Friday, May 21, 2010

Koşayaza



dün dedemleydim. ,

Dün akşam saat 20:00'da dedem yanımda oturuyordu. Mavi poplin gömleği, klasik deri kayışlı saati bembeyaz saçları elleri ve ellerinin damarları dedem dün gece yanımda oturuyordu ve yemin ederim dedem yanımda oturuyordu.

....

Merak ettiğim eski evlerin eski pencerelerin arkalarında kimler ne zaman ne yaşardı, kimler nasıl sevişti kimler nasıl ağladı kimler nasıl kahkahalar attı. Merak ediyorum derken geçtiğim herşeyin yanından geçerken olduğu gibi esasında merak ediyorum diye şurada yazsam da

geçerken yanlarından değil içlerinden geçiyorum, mutfaklarını görüyorum o camın her sabah erken açılışını rüzgarın salonu doldurduğunu pişen kahveyi kapının önündeki ayakkabıları görebiliyorum.

Bir köprüden geçerken altındaki suya vuran gölgesini gölgesinde dinlenen sandalı görebiliyorum.

Ne yöne gideceğini sanki bilmiyormuş sanki havada sıkışmış kalmış herşeyini kaybetmiş martıyı tüm martıların arasında seçebiliyorum. Onunla konuşabiliyor onunla beraber uçabiliyorum.

Masmavi bomboş upuzak gökyüzüne çok dikkatli bakarsam aynı gökyüzünün binlerce mil uzaktaki altını altındaki çimeni çimenin üzerindeki tek bir ağacı ağacın altındaki bisikleti görebiliyorum.

Gözlerim her kahve bardağının içine düştüğünde hayallerimi görebiliyorum.

Basit yeşil plastik bir kalemin ucundan içine girip mürekkebinin içinde duran harfleri biraz sonra birleşecek şiirler olacak kelimeleri cümleleri görebiliyorum.

Bir bankanın önünden geçerken içindeki kasayı kasanın içindeki hesabımı hesabın içindeki paraları paraların esasında bir 20 sene daha yetip yetmeyeceğini değil de o hesaptan 20 sene sonra paramı çekerken ki endişelerimi görebiliyorum.

Çalışma odamın hep kapalı beyaz perdelerinden arkasında: bir üstüne çıkıp gitsen gidebileceğin uçsuz bucaksız denizi masmavi ama masvavi suyu suyun üstündeki rüzgarı tuzu hissedebiliyor biraz uzun bakarsam dudaklarımın yandığını gözlerimin kamaştığını hissediyorum.

Neden maviyi ve beyazı hep ama hep severken en çok siyahı tercih ediyorum bilmiyorum, siyaha savunuyorum sanıyorum ama esasında siyahı hiç ama hiç sevmiyorum. Belki de tüm siyahlarımdan sıyrılmam kurtulmam lazım. Siyahın içinden bakamıyorum, bir yere gidemiyorum, geceyi siyah değil lacivert gördüğümden en uzak karanlık köşede kendime bir yer bulurken siyah bir tshirtün ne kolundan ne de yakasından girebiliyorum. Belki de tüm bu görebilme dediğim beni yoran yolda yürürken kaldırımlarda sakin ve sadece sakin yürümeme engel olan kediyle köpekle çocukla babayla anneyle kadınla ağaçla arabayla bir tabelayla bir boş şişe ile yerde duran bir nefes yetmemiş yarım izmarit ile bir veya iki beki de üç dört vitrinde kendime bakarken binaların merdiven girişlerinde kafayı sıyırırken upuzun bir yolun sonunda sağa dönünce olması gerekeni görebilmemden o kadar yoruluyorum ki belki de siyahı bu yorgunluğuma bir dur demesi için tercih ediyorum.

Tüm bu detayda kafamı patlatmanın kendime kurtuluş diye bakabilme zorluğunda bana oynadığı güzel bir süprizi de var. Aynı dün gece dedemi yanımda nasıl gerçekten ve gerçekten görebildiysem çok sık olmasa da o baktığım duvarların içinden geçip mutfakları görmekle kalmayıp esasında hayale son verip içeri girebiliyorum. Dün düşündüğüm bir pencerinin kenarını ertesi gün önümde buluyor bu sefer yolda yürüyen insanlara bakabiliyorum.

Hiçbiryere ait değilim.

Hiçbiryere ait olmadım.

Sonbahardı, Eylül 1992'ydi, Ayten Teyze'nin balkonunda ayaklarımızı demire uzatmış yazın bittiğini herşeyle bittiğini havadaki bahçedeki herşeyden hissediyorduk. Hiçbirşey konuşmadan dakikalarca oturup uzağa bakıyorduk. Hayatın en mutsuz kadınlarından biri olarak bu mutsuzluğunu bu korkunç mutsuzluğunu bana 18 sene sonra geçen yaz gözlerinden yaşlar gelerek 70 yaşında feneryolu'nda itiraf etmişti. 50 senelik hüznünü 50 senelik mutsuzluğunu siktiriboktan bir cafenin siktiriboktan sandalyesinde sadece iki cümleyle anlatmıştı. 18 sene evvelki o sonbahar hüznünü sanki aynı bahçenin aynı havuz kenarında oturur gibi hissetmiştim o an. Hiçbirşey bu kadar üzücü olmamalı hiçbir kadın bu kadar üzgün olmamalı diye ağlamaya başlamıştım.

Ayten Teyze ile Çayırova cam fabrikasının upuzun bacasından çıkan dumanlara bakıp öyle dakikalarca sessiz otururken sanki ben 20 yaşımda değil 18 sene sonraki o kadının mutsuzluğuna sahipken Ayten Teyze hiçbirşeyin ortasından bana çıkıp "you have sad eyes, you have incredible sad eyes don't let them ever ever ever control you" demişti Texas aksanıyla. Gülmeye başlamıştım. Anlamadan savuşturmalar diyarına geçip taa evet o yaşta savuşturmayı iyi beceren biri olarak kaçamak gülmelerle ne diyorsunuz siz falanlarla hiçbir cevap da alamayacağımı bilip kalkmışmıydım oturmaya devam mı etmiştim bilmiyorum.

18 sene geçti.

Hiçbir zaman hiçbir yerde hiçbir kimseye ait olmadım.

Kendime ait de olmadım, o korkunç kapı eşiğinde West Lafayette' gecesinin buz gibi gecesinde kalkıp sigarayı yakıp Bouluvard of Broken Hearts ve Jack ile tanışmama 30 dakika kala tellerin arkasındaki ormandan kafamı siyah karanlık gökyüzüne kuru ayaza dolunaya ve sessizliğe kaldırmıştım. Sanıyorum o gün o yerde gözlerim siyahi mavi lacivert turuncu görüp bu sonsuz "oyun" başladı.

Haftaya pazara tam 8 gün kaldı.

Şimdi o güne kadar sakin kaldığımı zannedip sakin ve gayet sakin yolda yürümeye çalışıp itmeye çalışıp saniyesinde itemeyip kapı pencere avlu içlerinden geçip içlerine çıkacağım.

Çok gri bir cumartesi.

Koşarak yazdığım bu satırları geriye dönüp hiçbir zaman okumayabilirim. Burada yazdığım çoğu yazıyı bir daha hiç okumadım.

Yazı bittiğinde tüm bu yazıdaki insan yok oluyor ve sanki hiçbirşey olmamış gibi kahvesini yudumluyor gözleri kahvenin içine düşüyor kendisini tekrar yeniden görüyor ve tekrar camın arkasından tekrar ve tekrar tekneden tekneye atlayıp çekip gidiyor.

Dün akşam dedem yanımda oturdu ve bu yazdıklarımın hepsini orada o saniye yazmış bitirmiştim - esasında - ama tutamadığım herşey gibi koşarak buraya gelmiş kaybedeceğim korkusuyla yazdım.

Şimdi gene.

------------
"Those who are dead are not dead
They're just living my head
And since I fell for that spell
I am living there as well, oh"

Sunday, May 16, 2010

Viva la Riva





Hiç uyuyamadım dün akşam ya da kuş gibi uyuduğum bu aylarda sabah 7 de kalktım.
2 haftadır "korkudan" koşamamış
makarnaya abanmış
ve viva
Viva la Riva

10K

yemyeşil
gümgüneş
sımsıcak

ayakta Mizuno'lar


kalp sayaç bir türlü tutmadı
bir 180
bir 190
arkasından 160

tuttuğu da gene olmadı son zamanlarda

göbeğime indirdim

ilk 6 K Emin ile yanyana

sonra belki de ilk defa koşmaya başladım

sonra da belki ilk defa yarışmaya başladım

53 dakka 36 saniye

oh yeah it's a record

it's a personal record!

şu aşağıdaki postumu yazmadan evvel 8 saat evvel

sanki yazıları yazan ben koşan ben değil
sanki koşan ben yazıları yazan ben değil

for the sake of a record :) 53 dakika 36 saniye !

10K

Ertan'ım


Geçen hafta aldığım Johnnie Walker'ı yarılıyoruz. Ertan sigara diye tutturuyor. Para yok parayı bırak 1 kuruş yok. Sokakta Yufka'ya giriyorum. Ohh abi naber ton balıklı mı gene - abi sen bana iki sigara ver yeter. Ertan'ı kurtarıyorum.

Soyunuyorum, donum kıçımdan düşüyor, suratım bin parçaya bölünmüş, boynumdan salona düşüyor. Gene daha ne konuşalım bakışları. Ah be orhan şu halime bir bak ve sus ve sus!

Ah be Ertan şu içime bak ve nasıl sus!

Yataktan kalkıyor. Radio Eksen...Chris İsaac Blue Motel ama farklı bir versiyonu, şarkı devam ederken kız acı içersinde çığlıklar koparıyor.

- Ara Oraaan araaa
- OK
- Alo Radyo Eksen
- Evet
- Bu hangi versiyon bu çığlıklı olan
- Arkadaş dat yayın da ben bilemiyorum ben spor servisindenim

bulamıyoruz.

Elimde yarım bardak viski kıçımda don düşmüş sikim dışarda götüm tabak dans ediyorum ertan anırıyor.

- Otur
- He
- Otur bak sana ne yapacağım

Mavi bir çarşafı bodrum katının ara oda boşluğuna asmış toz moz girmesin diye.

Işığı arkadan açtı gölge oyunu bak bu gölge oyunu bu hepimizin biz olmayan bizlerin gölge oyunu (bağırıyor hayvan gibi) elinde değneği havaya kaldırıyor bir kahkaha bir tarrrrrrrr tarrrrrrrr alın alın tarrrrr tarrrr


"insan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur

Hayatı bu, silahsız askerlere benzer
Bir başka kader için giyinip kuşanan
Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan
Onlar ki akşamları aylak kararsız insan
Söyle bunları hayatım ve bunca gözyaşı yeter
Mutlu aşk yoktur"

perdenin arkasından çıkıyor acı içinde yatağa atıyor kendini içerde 6 yumurta pişiyor cam açık iki çingenenin camlardan para isteyen iki çingenenin bacakları ve akordeyon sesliri sokaklaği inletiyor.

O acı seslerden bile aşağıdayız. Bir yudum daha. Bir yudum daha. Donumu yukarı çekiyorum.

Yanına oturuyorum.

Daha kötüsü olmayacak sana.

Daha kötüsü olmayacak bana. (mAx - Landscape with a figure)

Sessiz ve içerden ve ince ince 2003 temmuzun'dan beri hong kong hariç her ama her gece gün öğlen konuştum ertan'ımla. 7 sene belki 5000 kere. Saniyeler yil olmuş içimi kaplamış her geçen sene sanki acısı daha da bana işler gibi.

"Gitme" dedim bir sabah. Benden erken gitme, konuşamamaya kul etme beni sessizliğe kör etme dedim. Güldü. Şu halime bak be oranım koca benden ne kaldı ki gitmesin...

orda johnnie walker, şimdi evde talisker

"Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye
Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek
En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek
Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek
Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine
Mutlu aşk yoktur"

atletle yürüdüm bu mayıs pazarı
öylesine yürüdüm sağ bacağım sarılı
öylesine yürüdüm yokuş aşağı

kocaman bir adam
kocaman gözleriyle bana baktı
kocaman elleriyle yanaklarımı avuçladı
susmalısın artık
beynin susmalı
bunlar susmalı
sen susmalısın
vespa'na atlamalısın
sen susmalısın
en son sen ağlamalısın

(on the nature of daylight - max)

sebze pişirdi iki çikolata yedi son yudumu çektim

çektim gittim.

Sunday, May 02, 2010

Bugün Bostancı'da dedemin saka kuşunu aldığı kuş dükkanın önünden geçtim ve hala açıktı. "Kanaryam Kuş Cenneti" Sanıyorum 10 yaşındaydım ve 28 sene evveldi. Hayretle 28 sene o küçük kuytu köşede nasıl ayakta kalabildiğine şaşırdım ve pramparça bir şekilde duramadan yanından geçtim gittim. Herhalde dedemi tanımazlardı içerde herhalde oğlu ya da kızıydı dedemi tanıyanın.

Mayıs Batuhan'In doğum günü ile başlıyor annemim doğum günü ile ortada buluşup ananemin hüznü ile bitiyor.

Seneler geçtikçe aylara yaşadıklarımın hüzünleri ile beden biçiyorum. Kimi kısa kimi geniş kimi dar kimi tam benim bu dediğim aylar sene sene bedenden bedene girip beni allak bullak ediyor.

Sanki sabahtan beri pazarın bu akşam saatini bu bloga koşup gelip yazmakiçin bekliyorum.

7 sene üst üste kaşa gitiştim. Birinde çok ama çok üzgün birinde çok ama çok mutlu birinde 1500 metreden paraşütle atlamış abim arkamda sakin atlayım diye tüttürdüğüm ot beynimde rüzgarsa hiç olmadığı kadar ensemde kulağımdaydı.

Masmavi denize 40 dakika süzülmüştüm.

Yere indiğimde ayaklarım titriyor işte bu benim deyip hayatımın en mutlu saniyesinde kalbimi tutamıyordum.

Tam 3 sene oldu Kaş'a gitmeyeli.

Tam 27 gün var ananeme ve dedeme gideceğim. Bu sefer hiç zorlamadan hiç korkmadan kulağımda ipod ile gayet sakin gideceğim.

Günlerdir yorrgunum sanki günlerdir bedenden çıkıp başka bedene giren aylar beni terk ediyor. Sanki Haziran'In artık ne olacağını Temmuz'un nasıl geçeceğini Ağustos Eylül ve ohh Kasım'ın beni nasıl kucaklayacağını hiç bilmeden ama hiç de umursamadan ilerliyorum.

Bir adaya gitsem aylar günler belli olmasa. Kasım hiç olmasa.

Bu aralar her sabah kulaklarım tıkanmış kalkıyorum.
Bu aralar her sabah tuvalette uyuya kalıyorum.

Dayım annem babam Dilek bugün bir masada bir uzun ama 4 kişilik masada oturdular.

ben de sanki yanlarında yanımda eskisi gibi poplin gömlekli dedem mis kokulu ananem kuzen Murat abi Ömer Aliş Teyem Zühat eniştem, Şevket Mine sanki hep beraberdik.

Bir telefondan bir gelen kahkahadan oraya gidebilmek.

Yarın pazartesi.

Yarın yorgun.

Daha başından yorgun.

Gitmiş olduğum her yere ama her yere tekrar gitmeliyim.

Herşeye ama herşeye tekrar yeniden başlamalıyım.

Thursday, April 29, 2010

a short distance of a long distance



12K - Ortaköy - Rumeli Hisarı - A silent and beautiful run with a disturbing start

Sunday, April 25, 2010

25 Nisan - 21.5K Golden Horn Half Marathon
22 Nisan - 6K Disrupted by the heart - Ortaköy - Arnavutköy
20 Nisan - 16K Ortaköy - Baltalimanı
18 Nisan - 15K Forest Run
16 Nisan - 15K Beşiktaş - Bebek
14 Nisan - 13K Beşiktaş - Bebek
12 Nisan - 12K Beşiktaş - Bebek
10 Nisan - 10K Ortaköy - Bebek

Friday, April 23, 2010

22 Nisan - 6K Disrupted by the heart - Ortaköy - Arnavutköy
20 Nisan - 16K Ortaköy - Baltalimanı
18 Nisan - 15K Forest Run
16 Nisan - 15K Beşiktaş - Bebek
14 Nisan - 13K Beşiktaş - Bebek
12 Nisan - 12K Beşiktaş - Bebek
10 Nisan - 10K Ortaköy - Bebek

Wednesday, April 21, 2010

from the rue vilin



Dün gece ve birçok gece olduğu gibi uyuyamamamın sebebi ne hava ne su ne de yediğim birşeyin dokunması. Düşüncelerimin saldırısından kurtulamayıp savaşı kaybetmem ve beynimi teslim etmem.

Detayların detayında inanılmaz bir işçilik ile özenle büzenle çok çalışkan bir fırın gibi üretip duruyorum. Çok güzel şeylerden çok korkunç şeylere kadar 1 den başlayıp onları yüzleri buluyorum.

Yorgunluktan bayılana kadar fırını çalıştırıp her çeşit düşünceyi pişirip beynimi yakacak dereceye ulaştığında bırakıp bir yenisine atlıyorum.

Ama niye? o yorgunluk bayılması sonrası ve kalkana kadar ---- bu düşünceler rüyaya dönüşmüyor.

bu aralar rüya göremiyorum. Güzel bir rüya görmeyeli çok uzun zaman oldu. Güzel rüya diye esasında mutsuzluğun içinde uyanıyorum.

En ufak bir kelimeyi saatlerce düşünen, günün veya haftanın yorgunluğuna rağmen sabah 5'e kadar ayakta tutan bu beynim, bu ruh hastası bu saniye durmayan bu yorgun ve bu üzgün beynim , bu kadar kuvvetli çalışabiliyorsa veya çalıştırabiliyorsam uyutmayı da becermeliyim deyip dün gece bir hayli zorlayarak uyumalısın methodlarına girdim.

Beni uyutmayan beynim beni uyutmayı neden beceremiyor?
Neden düşünmeyi tercih edip neden düşünmemeyi seçmiyor?

Camın kenarından 2 haftada yeşeren ağaca baktım. Binaların damların arkasından güneşin doğuşunu bekledim. Kül tablasından yarım sönmüş sigarayı çekip çıkardım. Soda içtim. Gözlerim beynimden gelen tokatlara direnirken şehir uyuyordu. Tek tük florasan lambalı şehir uyuyor, kalkık olanların ne yaptığını yalnızlığını heyecanını yorgunluğunu taşıyor, her yanan lambada şehir biraz daha ağırlaşıyordu. Sanıyorum 7 veya 8 tane yanan lamba saydım.

Gün başlıyor.

Gün başlıyor ve düşünceler yok oluyor başka bir kişiye bürünüp yola koyuluyorum. 2 haftadır beni üzen Vespam ile kontağı çalıştırmadan yokuş aşağı oradan tekleyerek yokuş yukarı oradan plan program kırmızı defter kurşun kalem üstü çizilenler yeni eklenenler üstü çizilemeyenlerin dehşeti - gün başlıyor. Oraya gideceğim buraya gideceğim onu arayacağım bunu arayacağım sonra kavga ederek telefonu kapatacağım babama kızacağım motoru tamire mi yetiştirsem saçım ne zaman kesilecek ortaklar rapor bekler Ertan'a yapılacak süpriz nasıl ayarlanacak, bu inceden vuran sızlama dişçimi sensodyn mi ister, bilekliğim soluyor, traş olmayacağım hiç artık, nisan bal gibi bitti işte, kaç kere yüzeceğim, kaç kişi işe alacağım, bir sonra babama ne zaman sarılacağım, koşacak mıyım, koşabilecek miyim, bugün , yarın, pazar sonra sonra tekrar koşabilecek miyim, AC niye az üflüyor, bir türlü krem süremediğim ellerim, follow up dosyam, yaklaşan 31 Mayıs, dayım, dayım aradı, depo işi bakıyorum dedi, artık iş hiç bulamıyorum bulamayacağım dedi, göğüsüm yırtıldı, sayfaları hızla biten pasaportum, bol gelen pantalonlarım, Jefi gelecek gitarıyla, nalkaponu kazanacak mıyım bu sene?, 3D çizimci nereden bulacağım şimdi, kaç kişiydik kaç kişi kaldık şimdi, indirilecek şarkılar, inmiş dinlenecek şarkılar, görülecek filmler, hiç bitmeyecek kitaplar, makinem, beynimdeki projeler, muhtasar, kdv, ssk primleri, mülakatlar cvler, gün başladı peki kaçta bitecek, bağ kur borcumu ne zaman ödeyeceğim, kredi kartları, doktora atılacak email, çin'den çıkıp gelecek gemi, gelemeyecek gemi...

Yeşil ışık.

Kırmızı ışık.

Duruyorum.

25 saniye.

Kırmızı ışık yaklaşık 25 saniye yanıyor.

Nefes alıyorum.

Her kırmızı ışıkta olduğu gibi Vespa'mın hızına bakıyorum.

Duruyorum.

Pşşşht diyor biri. Sonra biri daha. Pşşşt pişşşt pişşşt

"Biz buradayız"

"Sen gün başladı de, sen gün başladı sağa sola koştur, sen bir oraya bir buraya savrul"

"Psssht"

"Biz buradayız, biz akşama kadar da buradayız. Biz hep buradayız"





(Max'dan Sunlight - oldukça iyi - sonunda başka bir şarkıya atlayabiliyorum)

20 Nisan - 16K Ortaköy - Baltalimanı
18 Nisan - 15K Forest Run
16 Nisan - 15K Beşiktaş - Bebek
14 Nisan - 13K Beşiktaş - Bebek
12 Nisan - 12K Beşiktaş - Bebek
10 Nisan - 10K Ortaköy - Bebek

Sunday, April 18, 2010



- Nerdesin
- Babaannemin orada

Odakuleden çılgın gibi kullanıp yanına gitmem 3 dakikamı aldı.

Ertan'ın kendi soyadından yanında durabildiği tek yer.

Babaannesi.Taşın ortasında babaannesinin soyadı ÇITAK.

Sessizce yürüdük. Ben kargaları haçların üstünde yakalamaya çalıştım. Beceremedim.

Çok konuşmadık.

Yaşayamadığımız bir hayatın içinde beraber yanayana konuşmadan bir 5 dakika yürürdük.

Ben motoruma atladım.

- Yargıcının önünde buluşalım Bahar'dan bir limonata ısmarlayım sana
- Olur be abi güzel olur

Ne o Yargıcı'nın önüne gitti ne ben.

Oturamayacağımız gülemeyeceğimiz acele edeceğimiz limonatayı içmek hiç istemedik ki

Sıkışmış Topağcı'nın sıkışmış bodrum katında atlayıp çıkamadığımız yolculukların mutluluğu bize limonatanın serinliğinden çok daha iyi geliyor.

Ne oluyor da oluyor West Lafayette'nin o soğuk akşamından beri kendimi bir anda böyle grilerin içinde tıkanmışlığın nefessizliğin ananemin dedemin resimlerin hüznün bu şehrin her yerinde bu şehrin en hüzünlü köşelerinde bulmayı becerebiliyorum.

Manyak mıyım?

falling

18 Nisan - 15K Forest Run
16 Nisan - 15K Beşiktaş - Bebek
14 Nisan - 13K Beşiktaş - Bebek
12 Nisan - 12K Beşiktaş - Bebek
10 Nisan - 10K Ortaköy - Bebek

Saturday, April 17, 2010

Foto Lüks



Bazen yolda dedimi veya ananaemi görüyorum , bazen ikisini birden.
Bazen bir kaldırımda yürürlerken çok yavaş bazen daha genç bir parkta otururlarken.
Dedem yaşasaydı 88 yaşında ananem ise 86 yaşında...Neden sanki gayet olabilirmiş gibi geliyor bilmiyorum. Neden sanki erken öldüler hele ananem sanki dedemden de daha erken beni bırakmış gibi? Sanki daha fazla yanındaydım diye mi dedeme göre?

1 ay kaldı yanlarına gideceğim. Ne kadar zor da olsa , alıştım artık sanırım o anı karşılayabilmeye.

İçim sıkılıyor. İçim sanki merdaneye sıkışmış dönüp duruyor dolanıyor.

Yaz geldi ve yazları sevemiyorum ama sonbahardan kışdan inanılmaz kaçarken nereye saklanıp dinlenebileceğimi bilmiyorum.

Fotoğrafın arkasında Foto Lüks yazıyor. Lale sineması karşısı Bekir sokak no 2

Baktığım herşeyin fotoğrafını basıp filme döndürsem, oturup baştan seyretsem.

Foto Hayat
Foto Sen
Foto Ben
Foto Mevsim
Foto Çığlık

Friday, March 26, 2010

Ofisteyim ve saat 6:22
ve Çakma seven elevenden J&B aldım içiyorum şuursuzca. Şuursuzca derken ne miktarı ne de keyfi. İçiyorum sakinleşmek için sert günün sonunda. 80. kez aynı şarkı aynı yerde pes etmeden çalıyor.

İsrail aklımda. Greyhound otobüsü aklımda, Viyana'daki o son durak tren istasyonu ve durakta hiçbirşeyin olmaması volta atıp atıp trenin gelmesini beklerken tek eğlencemin elektrik direği olması, Ahmet ile Bodrum Torba kavşağı Peter Murphy'de yere çöküşümüz, çökerken sarılmamız,Milano konseri, Forest yemyeşil sahne hiçbir zaman aklımdan çıkmayacak, Oasis konseri, havada elden ele yatarak dolaşan ben, Sheffield 2000.

Lafayette...ah lafayette. Buz gibi soğukta o buzzzz gibi soğukta yalnızlığım. kapının önünde paketleri bitirdiğim jim beam içtiğim Lafayette.

Canım çok sıkkın ve amına koduğumun bloğuna daha tek satır yazmak istemiyorum. Başladım ve daha fazla yazmak istemiyorum.

Monday, March 22, 2010

Erenköy



Ethemefendi caddesinde doğudum büyüdüm 12 yaşımda uzaklaştım
Kısa bir ayrılık sonrası gene oraya geri döndüm
sonra Hamam sokak sonra Taşmektep
Dayımın Şerafettin sokak'taki evi ve balkonundaki uzun masalar ve dedemler
sonra tesadüfen annemlerin Şerafettin sokakta dayımın karşısına taşınmaları
(tabii dayım ooohh-be nerelerde)

okudum büyüdüm seviştim ağladım dedemi sonra ananemi kaybettim
sokaklarına koştum
dostlarla dişe diş kanakan büyüdüm
kavga ettim
sarhoşluktan kaldırımlarına düştüm

Erenköy.

Sanıyorum artık tesadüfen uğrayacağım sokakları
benim için tanıdık bilindik nefeslerden, ayak seslerinden çıkıp
gene beni ele geçiren içimi daraltan, bakıp bir kaldırım köşesine yığılacağim,
oturup dışardan balkonlarına bakacağım, kapıyı vurup odalarını dolaşmak isteyeceğim evleriyle....kaçıp uzaklaşacağım Erenköy

bu fotoğraf Erenköy'ün son fotoğrafı
Olması gereken fotoğraf

Ananemi kaybettiğim balkondan o gece, hep bu noktadan aşağı baktım
Mayıs'ın sonu
sıcak Haziran'ın akşam serinliğinde bir günüydü
Dayım içerde ağlıyor
Annem ağlıyor ben nefes alamıyordum

Ağaç yemyeşildi
Ağaç'ta mavi dönen bir plastik çubuk vardı
Dönerken nereden geldiği nereye gittiğini anlayamadığım mavi bir çubuk
Koskoca bir gece o balkonda yok etmiştim kendimi

Sonraları balkona çıkamamış
Çıkıp ağlamış
Bilmece çözen babamın ensesinden tutup bakmaya korktuğım dala kesik atmış
Her seferinde içeri kaçmıştım.

Her ilişki gibi Erenköy'de bitti

Artık orada dururken yanına koşarak gidip koşarak uzaklaşacağım

Ağaç yeşillenecek 3 haftaya
Balkona el uzatacak
Sonra solacak Sonra rüzgara yağmura dayanacak
Sonra tekrar baharlanacak

Bugün 23 Mart 2010 8:44 sabah
Kendimi hiç bu kadar yok olanla yok oluyor hissetmemiştim

Herşey yansın istiyorum

Tuesday, March 16, 2010

...

Sabah 7:00'da kalktım ve traş oldum. Sanıyorum tam 2 haftadır ilk traşım.Güzel bir taktikle uzat fransız aktör ol sonra trim et aa bi bakmışsın gene aktör olmuşum ile giderken bugün gene mücadelede dikkat konulu bir gün olduğundan yenik düştüm bir kez daha.

Dün 12 K. Galata - Sarayburnu - Sultanahmet.

Sanıyorum bu ruta elveda dedim. Birçok şeye elveda dedim.

Sabah çiş yapmaya klozete oturup kalkınca kapağın kenarı kan içersindeydi. Tüm shortlar kutulara kalktığından ve dışarda Antalya'dan gaza gelip aldığım minilerinminisi maratoncu shortu rüzgarla beraber sikimin kenarlarından baldır aralarına toplanınca kesip durdu. It's like beirut down there.

7:15 evden çıkmayı becerebilme. Hem de balıkları besleyip.

7:17 Vespa.

Tüm yazışmalara çizişmelere rağmen gene Nescafe Gold. Ah nesin sen be nesin sen böyle.

Max bluenote eşliğinde sağ achilles gene pit pit atıyor ve en sonunda MR randevusunu aldım.

Babamı uyandırdım, kaaaalk yürürüüüü kaaalk annemle yürüüüü.

Kurşun kalemin ucu açıldı, yapılacaklar alt alta.

Bir tanesi israilden alınan bilekliği Filiz'e sıktırt. Düşmek üzere.

Bir diğeri sigortadan parayı geri istedin mi?

Perşembe Ömer doğum günü. Ve yaklaşık 6 senedir doğum günü ne yapacaksın sorusuna canım abimle karşılıklı hep gülmüş aaa doğum günü mü ulan ne yapim evde oturacaz cevaplarını vermiş esasında gözlerimizle ne oldu bizelere o coşkulu omay kardeşlere diye de delip geçiyoruz. 40 yaşında bir abim var 38 yaşında bir ben var.

Ve yazar belki ilk defa bir süre sonra Nezihe, dede, ve baba üçlüsünden çıkıp bir 3. şahısın da detayına girer ve hatta özelini paylaşır. Niye şimdi durup duruken? Halbuki burası ve yine burası yazarın aşk böcek çiçek paylaştığı yer değil başladığından beri dede ve neziheden ve babadan başka 3. şahısları figuran olarak kullanmış detaya da girmemiş bir yer olarak kullanıren niye şimdi bambaşka bir şekil?

Sanıyorum burayı topu topu 8-10 kişi okuyor ki o da bir zevzek yüzünden...İşte o okuyanlar, benim 8-10 aslan neferim, teşekkür ederim ama bir faydası yok size buranın hayatta çok daha güzel coşku dolu şeyler var okuyacak hayatta çok daha güzel vakitler dakikalar var uğruna...

Sanki Haziran geldi.

Sanki Haziran geldi.

Sanki Haziran geldi.

Sanki Haziran geldi.

----------
Ne Şubat anladım ne Mart anladım
her akşam uyanık kaldım
her sabah kendime baktım
Yola kalktım
Yoldan vardım
Geriye dönüp bir de baktım
Ne Şubat anladım ne Mart anladım
-------------------------

21,5 K




Bu sabah saat 6:00. İki aylık çalışmanın son sabahı. Antalya Konyaaltı. Otel balkonu. Heyecandan saaatine bakmadığım koşunun esasında 4,5 saat evveli. Balkondayım çıplağım soğuk. Koşan 3-5 insan. Şaşırıyorum. Neden şimdi? Baktığım suların 45 dakika ötesinde Olympos, 2 saat ötesinde Kaş. Güneş birazdan bulutun altında kalacak ve yağmur yağar mı acaba diye korkacağım. Huzursuzlanıp otel lobisine ineceğim. Geri geleceğim. tekrar dışarı çıkacağım. vakit geçmeyecek. Sonra geçecek.

İlk kilometreler sakin. Sercan Sungur set (Run 2 Lonliness kulaklarımda patlıyor) 9.3 ile başlıyorum. Dinledikçe 9.9'a çıkıp daha ilk 3 km'de 11.3 ile koşuyorum. Dur diyorum duruyorum yavaşlıyorum.

İlk 10K. Rahat ve dingin geçiyor. Dizler OK kaslar OK. Kalp OK.

Semih uzaklaşıyor. Dahada yavaşlayıp Melisa'yı beklesem mi? Hayır. Devam ediyorum.

Bunlar koşu evveli gördüğüm, beğendiğim 2 alman. Kıyafetlerinden sanki teknik fışkırıyor. yanlarına gidip beraber koşsak mı demek istiyorum. Dİyemiyorum. İmreniyorum.


14K.

Moris'i geçiyorum. Geçerken elini tutuyorum. Geçerken 2005-2008 tüm Bebek-Ortaköy koşularımı da geride bırakıyorum.

17K...Durmak istiyorum...Duramıyorum. Sağ dizimi hissetmiyorum. Açmaya çalışıp açamıyorum. Pandaloop'a başlıyorum.

20K. 19K'dan sonraki ilk break-point. Stadın ışık direklerini görüyorum. Gülüyorum.

Son sağa dönen viraj stadın girişi. En büyük alkış burada. Hızlanıyorum. Son şarkı 21.5 km bekleyen şarkı A Time to be Small...

Stadın girişi kum. Sola dibe yaklaşıyorum. Tartan başlayana kadar.

Son 300 metre.

Titriyorum. Bu sefer olmaz. Şarkı bitiyor. Koşu bitiyor.

Geri bu resim kalıyor. 2 ayın özeti bu resim. Bu ayakkabılar sanki sallasam milyon anı milyon sokak milyon ben milyon sen milyon o düşecek ayakkabılar.

Bunlar da yeni ayakkabılar ve yeni çılgın çoraplar.

Binlerce sokak binlerce ben binlerce ağrı binlerce K binlerce sen binlerce o binlerce dedem binlerce buşehir dolacak taşacak ayakkabılar. Hatta dolmuş belki de yeri kalmamış ilk Mizuno'lar.

Bu da geriye kalan (kayıt için kalsın)



Monday, March 15, 2010

I think I'm obelix
I think I can carry the biggest rock full of pain
I can run with it
I can run the distance without dropping it

I think I'm obelix
I carry a stone of past and now
full of memories and happenings

you can beat me on the way
u can blindfold me
you can lead me to unpaved paths
and you can tie my legs

just leave my hands free
so i can carry

Wednesday, March 10, 2010

1968


Babam 33 yaşında. Ben şimdi 38 yaşındayım. Annem 21 yaşında ve niye heyecanla kürdanları tutuyor? Niye babama bakmıyor? Boynundaki altını kim vermiş? Babam annemin omuzunu heyecandan mı tutmamış? Külünü bir türlü bu yüzden mi silkememiş? Annemin babama kayık omuzu "olsun bak seninim yaklaşamasam da sana bakamasam da seninim" mi?

annem bu kadar hafif bir gömlek giymişken neden babam balıkçı ve ceket? Terlemiyor mu ? Annemi o saniye isterken dişleriyle gülerken heyecandan terlemiyor mu?

Kaçıncı bardak rakısı babamın?

Cama kim yazmış "canım" diye?

Arkadaki kadın neden bu kadar mutsuz ve suratı masaya bimparça bakıyor acaba kocasıyla mı konuşmuyorlar yoksa karşısında bir ayrılık mı oturuyor?

Kızarmış ekmekler yenmemiş, üzümlerden sadece 3 tane kalmış.

Restoranın adının Ancelo olduğunu biliyorum. Başka birşey bilmiyorum...Ha bir de şimdi bu resmin üzerine abim doğmuş ben doğmuşum ben babamdan büyük bu resme bakıyorum. 41 sene geçmiş.

41 sene sonra elimde bu resim babamda beni annemde beni görüyorum ama başka hiçbirşey göremiyorum. Orada olup o tuzlukla o ceket ile annem ile babam ile yanayana karşılarında sessizce oturup dinlemek istiyorum. ve sonra geçmiş olan her seneyi ve her anı onlardan dinlemek istiyorum

Ama soramıyorum sanki hiç duymak istemeyeceğim şeyleri duyacağım diye ya da duyup dönüp kendime bakıp kızacağım diye sormak istemiyorum.

keşke sorsaydım da gelecek onu da biliyorum. Ama sormuyorum.

Tüm bunların yerine sabah kızgın çöpçülerin suratına merhaba diyorum, açılan kepenklere hoşbulduk, Vespam ile girdiğim çukura sana ne oldu böyle diyorum. Ağaçlara az kaldı dayanın, park etmiş sıralı arabalara oh olsun size çekiyorum, içtiğim kahveye şarkı söyleyip, aynada sakalıma sarılıp, kalemime dokunup, kendimle sanki bir çölün ortasında kumdan ottan daldan bir şehir kurarmış gibi eften püften boktan soktan şeylerle konuşup duruyorum, bazen bir poster ile dakikalarca bazen balkondan uzanıp giden gemiyle dakikalarca, bazen sesli bazen sessiz bazen içten bazen yalandan bazen ağlak bazen kahkah bazen sabah bazen akşam bazen bazen bazen daima konuşup duruyorum.

Dün evi ve eşyalarımı kolilerken yıllardır benle gelen superhero'larımı da koliledim, uzaylı saatimi de, kurmalı teneke polis arabamı da...

Hepsi bana göz kırpıyordu, "nereye gidiyoruz lan gene" diye

Thursday, March 04, 2010

Bloody Birthday

Woke up to a blinking light
it was 2 am at night
a friend
a true friend

woke up at 6
drove my vespa
all streets, wet and grey

mom at 8
she is in love

father today
father tomorrow
like a narrow passage
we will take the courage
and go in again
and come out again

we will come out again

its march like november
its friday
and its a bloody birthday

play the bass for me now

play for today

Wednesday, March 03, 2010

Sabah 6 30 da uyandım. Erken uyanıp 5-10 dakka nefes alabilmek güzel. Güne başlarken yağan düşünceleri iştimalamak, istemediklerini itmeye çalışmak itemediklerine cesaret vermek güzel oluyor.

Man's health dergisinin de yazdığı gibi peanut butter ve reçelli ekmeğimi yedim.

Her sabah "bugün traş olsanı lan"'ı "yok lan gittikçe daha güzel yakışıyor"la da savuşturup, 10 günü kalmış sokaklarda motoruma bindim.

Galata - Galatea

Sevmek ile sevilmemek arasında kaldı benim için. Ya da bu güzel bir semt bana iyi gelmedi ben de ona iyi gelmedim, birbirimizi anlayışla terk edeceğiz.

Galata'yı biraz büyütüp Karaköy-Haliç-Asmalı-Galata çizdiğimde ise hayran olduğum kalp çıkıyor karşıma. Okulumdan dedeme haliç kıyısından karaköy vapurlarına.

Belki de bir yere bağlı kalmayıp her 3 senede bir semt değiştirmem tam bana göre. Sanki terk ettiğim her semti arkamda bırakırken endişelerimi de bırakıyorum.

Motora atladım, beni üzmeyen ama yaşlandıça aksıran tiksiren hiç bir zaman yenisiyle değiştirmeyeceğim üzerinde 25,000 KM mark'ı vurmuş olduğum vespam.

Doğum günü yemeği iptal edilecek, 2 kişiye sms attın bile, aman diğerlerini unutma, bugünün uğrak semtlerinde Sultanahmet-Taksim-Yıldız şimdilik kesinleşenler.

Bugün 4 Mart.

Bugün böyle.

Yarın kendime bir solo Martini Bianco ısmarlayacağım öğlen, kaç sene oldu içmeyeli, üç beş?

Cumartesi herşey güzel olaca, cumartesiyi sakince bırakıp (?), pazar koşacağım.

Pazar koşacağım.

"It's not just blues
It's a sea in the surface too"
It's a purpose

I am training myself how to stay numb
I am telling myself not to hear
pavements are a mass
and a dog sits without a smile

chanting birds don't fly now
and the white building turns to grey
as I turn to a midget under its shadow

run, and stop, till it hurts
till it fumes and breaks

I am training how to play everybody
I'm you I'm him I'm her
I'm the boy in the backseat
I watch the wheel turning left
But I don't reach there

run, and stop, till it hurts
till it fumes and breaks

I'm training to play
to play the old songs to wake up out of this time
its like a popcorn too many bursting- can't hold all of them
my hands are full

run, and stop, till it hurts
till it fumes and breaks

Sunday, February 28, 2010

...

driving Vespa, bench press 40kg, hairy chest,allergies in the morning, shoe size: 43,5 and growing, steak always well-done, can turn tongue 360 degrees.

that's my info line in 2005

2010:

still driving vespa, bench press 30 kg, trimmed chest, allergies allergies always allergies, shoe size: 44,5, and i think it stopped growing, steak still always well done and still can turn tongue 360 degrees


o kadar inanırdım ki bir gün astronot olacağıma.

Sayfalarca siyah beyaz kağıtlara ay üzerinde gemim, gemiden inen ben, ay yürüyüşlerim.

Annemin bağırışları arasında gardrobun üstünden, havada asılı kalacağıma, bir gün elbet havada asılı kalacağıma inanarak yatağa atlamam, yatağın ara tahtalarını kırmam.

Bostancı'da UFO görmem. (Ey yukardaki sen biliyorsun ki doğruydu biliyorsun ki gördüğümüz şey gerçekti, ben gördüm, o yanan bembeyaz ışıkları söndükten sonra koşarak balkona çıkışımız annemin sarkma deyişi o yeşil o kırmızı ışıklar)

Patlayan uzay mekiğine saatlerce ağlamış, sonrası her kalkan fırlayan mekikleri ağzım açık seyredim içinde olduğumu hayal ederdim.

Her uçağa binişim mutlaka cam kenarı olmalı mutlaka buz gibi cama alnımı dayayıp uçağın içindeki ışığı yok edip uzaklarda bana göz kırpıcak gezegenlere ve cisimlere bakardım/bakarım.

Nasıl büyük bir hayal kırıklığı ki hala ve hala uzay araştırmalarının şu bilindik çok da tanıdık resmin versiyon after versiyondan başka birşey sunmaması.

Mars - bunce sene sonra paraşütle fırlatılan legolar.

Çok üzülüyorum sanki ömrüm yetmeyecek ve görmem gerekenleri göremeyeceğim.

19K


Bir okul çıkışı ananemin evine tek başıma gitmiştim. Anahtarla içeri bambaşka amaçlarla girmiş, çıkmaya yakın telefonunun yanında bir deftere denk gelmiştim.

Dedemi kaybedeli 1 yıl olmuştu.

19 yaşındaydım.

Ananem dedeme defter tutuyordu. Sayfalarını çevirip okumak istemiştim, titremem ağlamam engel olmuş; defteri çekmeceye, hırsızın vicdan azabıyla, koyup evden kaçmıştım.

Çevirdiğim 2-3 sayfasında dedem ananemle konuşuyordu.

Muzom, Muzaffer'ciğim, Muzaffer Bey gibi farklı isimlerle hitap edip dedem sonrası hayatını her gün kaleme alıyordu.

O defteri, bekledim hep, ananemim ölümünü taa o yaştan beri sadece o defter için bekledim. Hiç sormadım soramadım.

Sanki ananemim ölmesinden sonra bana açılacak yeni bir tünel gibi bekleyip durdum.

6 Aralık 1990'da dedem sonrası, 18 yaşındayken, tam 18 sene sonra ananemi kaybettim.

7-8 ay defter aklıma gelmedi. Gelemedi ama geldiği zamanda sanki tüm o atılanlar saklananlar sağa sola kaldırılanlar arasında kayboldu paniği ile Erenköy'e koşup anneme sordum. Annem ağlayarak bana uzattı.

Sanıyorum 2 sene oldu defteri alalı, kütüphaneye durduğu yere sabah akşam bakış atıp, "bir başka zamana" deyip durdum.

Nedense yalnız olmak ertesi gün iş olmaması bir şişe Jack devirmek ağlamak kimsenin dur diyemeyeceği bir zamanı bekledim.

Çok oldu öyle zamanlar.

Çok denedim yapamadım.

Şimdi de Jack yanımda, A Time to be Small çalarken defter yanımda sayfaları açık bana bakıyor.

Okumuyorum.

Belli ki okumayacağım.

İlk sayfasında 1943 (Dedemle tanıştıkları yıl)

ikinci sayfasında "Hayatım" yazıyor.

Dedem ölmüştü.

Dedem yoktu.

Dedem gitmişti.

Ananem kabul etmemişti.

Yokluğun içinde, onsuzluğun ve özlemin ve acının içinde boğuşurken dedemi öldürmemişti yok etmemişti.

Bu yüzden de defterde, sanki, dedem akşam poplin gömleğiyle çıkıp gelicekmişcesine yazmıştı.

Dayımdan bahsetti (bakabildiğim sayfalarda) Fügen'den torunlardan bahsetti.

Anannem imkansızlığın içinde sevgisine yaslanıp dedemi yaşatıyordu.

Şimdi bunu, o hastane odasında ananemin elimi tutup gözlerimin içine bakıp "ölmek istemiyorum" diye yalvarmasından anlıyorum. Dedemi bırakacağını zannediyordu.

Dedem yaşıyordu.

Bu yüzden ölmekten gitmekten korkuyordu.

Ananem imkansızı gerçek yapmıştı.

Ananem çok şahaser bir kadındı.

Sabah yola Galata'da bunla başladım. Ortaköy-Bebek-Emirgan-İstinye-Dön bebek-Arnavutköy

19K.

Aklımda ananem, Ortaköy'den çıkıp Kuruçeşme'de suyun yanına vardığımda şehre baktım gipgri, sanki firardaydım.

Aklımda Emin ile sonsuz koşularımız, Emin ile suya girdiğimiz yerler sanki başka bir şehirmişcesine soğuk, renksiz ve katı duruşlarıya ordalardı.

Evden nereye gideceğimi bilmediğindem anahtarsız cüzdansız çıkıp istinyeyi tercih etmiş, son durakta nefessiz abime fırlamış duş sessizlik ve o Arnavutköy'ün değişmeyen görüntüsü.

Picasso olsam harika bir tablo çıkaracağım o görüntü.

19K, sanıyorum gerçekten hedefsizim artık.

Yoruldum.

Ve sanıyorum kendi kendimi içine çektiğim bu oyunda dizlerim yoruldu.

Monday, February 22, 2010

Niye şimdi?

sabah maraton, triathloncu ortepedistim ile 25 dakka laklak ile araya sıkıştırılan 4-5 soru sonrası fazla zorlama mesafeyi kısalt ve çarşamba gel bi bakim aşiline diye kapattık.

Tak ediyor bazen insanın içinde birşey, benim çok ediyor. Göz kararması gibi patlamayla gelen bi yeterleme

Erken çıktım, eve geldim, bu sefer Pandaloop Running, saat, ayakkabı, dryfit giymedim uzun kollu penye giydim sırılsıklamığı tersine hissedim diye.

18:55 Galata

Karaköy-Galata Köprüsü-Sarayburnu-Ayasofya-Cankurtaran-Yenikapı - 7K

Yenikapı'Yı geçince bi hayli karanlık bir parkta 2 köpek saldırırken gerçekten inanılmaz korku dolu saniyeler

2-3 ayyaşın laf atması

Telefon yok ölsem kimlik yok

Aynı yolu geri dön (thanks to bisoubelle too)

Galata 14K

Devam ettim , kızgınlığımla umursamazlığımla ve iyi hissetmemle devam ettim

Fındıklı-Kabataş-geri dön-Galata

18,5 K

Şimdi buzdolabına kalkarken kaskatı kesilmiş aşil

Çok da umurumda değil mi sanki bilemedim.

Yarın dinleneceğim, çarşamba doktor ve ok derse gideceğim.


In the other world that spins around undone
And I don't know where I am...

Wednesday, February 17, 2010

Nezihe

2. Nezihe, pamuk saçlı Nezihe

artık Nezihem'in yanındasın. Rahat uyuyun, güzel uyuyun, "güzel" insanlar kuşlar gibi tek tek düşerken...her düşüşte kopan bir parça düşüp içimi paramparça ediyor

Seninle her oturuşumda Nezihem'e baktım, sarılamadım Nezihem'e, sarılmaktan korktum, dokunamadım Nezihem'e, dokunmaktan korktum.

İçimde seni yaşatırken onu da yaşattım.

Her adını duyduğumda, adını duydum. Zaman zaman keşke konuşsan da benle keşke seninle konuşurken senin içinden onunla konuşsam dedim.

Şimdi rahat uyu, benim için Nezihem'e de sarıl öp onu, seni öptüğüm gibi.

Çakar gibi geliyor haber, geliyor, duruyorsun anlıyorsun,

Duruyorsun anlamıyorsun, canın bir saniye acıyor sonra ten, koku, ses, gülücük, sarılma, dizlerin dibinde oturma, endişelenen ama arkasından kahkahalar atılan günler sağdan soldan yağıyor kalbine

Göz yaşları ayrılış için ağlamıyor
Can uzaklık için acımıyor

"Loosing sense of senses"

Bir kez dahanın bir an bile olsa bir daha kavuşamamanın keşkelerine ağlıyor

Dün şimdi değil...

"from me and you there're worlds to part
with aching looks and breaking hearts...


Taş, koskocaman bir taş kalbimde saklı Nezoş
Sen soktun sen kaldın orada

Güzel kadın güzel insan Nezihe
Güzel kadın güzel insan Nezihem

Rahat uyuyun güzel uyuyun

18/02/2010

Sunday, February 07, 2010

Lower Gwynedd





İlk kez “düzgün” koşmaya Philadelphia’nın Lower Gwynedd denen mütavazi mi mütavazi sesiz mi sessiz köyünde başlamış inanılmaz güzel bir asfalt yoldan koskoca bir dağın eteğine doğru yaklaşır ormanı da karşıma alıp bekler, korkunun gelmesini bekler, deliler gibi bağırıp geri dönerdim.

Bazen İstanbuuuuullll bazen Ahmeeeettt bazen bir çığlık bazen anlamsız bir yeaaaah bazen de anneme bazen de babama bazen de sadece cimboooom diye bağırır geri dönerdim.

Sonra okulda koşmaya başlamış, üstüne bir yaz Viyana’da staj sırasında nefis bir orman/park’ın içinde devam etmiştim. Herhalde o Viyana sonrası katılsam bir 40K bitirebilirdim.

Amerika dönüşü 6'sı üstüste 7 Avrasya 15K, 1 Nike gece koşusu 10K, iki Riva yol koşusu 10K ve geçen sene ilk 21,5K Runtalya.

En müthiş koşu 2009 Tel Aviv 10K, kendi koşum.

En komik koşum Sarayburnu ve Arnavutköy ve Emirgan'dan suya atlamalı (EMin Özgür ile)

En enteresan koşum Hong Kong 5K - kendi koşum.

En rutin koşum Rumeli Hisarı – Ortaköy 10K - Emin Özgür ile omuz omuza defalarca

En melankolik koşum Sarayburnu-Çemberlitaş-Sultanhmet-Karaköy 10K

En yeni koşum Hyde Park – 10K

En sıkıcı koşularım bilimum K’lar bilimum spor salonları.

Her koşuda kaslarımın, dizlerimin, sırtımın ve kalbimin üzerine verdiğim ağırlık kadar ruhuma beynime de verdiğim ağırlık mesafe arttıkça artıyor bazen kaldırmayacağım boyutlara gelip sanki bir lif nasıl atacaksa; işte öyle aynen ! tak diye ! ruhum da ortadan atacakmış gibi oluyor. O dayanılmaz acıda varınca hemen ipod'dan daha dandun bir şarkıya geçip duygu eşiğimi aşağıya çekmeye çalışıyorum. Ve başarıyorum da

(Mesela o saniye Kyoto Song’u dinlesem herhalde kalırım oracıkta.)

Nedenini önce bambaşka şeylere taşıdım, neden bu kadar gerildiğimin neden bu kadar yalnız koşunca korktuğumu neden kaslarım mesafe uzadıkça alışsa bile ruhumun alışamadığını? Önce şehire verdim (ki burada da yazdım) nedenleri, şehrin her semtini hissederek yaşadığım şehrin boğaz kenarı görüntüsü ve veya ara sokakları, elimin altından geçip giderken hayat, zamanın oynadığı berbat oyuna.

Sonra HK sonra Tel Aviv her yerde benimle geldi o acı, hatta geldiği km bile belli ediyor diyebilirim kendini, başlangıçta mutlaka.

Bazen “kolay gelsinler” ile “hi there”ler ile ufak saçma sorularla başkalarına takılmaya çalışmış, başarılı olmuş rahatlamış başarısız olmuş ipod'da şarkı atlamış oldum

Thousand voices whispering thru

Şimdi bu odada, in the Hanging Garden, geriye dönüp bak, bak ve gör esasında hep yalnızken koşulara başladığını ta o Lower Gwynedd’deki sabah gibi korkuyla adım attığını, o orman yolunda senden başka kimse yokken nasıl korktuğunu nasıl yanına birini istediğini nasıl esasında özlemden değil korkundan bağırdığını, nasıl her koşunun geriye doğrusunu daha da hızlı koştuğunu – first color is the first kiss - nasıl bitirdiğinde hep korkunun da geçtiğinine bak

o kapı gibi duruşunun arkasında, savuşturmalarla nefes aldığını, o mutlu ve çocuksu akşam uykularına geçişte veya sabah ironman gibi kalktığında hep bir savuşturma içersinde olduğunu, savuşturmaların kralı olduğunu, nasıl hep geçmişi istediğini nasıl ileriye doğru değil hep geriye doğru HK’dan başlayıp Tel Aviv’den Hyde Park’a oradan Philly’e geri gidip o ormana dalıp başlangıç noktasında durup esasında hiç başlamamayı bi yapabilsen be koca sen…

It's a timetrap, it's a zeitgeist.

12,5K


Sabah 7:30'da kalkmaya kurduğum hale 7'de kalktım. Hayvan gibi yağmur yağıyor, kalkıp kalkmamakla, acaba gelir mi gelmez eker mi ile kalkıyorum; önce Muarrem’i azat ediyorum sms ile. Saat, kalp bantı, pacer, şapka, eldiven, ipod, muz, ciklet, havlu: extra tshirt rutinin dışındakileri alıp çıkıyorum.

Çıkar çıkmaz sanki yağmur daha da şiddetleniyor.

Etiler’den yeni ve ilk defa beraber koşacağım partner Semih ile buluşmaca.

Yol alıyoruz. Yağmur daha da bastırıyor sanki gitme der gibi.

Park ediyoruz, ısınmaya vakit yok, arabada eldivenler ve şapka takılıyor, saate basıyorum, tam parkın oradan koşmaya başlıyoruz, tedirginim ve...“abi çişim geldi” "bir izin ver" ile irkiliyorum.

İçeri giriyor, sağnak, ya koşmam ya girmem lazım, giriyorum.

Aynı adam sağda aynı adam solda şömine yanmıyor ama orada TV bağırmıyor ama ortada UFO'lar tek tek kıpkırmızı yanıyor, masalar bomboş, masanın yanına gidiyorum, camdan dışarı aynı yere bakıyorum. Aynı tepeye aynı yeşile aynı kızıla...

Zeitgeist.

Şu bloguma ya da her ne ise burası kaç kere zamanın benim için ne kadar kötü işlediğini yazdım hep .

Semih çıkıyor, her yer çamur her yer ıslak her yer sessiz.

İlk tur rahat, rahat çünkü konuşuyoruz.

İkinci tur her kalan km’de daha az konuşuyoruz daha az konuştukça daha çok korkuyorum. Bitecek mi ? Ya da bu sefer son kez koşsam hayatımda evet şimdi burada 15 35 45 kaç?

Şortum sırılsıklam yapışmış , saçlarıma çamur sıçrıyor.

Son 500, ve 12, “hadi 15 yapalım yapmam lazım lütfen” "yapma oranım haftaya yapalım”

Bari 13e gidim diye asfalta atıyorum kendimi Semih arabaya gidiyor, kimileri tersime, jigsaw falling into place, yoldan çıkıyorum, vazgeçiyorum 12,5K duruyorum ellerim dizimde dizlerim buz kesmiş kıpkırmızı

Whatever makes me happy
Whatever I want

Wednesday, February 03, 2010

12 K

09/01 10/01
- 5K
5K 6K
5K 7K
7K -
10K 8K
9K 9K
7K 9,5K
4K 10K
10K 10K
- 10K
10K 10K
10K 10K
12K 11K

89K 95,5K


ve Şubat'ın ilk koşusu 12 K bu akşam

Tuesday, February 02, 2010

Kar günlüğü


Londra'da kaçırdığım karı Frankfurt sonrası İstanbul'da yakaladım. Sabah 7:30 da Galata Kulesi'sinin üstüne çıkıp çok çekmek istediğim İzzet Kehribar fotoğrafının benzerini çekemedim, tabiiki.

Kar akşam uyurken yağmış.

Bugün 3 Şubat. Ertan için mutlu son. Esasında benim için de mutlu son. Daha kötü günler ile uğraşmak zorunda kalmadan en azından 2 senemizin önünü görebileceğiz.

Dün babam için de doktordan mutlu haber, ama çok yorulmuş bir anne.

Çarşamba'dan beri koşamıyorum. Maratona tam 1 ay kaldı sayılır ama ne yapacağımı bilmiyorum.

Sabah duş aldım. Birazdan Murat gelecek ve Ertan'ın evini temizlemeye gideceğim.

Sabah kalkıp sardunyalarımı kurtarmaya çalıştım. Su tutmak istedim üstlerine ama hortumdaki su donmuştu çekmek istedim kuytuya silmek istedim ama onu da yapamadım belki de olması gereken oldu. Karın ağırlığı altında öldüler.


"this dream never ends" you said
"this feeling never goes
The time will never come to slip away"
"this wave never breaks" you said
"this sun never sets again
These flowers will never fade"
"this world never stops" you said
"this wonder never leaves
The time will never come to say goodbye"
"this tide never turns" you said
"this night never falls again
These flowers will never die"

Never die
Never die
These flowers will never die

"this dream always ends" I said
"this feeling always goes
The time always comes to slip away"
"this wave always breaks" I said
"this sun always sets again
And these flowers will always fade"
"this world always stops" I said
"this wonder always leaves
The time always comes to say goodbye"
"this tide always turns" I said
"this night always falls again
And these flowers will always die"

Always die
Always die
These flowers will always die

Between you and me
It's hard to ever really know
Who to trust
How to think
What to believe
Between me and you
It's hard to ever really know
Who to choose
How to feel
What to do

Never fade
Never die
You give me flowers of love

Always fade
Always die
I let fall flowers of blood

Bloodflowers
The Cure

ne kadar geç keşfettim bu albümü, ne kadar. Ne kadar bırakıp gitmiştim Robert'ı. Halbuki Milano'da yaşım 19, Forest çalaren yeşil ışıklar vücuduma saplanırken en önlerde ellerim havada nasıl ordaydım ve nasıl orda değildim.

Sonra Suede sonra Oasis o hep elleri havada açık halim.

PJ Harvey, ooh if you die you said so do I u said

sonra James

yazmak istemiyorum esasında hiçbir şey hiçbir yere

Sunday, January 10, 2010

Pet Shop Boys çalıyor ve her çaldığında nasıl sevgiliyi özler gibi özlediğimi hissediyorum.

Love etc - (gui boratto mix) bu burada kalsın ki hiç kaybolmasın dönüp tekrar bulup tekrar dinleyip kendimi tekrar böyle iyi hissedim.

Bu şarkı ruhumdan kopan ilk parçanın, yani Ahmet'in bana verdiği mutluluğu hatırlattı. Murat Uncuoğlu'nun setine saat sabaha 4 de gider sislerin içinde kollarımızı açıp ağlardık.

Yağmur yağıyor.

Bugün keyfim yok.

Bugün pilates yaptım. Koşuları arttırmaya çalışırken (ve nasıl zorlanırken) sakatlık ile uğraşmayım diye başladığım pilates esasından herşeyden çok sırtıma iyi geliyor sanırım.

5K
6K
7K
8,5K

oldukça iyi bir merdiven olmasına karşı 8,5 K neredeyse 1 saat ile son bulurken bu şekil Runtalya'nın imkansızlığını gösterdi...ama şimdilik...

birşeyi çok istemeyeceksin. Çok isteyince olmuyor işte..Çok isteyince suratına patlıyor, yazmayacaksın, konuşmayacaksın , istemeyeceksin.

Fas yarı maratonu gitmek istediğim bir maraton. Gidip koşuda tanıştığım Fas'Lı biriyle bilmediğim bir ara sokakta sıcakta kahve içmek istiyorum.

-Bu kahve sensin
-Bu sokak sensin

diye saçma sapan konuşmalar geçecek hiçbir yere varmayan çıkarıp bana bi tespih verecek o tespih hayatımı değiştirecek.

Sunday, January 03, 2010

RTA


Road to Antalya diye bi karton yaptım kendime. Aylardır koşmayan vücudum eğer Antalya'ya gidecekse geçen seneyi geçmek zorunda.

Geçen sene Ocak ayı 11 kere koşmuşum, 89 km.

Hedef bu sene 100 .... kaldı 95.

Kırmızılar geçen sene.

Maviler inşallah dolacak taşacak.

Sunday, December 20, 2009

Kavafis

"Başka diyarlara, başka denizlere giderim, dedin.
Bundan daha iyi bir kent vardır bir yerde nasıl olsa.
Sanki bir hükümle yazgılanmış bir çabam;
ve yüreğim sanki bir ceset gibi gömülmüş oraya.
Daha ne kadar çürüyüp yıkılacak böyle aklım?
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam burada
gördüğüm kara yıkıntılarıdır hayatımın yalnızca
yıllar yılı yıktığım ve heder ettiğim hayatımın."
Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.
Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın
aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın
ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.
Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın,
ne bir gemi var, ne de bir yol sana.
Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte,
yıktın onu, işte yok ettin onu tüm yeryüzünde." Kavafis

Tuesday, December 15, 2009

Ajurdi

Galata'dan Karaköy'e yürüdüm
Kabataş'a tramvaya bindim
Bi adam geldi beni ezdi ve yanıma oturdu
Gocuğunun nem kokusu altında tıkandım
Kabataş'ta indim
Otobüse eski zamanlaraki gibi yolun ortasında atlamaya çalıştım ama artık bu ayıp birşey olmuş.
Duraktan bindim.
15 yaşında bir mini etek bindi utandım bakamadım.
Yıldız'da ndim.
Portakal suyu
Çiseleyen yağmur
Öğlen yolun karşısından taksiye bindim
Taksinin koltuğunda döl lekeleri vardı indim
Bi daha bindim
Köprüden geçtim
Ortakla dönder yedim
Geri geldim
Kahve içtim
Bir kere kalbimi bir kere sırtımı yokladım.
Ertan...
Ah Ertan...
Konuştuk
Sanki her seferinde trenin incelen dumanı gibi
Kapattık
Sevmediğim garajdan araayı aldım
Ertanı aradım
Bu sefer güldük
Az da olsa güldük
Arabayı park ettim
Aynayı kapattım
Acaba çöp kamyonu geçince bu akşam 6. not bırakışlarında küfür yazacaklar mı?
ya da tak ulan şu ibnenin arabasına bu sefer diyecekler
desinler
haftaya kaportaya veriyorum
cillop gibi olacak
peki beni kim kaportalayacak?
sağ üstte bi sancı gene yoklamasını alıyor
burda!
sırt!
burda!
sol kol?
hep burda!
bu yoklamalar belki de onlarsız çok komik olacak bir hayat var
boşveeer
3 gün sonra yılbaşı sepeti diye 10 tane jack alıyorum
2 tane de madem indirim mideye de indiririm
yarım bardak
2 buz
çıt çıtçıt
emin
sen istedin diye işte kelime oynu sis bulutları anane manane olmadan da yazdım işte
sen istedin diye değil de genelde de yazmalıyım diye

Ruhe

Duş alırken gözlerimi kapatıp hiçbirşey düşünmemeye veya duş sonrası havlu ile yüzümü kapatıp deniyorum.

Olmuyor. Ve çok merak ediyorum, insan düşüncelerini kontrol etmeye imkanlıysa (yani şimdi GS düşün desem düşünebilirim) neden bi süreliğine dur demeye gücü yok.

Meditasyonun verdiği bu mu değil mi merak ediyorum.

Ama düşüncenin kontrol edilemediği çokta zaman var.

Lise hayatım 2 avusturyalı hocamın bacaklarına bakıp düşüncelere "dalma orhan" ile geçti, çoğu zaman dersi dinlemek yerine kontrolsüz düşüncelerde buldum kendimi.

keza bugün, tramvay-otobüsü seçtiğim bugün, saçma sapan düşüncelerin gelip geçmesine engel olamadım.

Hem istediğim zaman istediğim şeyi düşünebilmek hem de istemediklerime karşı koyamamak nasıl bir saçmalık.

Ama basitçe ayağını bacağını excercise edenler varsa beynini de edenler herhalde bunu başarabiliyorlardır.

Hiçbirşey armut piş değil elbet. Ama niye bu kadar zor, "3 dakka olsun gözlerimi kapatıp düşünmemek, nasıl birşeyi yaşamak için çalışmanın anlamsızlığı?

Sunday, December 06, 2009

Güzel günler

"babamın ölüm yıldönümü" yazdı annem bugün MSN'de

sanki böyle bir pazarda hatırlamam gereken birşeymiş gibi geldi yazınca.

Bir şans verilseydi dedemle röportaj yapmak isterdim.

Benim için Kent Dükü'nden farkı olmayan duruşunun arkasında acaba farklı bir insan saklı mıydı bilmek isterdim.

Kaybettiğimde 18 yaşımda ve esaında bir sürü soruyu da sorabilecek yaştaydım.

Ali'ye söylemiştim ilk. Halı sahaya yürüyerek gitmiş tellerin arkasından dostlarıma bakmış Ali tele yaklaşmış ne oldu lan demiş ben de yaşlı gözlerle dedem demiştim.

Sanki kuzey londra subörbünde çekilmiş bir sahne gibiydi.

Bir gün dedem tuvalette yere eğilmişken kıçına tekme atmıştım şaka olsun diye ve dedem sanıyorum az daha kafasını mermere vuruyordu. Hayatımın azarını işitmiş ve ceza olarak da cezaların en büyüğünü dedemin benimle konuşmamasını almıştım.

Yürürdük hep, önce pusette sonra yanyana sonra sırtta çanta dedemle yürürdük hep.

Ethemefendi caddesinin heykelli bahçesinde, tren istasyonlarında, bostancıdan suadiyeye oradan erenköye sonraları kadıköye, karaköyden tünele, asmalımescitten taksime yürürdük.

İstiklalin trafikli ve dolmuşlu günlerini hatırlarım.

Dedemle ananem yani Nezoş 31 Aralık'ta evlenmişler.

Ananemi hüzünle karşıladığım son yıllarda yani melankolinin beni yakalayıp bırakmadığı olgunluk yaşlarımda yılbaşları ananemi bi ayrı düşünür kusan eğlenen gezen kopan orhanin içinde esasında çok daha hüzünlü biri ananemi düşünürdü.

Şimdi bu yılbaşı ananesiz ve dedesiz onlar için belki de çok keyifli bir mutluluk ve sevgi ile gülümsemeyle bardağımı kaldıracağım.

Her fırsatta eski fotoğraflara bakmayı adet haline getirmeyi ağırlığının altında ezilmeden tebessümle fotoğraflarda geçmişin güzelliğini düşünmeye ve hissetmeye çalışan ben, şurayı okuyan toputopu 9-10 kişinin de (madem mahremimi biliyorsunuz) her fırsatta raflarda duran albümlerde kaybolmalarını tavsiye ediyorum.

Ama bunun en zor yanı o fotoğraflardaki anılar hep geçmiş değil. Taze olanlarda mevcut haliyle. Ve tabiki yıllar sonra dedemin fotoğraflarına mutlulukla anca şimdişimdi Nezoş'un fotoğraflarına ağlamadan ama düğüm düğüm bakarken, veya bakabilirken...

taze anılarda hızla eskimeye devam edip beni içinden çıkamayacağım bir hüzne atıveriyor.

Keşke 5 seneden eski olmayan fotoğraflara 5 sene sonra bakma mecburiyeti olsa.

İşin garibi kendime bile oha dediğim fotoğraflara yavaş yavaş zor bakmaya başlıyorum.

Fazla analitik fazla kurgucu ve detaylarda fazla takılanların hayatlarında böye bir zorluk olduğunun farkındayım.

Durmuyor ki hiç.

Ben mesela şu an dedemin bir resmine bakıp onun ipeksi saçlarını okşayıp, yanaklarını öpüp, poplin gömleklerini koklayıp sesini hiç ama hiç bir kusur eksiklik fade-away sararma solma olmadan duyabiliyor ve hissedebiliyorum.

Ah işte bu zamanlarda nasıl daha düz daha duygusuz daha ot ve daha sığır bir insan olmayı istiyorum. Ruhum belki de ne kadar daha hafif ve dinç olurdu. Olsun farkında olmadan yaşamayı belki de bu yorgunluğa veya korkuya tercih edebilirdim.

Yılın son 3 haftası. Bizim için belki de babayı bu sefer daha az korkucağımız da olsa gene bir ameliyat ihtimalinin olduğu, martı nisanı gene iple asıla asıla çekeceğim, işte mücadelinin sanki tavansız bir dünyada daha da yukarı çıktığı, Ertan'ım için oldukça kritik bir 4 ay.

Keşke bi Orhan yedek klübesinden kalkıp oyuna girse tamam değiş tokuş değil bi iki maçlığına kaslarım kemiklerim dinlenene kadar koçum bi dinlen bi dur nasılsa fikstür uzun diyecek bi yedek ben...

ya da böyle bi makin atık kafaya takacaksın içini formatlayacak dışın aynı kalacak mücadele mi o ne ki ya alırım sen ne kadar istersen dedirtecek sanki geçen sene olmamış sanki hiçbirşey hiçbir zaman olmamaış gibi br format atılacak

Hiçbirşey hiçbir zaman olmamış gibi aynı şekilde kaldığın yerden devam etmek ne şahaser olurdu.

Bugün, pardon geçen sene marttaki 20K ya hazırlanırlen sanıyorum 10 falan rahattı. Şimdi bugün:

Biraz evvel:

1,5 K zor çıktı!

ipodun en dolmuş şarkılarına sırayla basmış olsam da hadi ulan bi 3K nın lafı bile olmadı. 10 dan 7 ye 5 de 2 dakka yürüyüş ve tıpış tıpış soyunma odasına.

Sessizlik.

Sunday, November 29, 2009

kişisel ve saatsel notlar

tam 2,5 aydır 2 kutu antibiotike bana mısın demeyen sıfır ateşli göğüs ve boğaz ağrısı sanki beni bilerek, önce 29 ekim tatil tarihinde tekrarlamış ama bende onu hastane kapalı ama intermed açık al sana diye akciğer röntgeni ile dışarı şutlamış..

..şimdi o da al sana al diye beni bayram evveli Azkaban Tutsağı gibi yakalamış bayramın kapalı doktorsuz günlerinde inletmeye devam etmiş gün aşırı alkolle susturmuş olsam da

göğsüm ağrıyor ağrıdıkça korkuyor korkçukça kendimi bırakıyor bıraktıkça bana birşey olmadı işteyii yaşıyor normale döndükçe gene geri geliyor ve olimpiyatın halkaları gibi iç içe geçmişlik içersinde dönüp duruyorum

eskiden hasta oldum dedim mi ateşim 39u şaşmaz vurur, annem ilaçları basar teyzem kıçıma fitili sokar hiç istemediğim sirke suyuna batırılmış havlu alnıma yerleşir yatakta inler ve 4 gün sonra ayaklanırdım.

sanki dünya bana inat bir değişim süreci geçiriyor.

sakini untmuş iç sesimi kaybetmişben bazı geceler bir şükür etme duasına yatıyorum kafamı toparlayıp yaşadığım için ailemi sevdiğim ve hala tutunabildiğim için esasında hayatımda hiçbirşeyin ama hiçbirşeyin kötü olmadığını kendime anlatmak için şükür duasına yatıyorum ama daha 2.cümlemden evvel herşey bozuluyor kendimi kaybediyor panikliyor sonra kendini cezalandıracaksın şimdi kafanın içinde yüksek sesle tekrarlayacksın diye caklıyorum ama onu da başaramıyorum

(ne acaip bir de kafamızın içindeki sesin şiddetini ayarlayabildiğimizi keşfettim şu an)

aa evet sessizce bağırabiliyorum

......

o haaaa

hatta .... haykırabiliyorum

inanılmaz şiddtle sessizce bağırabiliyorum

kurban bayramı bitiyor yarın

salı sabahı gene iş araya bi doktor sıkıştırmacası
perşembe anne bodrumdan kafasını dinlemiş paklamış dinlenmiş bir şekilde dönüyor
ben emre tayfun emin sturm graz maçına gidiyor

ve aaaa bi de tabi Telaş Ay gelmiş bir telaş bu telaş bir bakmışsın geçip gidivermiş Aralık gelmiş pardon geçmiş

1- koskoca bir ipod listesi yapıp yeni şarkıları nefes almalı ve onlardan güç almalıyım

2- 7 mart 20K koşusuna sanki 20 yıldır koşmamış vücudumu toparlayıp hazırlamaya başlamalıyım

3- kendime sözümü tutup hikmetle şu röportaj olayına başlasam e fena olmaz

4- apple crumble sayıklıyorum aylardır

5- nezoşuma ve muzoşuma gitmek istiyorum

6- bir köpek alsam mı artıkı bin kere daha düşünmek

7- motorumu bakıma almak ufaktan ufaktan

8- ormana gitmek koşmak nefesime bakmak

9- tm yapamadıklarımı dokuz kere daha yazmak neden yapamadığıma da hayıflanmadan bi daha yazmak istiyorum

siktiret gibilerinden

olursa olurlardan

Saturday, November 28, 2009

bitti sanırım

sanıyorum bittin
sanıyorum gittin
bi daha şaşırtmadan hem sağlığımı hem ruhumun içine edip gittin.

3-4 bardak şaraba teslim olup kendi kendime söz vermişken kasımda yazmayacağım diye yazıverdim işte 3 gün kala

dümeni kaybetmiş kaptan gibi tam 8 aydır ne yazdıklarım beni ne de ben yazdıklarımı anlatabiliyorum

bugün babamla (ki geçen sene hala bugüm hastanedeydik) gene biraz gergin ve gene biraz dingin dışardaydık. anne bodrumda kafasını dinlerken mandalina almak istedi mandalina şekerli sen şeker hastasısın deyince sensin hasta git raporlarıma bak ne hastası diye bağırıverdi ve sanıyorum ağırına da gidiverdi ve sanıyorum içim de gidiverdi.

sanıyorum gene sanıyorum tam 10 sene sonra ilk defa kiss me kiss me kiss me kiss me albümünü ilk defa koydum ve the kiss çalıyor.


değişken ruh ve sağlık hallerimin ne kadar beni yiyip bitirdiğini gösteren bir aygıt olsaydı ve o bitme skalasına gözüm gidiverseydi acaba durup orada artık normal bir şekilde nefes almaya başlarmıydım.

uyurken uyuyamıyorum
nefes alırken bazen acaba daha sakin ve daha normal tempolu nefes alabilirmiyim diye übunglar yapmaya başladığımda temponun şiddetle artmasını dinliyorum

eskiden ama çooook eskiden dapdar deri bir diesel pantalonum deri bir kemerim lepoar desenli bir gömleğim ve harley bootlarım ile sokaklarda yürürken ben biri gelse

duracaksın sen
duracaksın koca bir geminin durduğu gibi bir limanda
sığınacaksın köşe bucak
ve sonra bi daha süt liman olsa dahi
çıkamayacaksın deseydi

eskiden
çok enfes sigara içerdim
çooook enfes yağmuru suratıma yerdim

1 gece sadece bir gece öyle sessiz sakin karanlık bir gece elimde sigaram ile ıslanıp yürüsem

sadece kendim için yürüsem

ne olur bilmiyorum

bir arkadaşım eşinin doğum gününe hulyo iglesyası getirmisti

işte öyle sadece 1 gece odama robert smith i getirebilsem
...for how much stronger can I howl into this wind..

Thursday, November 12, 2009

babam

koltukta oturuyo
uyuya ben ona bakıyorum
o uyuyor

Monday, November 09, 2009

1 SENE

Max Richter çalıyor ilk defa şansa ilk tanışmam on the nature of the daylight şarkının adı ve Blue Notebooks albümünden.

Kendimi bu şarkı çalarken üsküdar vapurundan gözü yaşlı ama kuvvetli ama üzgün ama inanarak beşiktaşa atladığımı oradan vespamla kasksız 10 kasım soğunu hissetmeden arnavutköy'e giderken görüyorum.

Hiçbirşey düşünmeden defalarca tekrar tekrar gülerek koşarak kaskımla sevgilimle yüzlerce kez geçtiğim beşiktaş çırağan ortaköy arnavutköy ikitekerimin altında yok okuluyor

Kliseye geliyorum kapalı. Nasıl olur? Her gün bu saatte açan klise bu sefer kapalı...

Zili çalıyorum, umutsuzluğa kapılmışken zangoç geliyor, ne istersin? girmeliyim, olmaz, niye bu klise sihirli klise hep açıktı bu sabahta, artık kimse gelmez oldu sabahları, akşamüstü bir de hafta sonları, hayır aç, girmeliyim, onemli, olmaz sadece ayazmaya sokabilirim, olur hadi, gel...

ayazmaya giriyorum küçüçük o odaya duvarlarına dokunuyorum dua edip çıkıyorum

doğru akıntı burnuna, babamın çocukluğunun geçtiği, defalarca oturup yere, boğazdan geçen gemilerin makina dairesini hayal ettiğim akıntı burnu...

şimdi o akıntı akıp gideli 1 sene oldu

1 sene evvel babam bizi bırakmadı bugün

1 sene evvel babam bize biz ona tutunduk bugün

1 sene geçti herşey aynı ben hariç

zangoç aynı, yol aynı, vespam aynı.

sakinlik şu an çok iyi.

Sunday, November 01, 2009

kasım

tam 1 sene rüzgar güneş dalga sonrası tekrar kasım geldi. en korktuğum ay olmakla beraber en çaba göstereceğim ay da olacak. Çabuk geçsin çabuk bitsin.

Annem babam haftaya aynı geçen sene olduğu gibi dönüyorlar.

Sanıyorum 2 ay koskocaman 2 ay koşusuz geçti.

Hayatım atlı karıncanın alası.

Saturday, October 03, 2009

eylül bitti

ekim sabahi güzel bir ikea!! filtre kahvem ile kaç ay sonra ?, bakamadim, direkt post sayfasi açıldı, ve nedense bir hayli gri bir havada yazmaya merhaba.

Yazın bir kaç arkadaşım "blogunu okuyunca içim kararıyor intaharlık sanki" dedi ben de "okuma amına koyim" dedim zaten esintilerin bir zevzeki yüzünden öğrendin

geri dönüp baktım, ananemin kaybından babamın ameliyatından sonraki ruh hallerimle kendimle yazıştığım sayfalarla dolu

koşu partnerim buradan sesleniyorum sana: eğer sende ruhunun dört duvar arasında kaldığı avusturya lisesine gidip zorla bbrecht ezberletilip karaköyün puslu ara sokaklarinda büyüseydin sen de the cure ile başlar infinite sadness and mellon collie ile devam ederdin. Adananın portakal bahçelerinde yetişmedik maalesef.

ve bugün sanıyorum ciddi de teğet geçen bir vesile ile hem ananemi hem dedemi ziyaret edeceğim (edemiyorum telefon geldi ne alaka oldu bu tabii)

ve bugün çok güzel bir lüfer yiyeceğim

ve bugün yazmaya tekrar başlayacağım.

bberry'im komforu saniyorum beni yazmaktan uzaklasirdi...

artik yeter yazmaliyim

ve maalesef ekim kasim geldi

hadi ekimi gectim hong kong var nasılsa

kasım :(

ne yazsam ne yazsama son simdilik son veriyorum

Monday, August 31, 2009

2 ay

nasıl geçti ne oldu bilmiyorum. 2 ay sonra ilk entry'm ile başbaşa ne yazacağımı bilemiyorum.

teyzemi kaybettik, annemler bodrumdan apar topar geldi, babayı apar topar doktora götürdük gelmişken.

Apar topar ağladı şimdi ben apar topar bu masamdan kalkıp gene koştur babam koştur.

Bir dost bu hafta sonu "bi dur be hayat, bi önümüze devamlı birşey fırlatmaya bi ara ver" dedi

güzeldi.

ve bugün bayramoğlu'na teğet geçtim. O da güzeldi.

Monday, July 06, 2009

Yazmaya dönebilmek için minik egzersizler.

Sanıyorum 2 sene evvel kırdığım parmağımı, Placebo konserinde yeniden çatlattım.
Koşamayınca balkonda 800 kere ip atladım.
Pazar sabahı midemin ağrısından sancılandım.
Akşamında A/C çarptı.
Sabahına bin beter.
Hafta nanelimon ile başladı.
Baba göz dokturunda.
Doktor üzerine kusmak istediğim bi kelime oldu bu sene.
Sakal traşı olmadım.
Elim müşteri aramaya gitmiyor.
Orospu gibi müşteri avından çok ama feci sıkıldım.
Bi kıyma kavurma olsa hafif acılı bi yumurta kırsam üstüne, minik bi karabiber bulutu, biberlerin pisme sesi, yaninda fırından ekmek, demleme çay. çay üstüne çay.

Yaz bitti bile.

İşte kişi böyle çirkin böyle duyarsız böyle kusarcasına da yazabilmeli.

Sunday, June 28, 2009

babanın doğduğu gün

çok uzun zamandır yazma isteğimin gene benden ayrılmasından sonra, evet bugün, babamı sabah arayıp doğum günün kutlu olsun dedikten sonra, 2-3 satır yazma dürtüsü ile karpuzu ayıklayıp biraz olsun ruhumu sakinleştirebildim.

Chat Baker çalıyor.

West lafayette'yi hatırlatıyor.

12 sene olmuş.

Kalkıp altılı kuponumu yatırmak istiyorum, gazi kuponunu.
Kalkıp motorumla dolaşmak kalkıp ıssız bir koyda denize dalmak (belki de Ahmetçe'de)
Kalkıp sadece yürümek çok uzun uzun yürümek ta bilinmeyen sokaklardan serin gölge bir köşeye uzanmak soğuk biraya devam edip 2-3 insan tanıyıp yorulmak istiyorum.

Gene çok garip bir pazar. inanılmaz sakinim. Yoksa hakikaten sakin miyim ?

Wednesday, June 24, 2009

Nostalgia

Nostalgia - it's delicate, but potent. In Greek, "nostalgia" literally means "the pain from an old wound." It's a twinge in your heart far more powerful than memory alone. This device isn't a spaceship, it's a time machine. It goes backwards, and forwards... it takes us to a place where we ache to go again. It's not called the wheel, it's called the carousel. It let's us travel the way a child travels - around and around, and back home again, to a place where we know are loved.

Don Draper

Tuesday, June 02, 2009

from the keyless man

Arp'çi kiz.. Düsen uÇakta ölmese, kimsenin bilesi yok.. En Çok önem verdigimiz degerlere göre, neresindeyiz ömrümüzün ? Tek basima duruyorum, titreye-savrula, zaman okyanusunun dalgalari arasinda.. Anilar sahiline bir dalga gibi vuruyor tüm olanlar.. Zaman okyanusu adeta geri kusuyor, kendisine attigim mutlu-mutsuz dakikalarimi.. Tüm gücümle bagirdigim yerdeyim; sonu gözükmeyen sis'e dogru ilerliyorum, toz bulutunda yitiyorum.. Fon'da: "DUST IN THE WIND"

Sunday, May 31, 2009

2 sene evvel bugün


nezihem'i uğurlarken gene kafamı kaldırmış yukarılara çok yukarılara bakıp 10 sene evvel Bodrum yolunda Morissay dinlerken yaptığım şeyi yapmaya çalışıyordum. O zaman gürgan ve kayınlara bakarken, 31 Mayıs 2007'de selvi ağaçlarına bakarken, bugün tünelin ara sokaklarından gri bulutlara, şimdi Abbas Ağa parkının çınar ağaçlarına bakarken de...nefes almaya ve anlamaya çalışıyordum.

Zaman ile anlaşamadığım ve kavgamın devam ettiği bu iki senede çok fazla şey oldu benim için ve ailem için. Koşulmuş bir at gibi ağırdan hayatı yokuş yukarı çektiğim bir iki sene geçti gitti.

Mücadele verdiğim ve kazanmak için çalıştığım ve kazanacağım herşey, tutunmaya ve kaybetmemeye çalıştığım gene herşeyi en nihayetinde kaybedeceğim! ya da onlardan evvel kendimi kaybedeceğim un ufak, yok olup gideceğim.

E o zaman ?

Bu dipsiz koşuşturmanın içinde, bu anlamsızlığın farkına varabildim "an"...

Yani tüm endişelerimin veya sevinçlerimin, hep sahip olma elde etme döngüsünde olan insanlığın, elde edebileceği herşeyin yok olacağını anlayabildiği "an"ları birleştirip zamana yayabilirsem ve bunu da nefes alarak yapabilirsem...

sanki biraz daha rahatlayacağım.

Pilsiz radyomdan 2-3 reklam sonra çıkacak akustik şarkıyı heyecanla beklerken, kahvem her seferinde olduğu gibi , şaşırtmadan beni, gene soğudu.

Gri bir yıldönümü. Soğuk, motorda ofise gelirken üşüdüm. Ellerimi sıcak suya sokup ısıtmaya çalıştım. Soğuk kahveden bir yudum. şarkı başladı. Karşıya geçip geçmemeyi Nezoş'uma gidip gitmemeyi düşüneceğim uzun ve gri ve soğuk ve sanki harika bir pazar günü. Ofiste tek başıma. saat 12:32, radyo çalıyor, kulağıma düşen gitarların arasından bası bulup çalmaya başlıyorum, davulcu bana bakıp gülüyor, seyirci hızlanmamı ister gibi ellerini kaldırmış ama sessiz ama gözler kocaman bana bakıyorlar, pedala basıyorum, iki adım öne geliyorum mikrafon dudaklarıma yapışıyor ve çalmaya başlıyorum bugün için:

PLAY FOR TODAY
It's not a case of doing what's right
It's just the way I feel that matters
Tell me I'm wrong
I don't really care

It's not a case of share and share alike
I take what I require
I don't understand ...
You say it's not fair

You expect me to act
Like a lover
Consider my moves
And deserve the reward
To hold you in my arms
And wait
And wait
And wait
For something to happen

It's not a case of telling the truth
Some lines just fit the situation
Call me a liar
You would anyway

It's not a case of aiming to please
You know you're always crying
It's just your part
In the play for today

Friday, May 29, 2009

2 sene

yarın olacak, uyuyamadığım bir hafta sonrası bayıldığım gecenin sabahı 7 de uyandım.

2 kahve bi cigarillo.

Hayatımda hiçbirşeyi kadar özlemedim.

Hayatımda hiçbirşey bu kadar canımı acıtmadı.

Canım ananem, hala aklımda o yatağı dikleştirin kızgınlığın ve ben daha Bodrum'a gideceğim lafın.... Canım Nezoş, tüm bu güzelliğinin tüm bu melekliğinin, sana orada çok güzel bir hayatın içinde, dedem ile yanyana kaldığı yerden devam ettiğinin inancıyla...

seni çok seviyorum...

Sunday, May 17, 2009

Baba


Şu benim meşhur nokta. Gölköy. Burada herhalde 4-5 farklı fotoğrafı, 3 ayrı mevsimde resmi olan, Önce Nezihe'li, Figen'li, İlhan'lı, sonra ananemsiz aynı noktada defalarca ve son kara kış sonrası bomboş bir resim Şubat ayında...

Bu Mayıs, Nezoş'un yıldönümüne 3 hafta kala aynı noktada buluştuk.

Kara kış...Tanpınar gibi kalemim olsa çok güzel bir roman yazabileceğim "kara kış" sonrası babam ile hayatın tadını ensemizde hissettiğimiz aynı iskele aynı nokta.

Baba - Oğul


Gün batımı hayatımıda koştuğum en güzel yerlerden bir tanesine, elimde makinam ertesi yürüyüşe çıktım.

Tel Aviv'in güzelliği ötesi insanların sakinliği de rahatlığı da beni çarpmıştı. Restorantın tekinde tanıştığım kız bakma böyle güler yüzlü ve sakinnnn relaxxxxi olduğumuza, stres de diz boyu demesine rağman 4 gün neredeyse hiçbir yerde buna dair birşey hissetmedim.

Kilometrelerce uzanan müthiş plajda, bu baba-oğlu gibi, herkes, kendini sanki tüm olup bitenden soyutlamış gibi bir hayat yaşıyordu.

Friday, May 01, 2009

...


Tel Aviv’in sıcak ve güzel sahillerinde ailemden binlerce sokak uzaklarda tek başıma.
En güzel “her şeye karşı gelebilme anlarım”dan birinde…
Oturmuş, çok uzaklara, belki Kıbrıs’ın güneyi Malta’nın ortasına doğru bakarken, öyle ayaklarım kum olmuş bu sefer hiç kıl olmamış, gözlüğüm de kum olmuş, ceplerim de kum olmuş, sağım solum önüm arkam sessiz, bir bardak soğuk kırmızı şarap, alnım günün korumasızlığından kızarmış…
Ve öyle ağırdan öyle ağırdan güzel bir gün battı ki….
Ertesi günün Kudüs heyecanını unutmuş hayatımda yer etmiş Bayramoğlu, Bodrum, Kaş, Bozcaada kumsallarından sonra şimdi burada tek başıma sessiz ve sakinden fazla panik yapmadan içten içe heyecan bastırmacalı tepemden uçak geçip durmalı…
Bir yudum sonra bir yudum daha…

Tuesday, March 31, 2009

hayatı Pi'ye alın


Sabah babam geldi. Şık giyinmiş. İşe gelir gibi. Önce ofiste biraz yardım istedim. Sonra Vatan gazetesine toplantıma götürdüm ! Hem rozetini hem 1958 muhabir kartını Hürriyet'ten verilen hem de sarı şeref basın kartını gösterdi. Güldük. Taksiye bindik. Barbarosta inip müthiş güzel bir günde korkunç kış sonrası babamı by-pass ve sonrası yaşadığımız o dehşet günler sonrası benimle sımsıcak yürürken dudaklarımı ısırıyordum.

Adı ile bizi sanki çağıran "hayatı Pi'ye alın cafe" ye girdik. Yemekler geldi. Babamınki önden.

- İlaçlarını aldın mı ?
- Evet
- İyi
- Zaten sabah değiştirdim.
- Neyi?
- Doktorun verdiği tansiyon ilaçlarını bıraktım benim eski tansiyon ilaçını aldım
- Niye?
- Deniyorum
- neyi???? !!1 Afrikadan futbolcu getirdin onu mu deniyorsun delirdin mi ?

Cafe inledi, yemekler yenilmeden kalkıldı. Benim tansiyonum 30! Bir yandan babama bağırıyorum bir yandan doktoru arıyorum. Savaş.

- Sen taksiye bin git ben delirdim çünkü.

Bir yandan da bindiremiyorum. Çıldırmak üzereyeim. Sessizce yürüyoruz.

Bir anda bir kameraman bir muhabir önümüzü kesti.

- Seçimler hakkında ne düşünüyorsunuz? tayyip oy kaybetti mi sizce ? halk ne mesajı verdi.

Ben birşeyler geveledim. Tam gidecez babam kameranın önünde başladı tayyib'in kötü yönetimine... Konuştukça konuşuyor.

Susmuyor. Kameraman bana arkadan kes kes diyor. Kibarlık yapıyorlar kesemiyorlar. Ben gülüyorum.

3 dakka falan konuştu. Adamlar off çekip gitti.

Babam gülüyor ben başladım gülmeye. Gülerek yürümeye devam ettik.

Gülerek taksiye bindi.

Dudalarımı tekrar ısırmaya başladım. Pek de ısırmadım esasında.

Baba olmadan baba oldum bu Kasım. Günler artık hem zor hem büyük hüzün hem de günler büyük kıymet dolu.

Tuesday, March 24, 2009

Wish


En uzun ormanda böyle sessiz ve uzak koşmak istiyorum.
En yeşil ve en derin.
Sabah kalkıp erkenden sessizce...
Böyle bir orman hayal ediyorum.

Tuesday, March 10, 2009

iskele


Biri Eylül ayı, yaz sonu üzerilerinde 2 hırka. İki anne deklanşörümün önünde. Diğeri aynı nokta bu sefer babam deklanşörün arkasında, buz gibi bir Şubat sonu. Sözverilmiş bir Bodrum kaçamağı.

Ananemden başka birşey görmedi gözüm iskelenin önünde. Bomboş iskele. Bakakaldım ve kıyıya vuran her dalganın sesinde her seferinde tokat yer gibi zaman bilmecesinin içinde kaybolup gittim. Orada öyle oturuyorlar öylesine bana bakıyorlar ana kız...

Canım anneannem şimdi kaybolup gitmiş iskele bomboş.

Nasıl olur? o gerçek an o içinde bulunduğum an...hem de bu kadar hızlı bu kadar vakitsiz..

Bir saniye yetiyor bana her şeyin içinde herşeyi kaybedecek noktaya geldiğim bir saniye. Kendimi tanıyamadığım, yirmi değil yirmiler de koşsam cevabını bulamayacağım bene gelmem...bir saniye.

Çok soğuk bir mart çarşambası.

Babam ve annem Erenköy, abim Arnavutköy ben ofiste, tek bir tungsten lamba yanıyor.

Yazmıyorum.

Monday, March 09, 2009

Friday, March 06, 2009

Nazar


bunca sene arzula

ilk 20K

sonra git rutinin dışına çık. tempo tempo. Neyine senin tempo. 2hafta sıfır antreman. Bilek kas ne olduysa aptal bi fizyocu röntgen yan bağlar..

2 hafta sıfır antreman :(

bu pazara nefesten bacaktan ne çıkarsa...

hadi bakalım.