka Sek'in hayatımda yer ettiğini hissediyorum.



Hayatımda sek olarak içtiğim en güzel vodka ve burada ve hatta çoğu Avrupa ülkesinde bulunmayan içinde Bizonların otladığı ottan olan Bison Grass Vodka - Zubrowka! Kraliçelerin kralı!


Hala Chardonney ile Sevinyon arasındaki farkı bilmiyorum bilmek de istemiyorum.



Bardak: Kaş 07, De Ja Vu Bar

Monday, August 06, 2007

i never sleep

They come and attack. At nights. Slowly, crawling, don't know from where, maybe from the ajar window, maybe during the day dropped by the green birds with the red heads onto my balcony. They hide and wait and seek in darkness the path to my sheets, climb up and attack, attack my dreams...They think I am asleep...but I never sleep. So, these foolish little midgets filled with past, as they climb up, I wait in the darkness to haunt..bit by bit i eat them, they scream in silence, I laugh in darkness.


Wednesday, August 01, 2007

Belma

Yerde sağ tarafta, dünyanınensakin kızının adı Belma. Dalma evveli suyun dibinde bizi neyin beklediğini hangi kayayı dönünce hangi amforayı, kaç metre ilerledikten sonra gemi batığına yaklaşacağımızı, ne tarafa gidesek akıntının hızlanacağını, büyük balıkların köşelerini, küçük balıkların heryerdeliğini, yerde, müthiş sakinliği ile (sanki bi kaç metre aşağısı işte benim edası) anlatıyor.

Suyun altındaki değil de üstündeki hayat esas böyle anlatılabilse ve olsa! Şu telefonu açarsan seni şöyle bi akıntı bekler, oraya gidersen böyle büyük bir balık sana saldırır, o emaili atarsan yedi email daha birden gelir, ona kızarsan onu kaybedersin, onlara uğrarsan çok içersin ve sabaha kalkamazsın, o toplantıya gidersen proje senindir ama diğerine hiç kendini yorma boşuna, o sokağa saparsan harika bir cafe göreceksin harika bir kadına da orada aşık olacaksın, cep telefonunu kaybedersen hayatında hiçbirşey değişmeyecek, bugün kask takmazsan ölmeyeceksin, ama yarın Boğaz’a girersen hastalanacaksın...

Suyun altı güzel ve sakin ve çekici, suyun üstü ne bok olduğu belli değil.

Ha bu arada, bu dalışta ilk defa bir Caretta ve Orfoz ile yüzdüm, Belma onlardan bahsetmemişti ama :)

Hold me up so high to touch the sky...

1000 metre tepeye çıkıyoruz, Veli’nin cipi ,
önde hocalar, Veli çekiyor cipi kenera “abii yaz rüzgar bu belli olmaz, kısa sürmesin” doğal sakinleştiriciyi veriyor. CD player’da ibrahim tatlıses hayvan gibi inliyor. Uçurumunkenarıdibi, önden ben gidiyorum, kask yelek tamam arkamda hoca, herşey o ana kadar tatlı, önümde iki ayrı hoca, tamam mısın?, koşacaksın , durmadan,havada bile koşacaksın kalkana kadar diyor. Kafamı kaldırıyorum aşağı bakıyorum, bağ kesiliyor, dizler birbirine çarpıyor, yere düşer gibi oluyorum, hoca iyi misin, diğer hoca kalbime bastırıyor, sayıyor, vazgeçecek misin? Ömer: hadiii orhannnnnnnnnnn ben de geliyorum.

Derin nefes, bir rüya 20 senedir, gerçekleşmek üzere , tamam sal amına koyim geliyorum.


Koşuyorum, deli gibi, 3 saniye sonra, rüzgar mükemmel denk gelmiş, havadayım. Önce bi 10 metre, altimda kayalar, sonra 50 derken, termik içine giriyoruz, 100 metre atıyor, 1200 metre civarındayız. Hep aşağı bakıyorum, ileri bakamıyorum. Ömer nokta olmuş, araba nokta olmuş. Reha Hoca (27) arkamda, sakin miyiz diyor ben bu ses normal mi bu rüzgar normal mi bu sallantı nomal mi bu dönüş normal mi. Bi anda açılıyoruz, öne bakıyorum, bu ne yaaa , bu ne yaaaaa? Bu ne !

Bacaklarıma bakıyorum, Meis’e bakıyorum. Rüzgarla ilk defa tanışıyorum. 1250 metre.

Masmavi, bir rüya gerçek oluyor.

İçim çekiliyor, hayata dair aklımda sıfır. 40 dakika. Uçuyorum, uçuyorum, uçuyorum.

Saturday, July 21, 2007

Fuck You!


gecenin yarısı, karanlık kartçınar, karşımda, detayları görmezken bile korkutucu, hipnoz yapsalar, in search of my mellon collie and infinite sadness diye...hayır hayır gitmek istemiyorum, o merdivenleri çıkmak istemiyorum, o demir kapıdan girmek istemiyorum, ne olur çıkarın beni buradan....

1800lerden kalma kont dracula gece lambasini hic farketmemistim.