
Sabah 7:30'da kalkmaya kurduğum hale 7'de kalktım. Hayvan gibi yağmur yağıyor, kalkıp kalkmamakla, acaba gelir mi gelmez eker mi ile kalkıyorum; önce Muarrem’i azat ediyorum sms ile. Saat, kalp bantı, pacer, şapka, eldiven, ipod, muz, ciklet, havlu: extra tshirt rutinin dışındakileri alıp çıkıyorum.
Çıkar çıkmaz sanki yağmur daha da şiddetleniyor.
Etiler’den yeni ve ilk defa beraber koşacağım partner Semih ile buluşmaca.
Yol alıyoruz. Yağmur daha da bastırıyor sanki gitme der gibi.
Park ediyoruz, ısınmaya vakit yok, arabada eldivenler ve şapka takılıyor, saate basıyorum, tam parkın oradan koşmaya başlıyoruz, tedirginim ve...“abi çişim geldi” "bir izin ver" ile irkiliyorum.
İçeri giriyor, sağnak, ya koşmam ya girmem lazım, giriyorum.
Aynı adam sağda aynı adam solda şömine yanmıyor ama orada TV bağırmıyor ama ortada UFO'lar tek tek kıpkırmızı yanıyor, masalar bomboş, masanın yanına gidiyorum, camdan dışarı aynı yere bakıyorum. Aynı tepeye aynı yeşile aynı kızıla...
Zeitgeist.
Şu bloguma ya da her ne ise burası kaç kere zamanın benim için ne kadar kötü işlediğini yazdım hep .
Semih çıkıyor, her yer çamur her yer ıslak her yer sessiz.
İlk tur rahat, rahat çünkü konuşuyoruz.
İkinci tur her kalan km’de daha az konuşuyoruz daha az konuştukça daha çok korkuyorum. Bitecek mi ? Ya da bu sefer son kez koşsam hayatımda evet şimdi burada 15 35 45 kaç?
Şortum sırılsıklam yapışmış , saçlarıma çamur sıçrıyor.
Son 500, ve 12, “hadi 15 yapalım yapmam lazım lütfen” "yapma oranım haftaya yapalım”
Bari 13e gidim diye asfalta atıyorum kendimi Semih arabaya gidiyor, kimileri tersime, jigsaw falling into place, yoldan çıkıyorum, vazgeçiyorum 12,5K duruyorum ellerim dizimde dizlerim buz kesmiş kıpkırmızı
Whatever makes me happy
Whatever I want
Sunday, February 07, 2010
12,5K
Wednesday, February 03, 2010
Tuesday, February 02, 2010
Kar günlüğü

Londra'da kaçırdığım karı Frankfurt sonrası İstanbul'da yakaladım. Sabah 7:30 da Galata Kulesi'sinin üstüne çıkıp çok çekmek istediğim İzzet Kehribar fotoğrafının benzerini çekemedim, tabiiki.
Kar akşam uyurken yağmış.
Bugün 3 Şubat. Ertan için mutlu son. Esasında benim için de mutlu son. Daha kötü günler ile uğraşmak zorunda kalmadan en azından 2 senemizin önünü görebileceğiz.
Dün babam için de doktordan mutlu haber, ama çok yorulmuş bir anne.
Çarşamba'dan beri koşamıyorum. Maratona tam 1 ay kaldı sayılır ama ne yapacağımı bilmiyorum.
Sabah duş aldım. Birazdan Murat gelecek ve Ertan'ın evini temizlemeye gideceğim.
Sabah kalkıp sardunyalarımı kurtarmaya çalıştım. Su tutmak istedim üstlerine ama hortumdaki su donmuştu çekmek istedim kuytuya silmek istedim ama onu da yapamadım belki de olması gereken oldu. Karın ağırlığı altında öldüler.
"this dream never ends" you said
"this feeling never goes
The time will never come to slip away"
"this wave never breaks" you said
"this sun never sets again
These flowers will never fade"
"this world never stops" you said
"this wonder never leaves
The time will never come to say goodbye"
"this tide never turns" you said
"this night never falls again
These flowers will never die"
Never die
Never die
These flowers will never die
"this dream always ends" I said
"this feeling always goes
The time always comes to slip away"
"this wave always breaks" I said
"this sun always sets again
And these flowers will always fade"
"this world always stops" I said
"this wonder always leaves
The time always comes to say goodbye"
"this tide always turns" I said
"this night always falls again
And these flowers will always die"
Always die
Always die
These flowers will always die
Between you and me
It's hard to ever really know
Who to trust
How to think
What to believe
Between me and you
It's hard to ever really know
Who to choose
How to feel
What to do
Never fade
Never die
You give me flowers of love
Always fade
Always die
I let fall flowers of blood
Bloodflowers
The Cure
ne kadar geç keşfettim bu albümü, ne kadar. Ne kadar bırakıp gitmiştim Robert'ı. Halbuki Milano'da yaşım 19, Forest çalaren yeşil ışıklar vücuduma saplanırken en önlerde ellerim havada nasıl ordaydım ve nasıl orda değildim.
Sonra Suede sonra Oasis o hep elleri havada açık halim.
PJ Harvey, ooh if you die you said so do I u said
sonra James
yazmak istemiyorum esasında hiçbir şey hiçbir yere
Sunday, January 10, 2010
Pet Shop Boys çalıyor ve her çaldığında nasıl sevgiliyi özler gibi özlediğimi hissediyorum.
Love etc - (gui boratto mix) bu burada kalsın ki hiç kaybolmasın dönüp tekrar bulup tekrar dinleyip kendimi tekrar böyle iyi hissedim.
Bu şarkı ruhumdan kopan ilk parçanın, yani Ahmet'in bana verdiği mutluluğu hatırlattı. Murat Uncuoğlu'nun setine saat sabaha 4 de gider sislerin içinde kollarımızı açıp ağlardık.
Yağmur yağıyor.
Bugün keyfim yok.
Bugün pilates yaptım. Koşuları arttırmaya çalışırken (ve nasıl zorlanırken) sakatlık ile uğraşmayım diye başladığım pilates esasından herşeyden çok sırtıma iyi geliyor sanırım.
5K
6K
7K
8,5K
oldukça iyi bir merdiven olmasına karşı 8,5 K neredeyse 1 saat ile son bulurken bu şekil Runtalya'nın imkansızlığını gösterdi...ama şimdilik...
birşeyi çok istemeyeceksin. Çok isteyince olmuyor işte..Çok isteyince suratına patlıyor, yazmayacaksın, konuşmayacaksın , istemeyeceksin.
Fas yarı maratonu gitmek istediğim bir maraton. Gidip koşuda tanıştığım Fas'Lı biriyle bilmediğim bir ara sokakta sıcakta kahve içmek istiyorum.
-Bu kahve sensin
-Bu sokak sensin
diye saçma sapan konuşmalar geçecek hiçbir yere varmayan çıkarıp bana bi tespih verecek o tespih hayatımı değiştirecek.
Sunday, January 03, 2010
Sunday, December 20, 2009
Kavafis
"Başka diyarlara, başka denizlere giderim, dedin.
Bundan daha iyi bir kent vardır bir yerde nasıl olsa.
Sanki bir hükümle yazgılanmış bir çabam;
ve yüreğim sanki bir ceset gibi gömülmüş oraya.
Daha ne kadar çürüyüp yıkılacak böyle aklım?
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam burada
gördüğüm kara yıkıntılarıdır hayatımın yalnızca
yıllar yılı yıktığım ve heder ettiğim hayatımın."
Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.
Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın
aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın
ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.
Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın,
ne bir gemi var, ne de bir yol sana.
Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte,
yıktın onu, işte yok ettin onu tüm yeryüzünde." Kavafis
Tuesday, December 15, 2009
Ajurdi
Galata'dan Karaköy'e yürüdüm
Kabataş'a tramvaya bindim
Bi adam geldi beni ezdi ve yanıma oturdu
Gocuğunun nem kokusu altında tıkandım
Kabataş'ta indim
Otobüse eski zamanlaraki gibi yolun ortasında atlamaya çalıştım ama artık bu ayıp birşey olmuş.
Duraktan bindim.
15 yaşında bir mini etek bindi utandım bakamadım.
Yıldız'da ndim.
Portakal suyu
Çiseleyen yağmur
Öğlen yolun karşısından taksiye bindim
Taksinin koltuğunda döl lekeleri vardı indim
Bi daha bindim
Köprüden geçtim
Ortakla dönder yedim
Geri geldim
Kahve içtim
Bir kere kalbimi bir kere sırtımı yokladım.
Ertan...
Ah Ertan...
Konuştuk
Sanki her seferinde trenin incelen dumanı gibi
Kapattık
Sevmediğim garajdan araayı aldım
Ertanı aradım
Bu sefer güldük
Az da olsa güldük
Arabayı park ettim
Aynayı kapattım
Acaba çöp kamyonu geçince bu akşam 6. not bırakışlarında küfür yazacaklar mı?
ya da tak ulan şu ibnenin arabasına bu sefer diyecekler
desinler
haftaya kaportaya veriyorum
cillop gibi olacak
peki beni kim kaportalayacak?
sağ üstte bi sancı gene yoklamasını alıyor
burda!
sırt!
burda!
sol kol?
hep burda!
bu yoklamalar belki de onlarsız çok komik olacak bir hayat var
boşveeer
3 gün sonra yılbaşı sepeti diye 10 tane jack alıyorum
2 tane de madem indirim mideye de indiririm
yarım bardak
2 buz
çıt çıtçıt
emin
sen istedin diye işte kelime oynu sis bulutları anane manane olmadan da yazdım işte
sen istedin diye değil de genelde de yazmalıyım diye
Ruhe
Duş alırken gözlerimi kapatıp hiçbirşey düşünmemeye veya duş sonrası havlu ile yüzümü kapatıp deniyorum.
Olmuyor. Ve çok merak ediyorum, insan düşüncelerini kontrol etmeye imkanlıysa (yani şimdi GS düşün desem düşünebilirim) neden bi süreliğine dur demeye gücü yok.
Meditasyonun verdiği bu mu değil mi merak ediyorum.
Ama düşüncenin kontrol edilemediği çokta zaman var.
Lise hayatım 2 avusturyalı hocamın bacaklarına bakıp düşüncelere "dalma orhan" ile geçti, çoğu zaman dersi dinlemek yerine kontrolsüz düşüncelerde buldum kendimi.
keza bugün, tramvay-otobüsü seçtiğim bugün, saçma sapan düşüncelerin gelip geçmesine engel olamadım.
Hem istediğim zaman istediğim şeyi düşünebilmek hem de istemediklerime karşı koyamamak nasıl bir saçmalık.
Ama basitçe ayağını bacağını excercise edenler varsa beynini de edenler herhalde bunu başarabiliyorlardır.
Hiçbirşey armut piş değil elbet. Ama niye bu kadar zor, "3 dakka olsun gözlerimi kapatıp düşünmemek, nasıl birşeyi yaşamak için çalışmanın anlamsızlığı?
Sunday, December 06, 2009
Güzel günler
"babamın ölüm yıldönümü" yazdı annem bugün MSN'de
sanki böyle bir pazarda hatırlamam gereken birşeymiş gibi geldi yazınca.
Bir şans verilseydi dedemle röportaj yapmak isterdim.
Benim için Kent Dükü'nden farkı olmayan duruşunun arkasında acaba farklı bir insan saklı mıydı bilmek isterdim.
Kaybettiğimde 18 yaşımda ve esaında bir sürü soruyu da sorabilecek yaştaydım.
Ali'ye söylemiştim ilk. Halı sahaya yürüyerek gitmiş tellerin arkasından dostlarıma bakmış Ali tele yaklaşmış ne oldu lan demiş ben de yaşlı gözlerle dedem demiştim.
Sanki kuzey londra subörbünde çekilmiş bir sahne gibiydi.
Bir gün dedem tuvalette yere eğilmişken kıçına tekme atmıştım şaka olsun diye ve dedem sanıyorum az daha kafasını mermere vuruyordu. Hayatımın azarını işitmiş ve ceza olarak da cezaların en büyüğünü dedemin benimle konuşmamasını almıştım.
Yürürdük hep, önce pusette sonra yanyana sonra sırtta çanta dedemle yürürdük hep.
Ethemefendi caddesinin heykelli bahçesinde, tren istasyonlarında, bostancıdan suadiyeye oradan erenköye sonraları kadıköye, karaköyden tünele, asmalımescitten taksime yürürdük.
İstiklalin trafikli ve dolmuşlu günlerini hatırlarım.
Dedemle ananem yani Nezoş 31 Aralık'ta evlenmişler.
Ananemi hüzünle karşıladığım son yıllarda yani melankolinin beni yakalayıp bırakmadığı olgunluk yaşlarımda yılbaşları ananemi bi ayrı düşünür kusan eğlenen gezen kopan orhanin içinde esasında çok daha hüzünlü biri ananemi düşünürdü.
Şimdi bu yılbaşı ananesiz ve dedesiz onlar için belki de çok keyifli bir mutluluk ve sevgi ile gülümsemeyle bardağımı kaldıracağım.
Her fırsatta eski fotoğraflara bakmayı adet haline getirmeyi ağırlığının altında ezilmeden tebessümle fotoğraflarda geçmişin güzelliğini düşünmeye ve hissetmeye çalışan ben, şurayı okuyan toputopu 9-10 kişinin de (madem mahremimi biliyorsunuz) her fırsatta raflarda duran albümlerde kaybolmalarını tavsiye ediyorum.
Ama bunun en zor yanı o fotoğraflardaki anılar hep geçmiş değil. Taze olanlarda mevcut haliyle. Ve tabiki yıllar sonra dedemin fotoğraflarına mutlulukla anca şimdişimdi Nezoş'un fotoğraflarına ağlamadan ama düğüm düğüm bakarken, veya bakabilirken...
taze anılarda hızla eskimeye devam edip beni içinden çıkamayacağım bir hüzne atıveriyor.
Keşke 5 seneden eski olmayan fotoğraflara 5 sene sonra bakma mecburiyeti olsa.
İşin garibi kendime bile oha dediğim fotoğraflara yavaş yavaş zor bakmaya başlıyorum.
Fazla analitik fazla kurgucu ve detaylarda fazla takılanların hayatlarında böye bir zorluk olduğunun farkındayım.
Durmuyor ki hiç.
Ben mesela şu an dedemin bir resmine bakıp onun ipeksi saçlarını okşayıp, yanaklarını öpüp, poplin gömleklerini koklayıp sesini hiç ama hiç bir kusur eksiklik fade-away sararma solma olmadan duyabiliyor ve hissedebiliyorum.
Ah işte bu zamanlarda nasıl daha düz daha duygusuz daha ot ve daha sığır bir insan olmayı istiyorum. Ruhum belki de ne kadar daha hafif ve dinç olurdu. Olsun farkında olmadan yaşamayı belki de bu yorgunluğa veya korkuya tercih edebilirdim.
Yılın son 3 haftası. Bizim için belki de babayı bu sefer daha az korkucağımız da olsa gene bir ameliyat ihtimalinin olduğu, martı nisanı gene iple asıla asıla çekeceğim, işte mücadelinin sanki tavansız bir dünyada daha da yukarı çıktığı, Ertan'ım için oldukça kritik bir 4 ay.
Keşke bi Orhan yedek klübesinden kalkıp oyuna girse tamam değiş tokuş değil bi iki maçlığına kaslarım kemiklerim dinlenene kadar koçum bi dinlen bi dur nasılsa fikstür uzun diyecek bi yedek ben...
ya da böyle bi makin atık kafaya takacaksın içini formatlayacak dışın aynı kalacak mücadele mi o ne ki ya alırım sen ne kadar istersen dedirtecek sanki geçen sene olmamış sanki hiçbirşey hiçbir zaman olmamaış gibi br format atılacak
Hiçbirşey hiçbir zaman olmamış gibi aynı şekilde kaldığın yerden devam etmek ne şahaser olurdu.
Bugün, pardon geçen sene marttaki 20K ya hazırlanırlen sanıyorum 10 falan rahattı. Şimdi bugün:
Biraz evvel:
1,5 K zor çıktı!
ipodun en dolmuş şarkılarına sırayla basmış olsam da hadi ulan bi 3K nın lafı bile olmadı. 10 dan 7 ye 5 de 2 dakka yürüyüş ve tıpış tıpış soyunma odasına.
Sessizlik.
Sunday, November 29, 2009
kişisel ve saatsel notlar
tam 2,5 aydır 2 kutu antibiotike bana mısın demeyen sıfır ateşli göğüs ve boğaz ağrısı sanki beni bilerek, önce 29 ekim tatil tarihinde tekrarlamış ama bende onu hastane kapalı ama intermed açık al sana diye akciğer röntgeni ile dışarı şutlamış..
..şimdi o da al sana al diye beni bayram evveli Azkaban Tutsağı gibi yakalamış bayramın kapalı doktorsuz günlerinde inletmeye devam etmiş gün aşırı alkolle susturmuş olsam da
göğsüm ağrıyor ağrıdıkça korkuyor korkçukça kendimi bırakıyor bıraktıkça bana birşey olmadı işteyii yaşıyor normale döndükçe gene geri geliyor ve olimpiyatın halkaları gibi iç içe geçmişlik içersinde dönüp duruyorum
eskiden hasta oldum dedim mi ateşim 39u şaşmaz vurur, annem ilaçları basar teyzem kıçıma fitili sokar hiç istemediğim sirke suyuna batırılmış havlu alnıma yerleşir yatakta inler ve 4 gün sonra ayaklanırdım.
sanki dünya bana inat bir değişim süreci geçiriyor.
sakini untmuş iç sesimi kaybetmişben bazı geceler bir şükür etme duasına yatıyorum kafamı toparlayıp yaşadığım için ailemi sevdiğim ve hala tutunabildiğim için esasında hayatımda hiçbirşeyin ama hiçbirşeyin kötü olmadığını kendime anlatmak için şükür duasına yatıyorum ama daha 2.cümlemden evvel herşey bozuluyor kendimi kaybediyor panikliyor sonra kendini cezalandıracaksın şimdi kafanın içinde yüksek sesle tekrarlayacksın diye caklıyorum ama onu da başaramıyorum
(ne acaip bir de kafamızın içindeki sesin şiddetini ayarlayabildiğimizi keşfettim şu an)
aa evet sessizce bağırabiliyorum
......
o haaaa
hatta .... haykırabiliyorum
inanılmaz şiddtle sessizce bağırabiliyorum
kurban bayramı bitiyor yarın
salı sabahı gene iş araya bi doktor sıkıştırmacası
perşembe anne bodrumdan kafasını dinlemiş paklamış dinlenmiş bir şekilde dönüyor
ben emre tayfun emin sturm graz maçına gidiyor
ve aaaa bi de tabi Telaş Ay gelmiş bir telaş bu telaş bir bakmışsın geçip gidivermiş Aralık gelmiş pardon geçmiş
1- koskoca bir ipod listesi yapıp yeni şarkıları nefes almalı ve onlardan güç almalıyım
2- 7 mart 20K koşusuna sanki 20 yıldır koşmamış vücudumu toparlayıp hazırlamaya başlamalıyım
3- kendime sözümü tutup hikmetle şu röportaj olayına başlasam e fena olmaz
4- apple crumble sayıklıyorum aylardır
5- nezoşuma ve muzoşuma gitmek istiyorum
6- bir köpek alsam mı artıkı bin kere daha düşünmek
7- motorumu bakıma almak ufaktan ufaktan
8- ormana gitmek koşmak nefesime bakmak
9- tm yapamadıklarımı dokuz kere daha yazmak neden yapamadığıma da hayıflanmadan bi daha yazmak istiyorum
siktiret gibilerinden
olursa olurlardan
Saturday, November 28, 2009
bitti sanırım
sanıyorum bittin
sanıyorum gittin
bi daha şaşırtmadan hem sağlığımı hem ruhumun içine edip gittin.
3-4 bardak şaraba teslim olup kendi kendime söz vermişken kasımda yazmayacağım diye yazıverdim işte 3 gün kala
dümeni kaybetmiş kaptan gibi tam 8 aydır ne yazdıklarım beni ne de ben yazdıklarımı anlatabiliyorum
bugün babamla (ki geçen sene hala bugüm hastanedeydik) gene biraz gergin ve gene biraz dingin dışardaydık. anne bodrumda kafasını dinlerken mandalina almak istedi mandalina şekerli sen şeker hastasısın deyince sensin hasta git raporlarıma bak ne hastası diye bağırıverdi ve sanıyorum ağırına da gidiverdi ve sanıyorum içim de gidiverdi.
sanıyorum gene sanıyorum tam 10 sene sonra ilk defa kiss me kiss me kiss me kiss me albümünü ilk defa koydum ve the kiss çalıyor.
değişken ruh ve sağlık hallerimin ne kadar beni yiyip bitirdiğini gösteren bir aygıt olsaydı ve o bitme skalasına gözüm gidiverseydi acaba durup orada artık normal bir şekilde nefes almaya başlarmıydım.
uyurken uyuyamıyorum
nefes alırken bazen acaba daha sakin ve daha normal tempolu nefes alabilirmiyim diye übunglar yapmaya başladığımda temponun şiddetle artmasını dinliyorum
eskiden ama çooook eskiden dapdar deri bir diesel pantalonum deri bir kemerim lepoar desenli bir gömleğim ve harley bootlarım ile sokaklarda yürürken ben biri gelse
duracaksın sen
duracaksın koca bir geminin durduğu gibi bir limanda
sığınacaksın köşe bucak
ve sonra bi daha süt liman olsa dahi
çıkamayacaksın deseydi
eskiden
çok enfes sigara içerdim
çooook enfes yağmuru suratıma yerdim
1 gece sadece bir gece öyle sessiz sakin karanlık bir gece elimde sigaram ile ıslanıp yürüsem
sadece kendim için yürüsem
ne olur bilmiyorum
bir arkadaşım eşinin doğum gününe hulyo iglesyası getirmisti
işte öyle sadece 1 gece odama robert smith i getirebilsem
...for how much stronger can I howl into this wind..
Thursday, November 12, 2009
Monday, November 09, 2009
1 SENE
Max Richter çalıyor ilk defa şansa ilk tanışmam on the nature of the daylight şarkının adı ve Blue Notebooks albümünden.
Kendimi bu şarkı çalarken üsküdar vapurundan gözü yaşlı ama kuvvetli ama üzgün ama inanarak beşiktaşa atladığımı oradan vespamla kasksız 10 kasım soğunu hissetmeden arnavutköy'e giderken görüyorum.
Hiçbirşey düşünmeden defalarca tekrar tekrar gülerek koşarak kaskımla sevgilimle yüzlerce kez geçtiğim beşiktaş çırağan ortaköy arnavutköy ikitekerimin altında yok okuluyor
Kliseye geliyorum kapalı. Nasıl olur? Her gün bu saatte açan klise bu sefer kapalı...
Zili çalıyorum, umutsuzluğa kapılmışken zangoç geliyor, ne istersin? girmeliyim, olmaz, niye bu klise sihirli klise hep açıktı bu sabahta, artık kimse gelmez oldu sabahları, akşamüstü bir de hafta sonları, hayır aç, girmeliyim, onemli, olmaz sadece ayazmaya sokabilirim, olur hadi, gel...
ayazmaya giriyorum küçüçük o odaya duvarlarına dokunuyorum dua edip çıkıyorum
doğru akıntı burnuna, babamın çocukluğunun geçtiği, defalarca oturup yere, boğazdan geçen gemilerin makina dairesini hayal ettiğim akıntı burnu...
şimdi o akıntı akıp gideli 1 sene oldu
1 sene evvel babam bizi bırakmadı bugün
1 sene evvel babam bize biz ona tutunduk bugün
1 sene geçti herşey aynı ben hariç
zangoç aynı, yol aynı, vespam aynı.
sakinlik şu an çok iyi.
Sunday, November 01, 2009
kasım
tam 1 sene rüzgar güneş dalga sonrası tekrar kasım geldi. en korktuğum ay olmakla beraber en çaba göstereceğim ay da olacak. Çabuk geçsin çabuk bitsin.
Annem babam haftaya aynı geçen sene olduğu gibi dönüyorlar.
Sanıyorum 2 ay koskocaman 2 ay koşusuz geçti.
Hayatım atlı karıncanın alası.
Saturday, October 03, 2009
eylül bitti
ekim sabahi güzel bir ikea!! filtre kahvem ile kaç ay sonra ?, bakamadim, direkt post sayfasi açıldı, ve nedense bir hayli gri bir havada yazmaya merhaba.
Yazın bir kaç arkadaşım "blogunu okuyunca içim kararıyor intaharlık sanki" dedi ben de "okuma amına koyim" dedim zaten esintilerin bir zevzeki yüzünden öğrendin
geri dönüp baktım, ananemin kaybından babamın ameliyatından sonraki ruh hallerimle kendimle yazıştığım sayfalarla dolu
koşu partnerim buradan sesleniyorum sana: eğer sende ruhunun dört duvar arasında kaldığı avusturya lisesine gidip zorla bbrecht ezberletilip karaköyün puslu ara sokaklarinda büyüseydin sen de the cure ile başlar infinite sadness and mellon collie ile devam ederdin. Adananın portakal bahçelerinde yetişmedik maalesef.
ve bugün sanıyorum ciddi de teğet geçen bir vesile ile hem ananemi hem dedemi ziyaret edeceğim (edemiyorum telefon geldi ne alaka oldu bu tabii)
ve bugün çok güzel bir lüfer yiyeceğim
ve bugün yazmaya tekrar başlayacağım.
bberry'im komforu saniyorum beni yazmaktan uzaklasirdi...
artik yeter yazmaliyim
ve maalesef ekim kasim geldi
hadi ekimi gectim hong kong var nasılsa
kasım :(
ne yazsam ne yazsama son simdilik son veriyorum
Monday, August 31, 2009
2 ay
nasıl geçti ne oldu bilmiyorum. 2 ay sonra ilk entry'm ile başbaşa ne yazacağımı bilemiyorum.
teyzemi kaybettik, annemler bodrumdan apar topar geldi, babayı apar topar doktora götürdük gelmişken.
Apar topar ağladı şimdi ben apar topar bu masamdan kalkıp gene koştur babam koştur.
Bir dost bu hafta sonu "bi dur be hayat, bi önümüze devamlı birşey fırlatmaya bi ara ver" dedi
güzeldi.
ve bugün bayramoğlu'na teğet geçtim. O da güzeldi.
Monday, July 06, 2009
Yazmaya dönebilmek için minik egzersizler.
Sanıyorum 2 sene evvel kırdığım parmağımı, Placebo konserinde yeniden çatlattım.
Koşamayınca balkonda 800 kere ip atladım.
Pazar sabahı midemin ağrısından sancılandım.
Akşamında A/C çarptı.
Sabahına bin beter.
Hafta nanelimon ile başladı.
Baba göz dokturunda.
Doktor üzerine kusmak istediğim bi kelime oldu bu sene.
Sakal traşı olmadım.
Elim müşteri aramaya gitmiyor.
Orospu gibi müşteri avından çok ama feci sıkıldım.
Bi kıyma kavurma olsa hafif acılı bi yumurta kırsam üstüne, minik bi karabiber bulutu, biberlerin pisme sesi, yaninda fırından ekmek, demleme çay. çay üstüne çay.
Yaz bitti bile.
İşte kişi böyle çirkin böyle duyarsız böyle kusarcasına da yazabilmeli.
Sunday, June 28, 2009
babanın doğduğu gün
çok uzun zamandır yazma isteğimin gene benden ayrılmasından sonra, evet bugün, babamı sabah arayıp doğum günün kutlu olsun dedikten sonra, 2-3 satır yazma dürtüsü ile karpuzu ayıklayıp biraz olsun ruhumu sakinleştirebildim.
Chat Baker çalıyor.
West lafayette'yi hatırlatıyor.
12 sene olmuş.
Kalkıp altılı kuponumu yatırmak istiyorum, gazi kuponunu.
Kalkıp motorumla dolaşmak kalkıp ıssız bir koyda denize dalmak (belki de Ahmetçe'de)
Kalkıp sadece yürümek çok uzun uzun yürümek ta bilinmeyen sokaklardan serin gölge bir köşeye uzanmak soğuk biraya devam edip 2-3 insan tanıyıp yorulmak istiyorum.
Gene çok garip bir pazar. inanılmaz sakinim. Yoksa hakikaten sakin miyim ?
Wednesday, June 24, 2009
Nostalgia
Nostalgia - it's delicate, but potent. In Greek, "nostalgia" literally means "the pain from an old wound." It's a twinge in your heart far more powerful than memory alone. This device isn't a spaceship, it's a time machine. It goes backwards, and forwards... it takes us to a place where we ache to go again. It's not called the wheel, it's called the carousel. It let's us travel the way a child travels - around and around, and back home again, to a place where we know are loved.
Don Draper
Tuesday, June 02, 2009
from the keyless man
Arp'çi kiz.. Düsen uÇakta ölmese, kimsenin bilesi yok.. En Çok önem verdigimiz degerlere göre, neresindeyiz ömrümüzün ? Tek basima duruyorum, titreye-savrula, zaman okyanusunun dalgalari arasinda.. Anilar sahiline bir dalga gibi vuruyor tüm olanlar.. Zaman okyanusu adeta geri kusuyor, kendisine attigim mutlu-mutsuz dakikalarimi.. Tüm gücümle bagirdigim yerdeyim; sonu gözükmeyen sis'e dogru ilerliyorum, toz bulutunda yitiyorum.. Fon'da: "DUST IN THE WIND"
