
haydi yolum açık olsun
bir ilk bir rüya gerçekleşir mi bilmiyorum gidebilmeden daha önemlisi kendimde çalışabilecek gücü ve kuvveti bulacakmıyım ...Runtalya 8 Mart
30 dakikada 5K koşarken cuma günü 36:30 du bu süre
bu sabah 33:14
anladım ki ruhum kadar vücudum da yorulmuş bi o kadar
haydi hayırlısı en cheesy en sacma methodlarla da olsu kendimi gaza getirip basarmalıyım
umarım....
Sunday, January 04, 2009
ilk 20K'ya
Sunday, December 14, 2008
Swim right swim left

My beloved Discus Fishes in my new aquarium.
Margreth - The strapped one
Mesut - The orangewhite one
Prens - The bluegrey one
Serseri - The one one the wood that eats shit all the time
Neons - 10 of them are in there floating in (far left)
Monday, December 08, 2008
kaçıncı günde olduğumuzu unuttum. Şimdi de kaça doğru gidiyorum onu bile kestiremiyorum. Bugün bayrammış. ne bayramdan ne kadıköyden ne de karaköyden haz eder oldum ne de taptığım beyaz vapurlardan ve yolculuklarından ne de insanlarından.... Ve hatta bu şehirden kusar oldum. tam 1 ay 2 günün korkusuyla, uçurum kenarlarıyla kalp tutulması ishali titremesi göz yaşıyla bu şehir sanki kendi korkummuş gibi beni yutmaya çalışırken nefes alamadım ve aldığım zamanlar da aldığım yerde dahi duramadım. Şimdi herşey daha iyi olmasına rağmen uykusuz gecelerin ağırlığı ve sabahı beklemenin hiç de bu kadar zor olduğu bir an yaşamamışken - halbuki ne zor zannedermişim Lafayette'de ya da Arnavutköy'ün tepe evinde - şimdi ise Kısakürek'in sabahı gibi oldu sabahlar. Uykusuzluğun bu kadar kabul edilebilir olacağını yaşamak, ya da dipsiz korkunun sara sara alıştırdığına, dayanabilinir kılındığına tanık olmamıştım. Ofiste miyim evde miyim veya hangi vedeyim hiç farkına varmadan günler hızla akıyor.
bana yeni bir ben lazım.
Monday, November 17, 2008
12. gün
Koskoca bi koridor. Toplam 16 oda. Oksuren balgam tukuren inleyen oksijen aletinin tisss sesi gelen ahmed hamdi tanpinarin romanindan cikmis mücahir kogusu gibi bir yerde insani umitlendiren tek sey dakikasi yavas da olsa hep ileri giden beyaz yuvarlak duvar saati...
Hayal

Yapmam gereken tek şey vaktin geçmesini beklemek. Ne kadar zor da olsa her geçen gün daha iyi hissetmek mümkün. Gerçi her gün acaba bugün ne olacak hangi korku gelip beni saracak endişesi de bir yandan kemirmeye devam ediyor.
İnanılmaz bir çaba ile sakin ve sessiz ve dingin kalmaya çalışıyorum. Hatta her saniye bunun egzersizini yaptığım bile söyleyebilirim. Ama olmuyor. Beynim detaylarda yüz binlerce parçaya bölünmüşken bu egzersizler esasında açmadığım çekmeceleri ya da bin yıldır aklıma gelmemiş şeyleri getiriyor.
Annem çok yorgun.
Daha geçen ay 3 post aşağıda yazmışım babam çok güzel bir yaşta diye. Çok uzun bir masa hayal ediyorum güldüğümüz ailecek çok güldüğümüz bir masa.
Bir arkadaşım blogumu okumaktan nasıl bunaldığını belirtmişti çok evvel. Amma velakin zaten bloglar ilk hurra herkes okusun paylaşsından çok onca taslak ve fikir dünyası içinden çıkıp “kimse okumasın benim arka odamı” ya dönüştü. Ki bu nedenden sevgili mahkememiz kapattığında blogger’ı yazamamaktan okuyamamaktan daha çok kendi odamıza dinlendiğimiz ağladığımız güldüğümüz kendi odamıza girememeye kızmıştım.
Hayallerimden bir tanesi bu resim. Sarayburnu’nda lüfer zamanı. Balıkçılar yan yana dizilmiş oltalarını sallandırıyorlar. 2 kere çıkmış olmama rağmen eli boş dönmüştüm. Akşamüstü güneşi batarken idi bu an. İnanılmaz sessizlik içinde, benim bu aralar bir türlü olamadığım, sanki ibadet eder gibi oldukları yerde fazla kıpırdamadan…Ama belki de içleri inanılmaz kıpraş kıpraş, bin huzursuz, rast gelmezse ne kazanacak, kendine ailesine nasıl bakacak belki de it gibi huzurlu “delir İstanbul delir beni alma içine beni dalgalarımda rahat bırak ben iyiyim böyle” lerinden…
En uzun gece biter, belkiler hiç bitmez.
Saturday, November 15, 2008
10. gun

Babam uyuyor. Kite father. Tam 10 gun oldu bu pencereden istanbula bakisim.
Tek dilegim buradan bi an evvel cikabilmak.
Ben babami öldu hiç zannetmemistim o geceye kadar. O acilin önunde annem ben ve abim. Hic bitmeyecek.
Simdi.
Yogun bakim sonrasi o babaya acaba bi daga kavusabilecek miyim bilemezken 10 gun gecmis bile.
Babam. Ben.
Ben. Babam.
Gecenin karanligi odada ama disarsi dun kadar aydinlik.
Cok yorgunum.
Babam daha yorgun.
Guclu olmayi daha guclu olabilmeyi istemek.
Gidelim buradan. Bi an evvel gidelim.
Tum bu manzaraya ragmen kacip gidelim.
Friday, November 14, 2008
Banliyö

tam 10 sene sonra bindim ve tam 10 sene sonra ne trenlerin ne de bu (trenin durak tabelası bi şekil ekleyemiyorum sayfaya :( )tabelanın değişmemiş olması müthiş hoşuma gitti.
Dedem…Okuldan alır, Karaköy’den biner Haydarpaşa’da iner bi türlü saatinde kalkmaz treni (bugün bile) beklerdik. Trenin uyku getiren tıngırtısı meydan okuyan dedemin, gözlerimi açıp büyük heyecanla kulak verdiğim hikayelerini, geçmişi 30′ları 40′ları dinler bu yolculukların hiç bitmemesini isterdim…
Feneryolu’nun faytonlarını, Erenköy’ün köşklerini, Süreyyaplajı’nda nasıl denize girdiğini, Bostancı’dan öteye kurt indiğini dinler yol alırdık. Yazları, bu “neşeyolculuğu” neredeyse 2 ye katlanır, yazlığa giderken taa Çayırova/Bayramoğlu’na kadar dedemin kucağında hayata bakardım. Cevizli’den sonra anlatacak fazla birşeyi olmasa da Tuzla Tersane’sinin ve o büyük gemilerin seslendirttiği “Dede baak!” lar…
Bugünse yolculuk Erenköy’de son buldu. Değişmiş sokakların arasında hala bir iki köşke de gülerek, babaya doğru yürüdüm.
Wednesday, October 15, 2008
Bitmeye yakın sonbaharın öncüleri

Kasım yaklaşıyor. Ekimi yaşayamadım ve fazla da yaşayamayacağım maalesef - Kasım’ın içine karga tulumba. En son yaz başı amcamın karısının vefatında, Maide Halam’ın oğlu yanıma gelip (cenazeden cenazeye kuzen) ben bir şey de söylemeden nasıl geçenlerde tünelde dolaştığını dolaşırken bir saatçide saatini yaptırdığını yaptırırken dedemi adama sorduğunu adamın sen nereden tanırsın ki Muzaffer Amca’yı sonrası Engin yahu Engin sen misin diye neredeyse ağlamaklı olduğunu anlattı. Nezihe’me hala gidemediğim gibi o adama da gidip yanında çöküp dedemi sorup resmini çekip anlatıp konuşup dinleyip eyvallah çekemedim. Belki de yaşamıyor artık. Dedemi Tünel’de hatırlayan son adam hala oralarda mı acaba ya da röntgenci Satıh hala oralarda mıdırı cevaplayamadım? İz sürmek…Hiç kimsenin izini sürmedim sanıyorum bugüne kadar. Sokakların bulmak istediğim köşelerin ve evlerin (doğduğum evin, ananemin eski evinin, teyzemin Zincirlikuyu’daki köşkünün izini sürmüştüm bu şehirde.)
Bu gri şehirde.
Kendine ait öncü bulutları olan bu şehirde. Genelde Ağustos sonu Eylül başı gelen (ki bu öncü bulutları resimde bu sefer bayağı erken yakalamıştım yazın ortası) tek tek renk renk öbek öbek şehrin üstünde beliren hızlı giden bitecekmiş zannedip hiç bitmeyen öncü bulutları var bu şehrin. Çenem havada kafam yukarıda dakikalarca seyrettiğim, bazen açıkta onlarca, bazen de bir sokağın ortasında iki apartman arasından geçerken aman geçip gidecek diye heyecanlanmadığım hemen peşinden bir tanesinin diğerinin yerini aldığı bulutlar. Sanıyorum şehirde kimsenin bu bulutlardan fazla haberi yok. Sadece sonbaharın habercisi olduklarından ve esasında çokça olsa bile sayıca gaaayet ender gelip geçtiklerinden kimsenin haberi yok. Ama benim var, ve hatta öylesine var ki: her bir öncüde bu şehrin, anım olan başka başka semtlerinin hala o zaman diliminde kalmış Orhan’ı yaşattığından ve büyüttüğünden haberim var.
Sunday, October 05, 2008
Saturday, October 04, 2008
Friday, September 19, 2008
Gri sabahlar
Her sabah uyanıyorum. Bazı sabahlar gri sabahlara ve yalnızlığıma uyanıyorum. Eylül ile karşıladığımın sonbaharın korkunç Kasım'ından evvel en güzel Ekim'e uyanır gibi uyanıyorum. Bahçesi bakımsız, sarısı solmuş, kiremitleri kızıldan kahverengiye dönmüş tek katlı evimin girişinin 2 basamağının üstünde oturur bir elimde kısa Camel bir elimde siyah kahve ile ağaçların arasından, toprağın çitin bahçelerin ve diğer evlerin arasından uzaklara bakar otururdum Lafayette sabahları, Eylül'ün ve Ekim'in yalnızlığında. Üşümekten titreyen parmaklarımla sigara üstüne sigara yakar Garbage -Milk belki de kaçıncıkez üste çalardı.
Sabah 8 de kalktım. Normalde 50-60 km kullandığım Vespa'yı 20-30 ile Galata'dan Karaköy-Kabataç-Beşiktaş kullanırken gri içinde yol alıp Lafayette'e vardım.
Çok yalnızdım. Çok ağlar çok üşür çok içer ve yürürdüm. Kendi sesimden onlarca insan yaratmıştım. Bazen hepsini kucaklar bazen de hepsiyle küserdim.
En normal sakin ve hatta en mutlu ve huzurlu anların arasından geliyor bir an, yalnızlığımın ve sonsuz siyahgri halimin içinde buluyorum kendimi. O anın ne zaman niçin geldiğini ve nasıl bu kadar ani geldiğini beni yakalayıp sağdan sola çevirip aynanın karşısına zınk diye koyup bak şimdi kendine dediğinde ve kendime baktığımda bu lafayette sabahına nasıl geldiğimi anlayamıyorum. Toplantıda oluyor, yemekte oluyor, yolda oluyor, maçta oluyor, en patlak kahkahanın ortasında, en güzel yolculuğun başında, duşta, koşuda, orda burda her yerde aniden oluyor.
Bu sabah neden şimdi bu kadar gri?
Bilmiyorum. Ama seviyorum. Sanki bir saksıda iki ayrı yöne doğru yol alana dal gibi, her ikisinin de sulanmaya yol almaya ihtiyacı var gibi, bu sabahlara ve bu yalnızlığa benim, içimin dışımın, kafamın çok ihtiyacı var.
Saturday, September 13, 2008
Uçurtmamı almasınlar
caddebostan sahili bundan çok aylar evvel ve sanıyorum bir nisan sabahı.
Hep iki üç adım uzaklarında durup, ortaya çıkan görüntümüzü ezberlemek için, biraz da kasten oraya doğru yürütmüştüm.
Çok ağır bir gün olmasıyla beraber oldukça da güzel bir gündü. Ya ağır olur ki ağır olur genelde, ya da güzel olur. Ama ikisinin olduğu haller işte beni hep yataklara düşürenlerden.
Uzaktan aileye bakabilmek ve aynı zamanda içinde olabilmek. Saf.
Babamla çok ağladık senelerce. Çok.
Annemle çok sarıldık. Hep.
Zamanla ilgili problemim çok geniş ve şimdiki içersinde devam edip duruyor. Geçmiş o kadar belirsizliğini koruyor ki ne olduğunu hala anlayamadan sarsıntılarına düştüğüm, ben, mütamadiyen katlanmak zorunda kalıyorum toparlanmalara.
Çok özünde, öyle zamanı dondurmak durdurmak yavaşlatmak gibi bir takıntım yok esasında (her nekadar kaleme almış olsam da "kaptanınız" yazılarımda).
Dediğim gibi, derdim zamanla, ayrışımlarıyla değil esasında.
...
Babam 74 yaşında. Güzel bir yaşta. Onu en çok sevdiğim yaşta.
Monday, September 01, 2008
Huzur Dolmuş Durağı

Karaköy Cankurtaran hattı üzerinde koşarken hayal ettim. Son 10 gündür koşup durdum, hiç durmadan. Dünyaları koştum.
Sonra cumartesi geldi , Batu’m geldi. Offladık pofladık. Sıcaktan geberdik. Denize girelim mi çılgınca? He hu ? Hadi ulan. Mayoları giydik. Vespa…
Sarayburnu!
O inanılmaz akıntının olduğu Sarayburnu.
Kayalardan bıraktık kendimiz. Önce Batu, sonra ben. (Her zamanki gibi.) Öyle böyle bir akıntı değil. Ben çığlık çığlığa. Su şaşal su, buz gibi değil ama serin.
Su samurunun kafası nasıl dışarıda olur, işte öyle akıp gidiyoruz, bindik gidiyoruz. Topkapı Sarayı , Surlar, Sultanahmet, Cankurtaran. Manzaramda şilepler, surlar, Aya Sofyalar…
Paşalar albaylar var, oranın müdavimleri. Kayaların tam ortasına bi direk dikmişler, toprak getirmişler. Domates biber yetiştiriyorlar. Mangal rakı hep var.
İşte tam o direğin orada bir halat sistemi, akıntıdan kayıp gitme diye tutunuyorsun, kayalara basıp çıkıyorsun.
İlk çıkış bir anlamsızdı. Biz ne yaptık gibilerinden. Sonra mayo çıplak ayak 1 km geri yürü bi daha atla. Bi daha atla. Bi daha atla. Bi daha atla. 4 kere atladık.
İnanılmazdı. Su inanılmazdı, sarayların yanından kayıp giderklen akıntıda, hayat inanılmazdı, an inanılmazdı.….sanki İstanbul’dan uzaklaşırken mutlu ama panik, bir seslenişi ile içine çeken, son bir gayret halata tutunuyorduk. Çıkıyorduk
Durduk. Oturduk. Kayalarda. Konuşmadan. Üsküdar Kadıköy Caddebostan Erenköy Adalar Karaköy Boğaz…bir şehir baktık - bakakaldık. Onca anı onca yıl ayaklarımızın dibinden akıntı gibi hızla akıp geçerken her birine tek tek tutunmak halata asılmak geçmesin gitmesin kalakalsın diye debinmek.
…
Bayrak direğinin tam dibi Huzur Dolmuş Durağı….Guide Kemal’e sorduk ne bu…abi ne olacak Huzur işte baksana dedi…ee dolmuş durak…
Sarayburnundan biniyorsun dolmuşa, akıntı seni bu durakta indiriyor…İniyorsun dolmuşa biniyorsun dolmuşa sonra yeniden….
Bir şehir anısı, bu kadar sağlam olabilirdi candan dipten derinden..Batu’m ile.
Tuesday, August 12, 2008
14 Mart 2008
Yazmayı mu unuttum?
Seni mi ?
Gülmeyi mi unuttum?
Seni mi?
Çatalçeşme!
taa başından sonuna kadar
o uzun mu uzun duran sokakta kaybettim sanki.
Seni.
Halbuki ne uzun gelirdi o sokak
Şimdi tükenmişliğin kısalığında
İskeleden atlar gibi nefessiz kalmalar
Sanki hiç boy alamayacakmışım dehşeti ile
Kaçıyorum kıyıya, kıyına.
Monday, June 23, 2008
Bakta bizi hatırla...

ananem sanıyorum dayıma yazmış, dayım uzun süreler yurtdışındaydı.
el yazısına dokunuyorum...
baktıkça içinden çıkamadığım bir fotoğraf.
yıllarca dedeme baktım. Şimdi ikisi yanyana.
Ne müthiş olurdu beraber olduklarına inanmak değil bilmek.
Sunday, June 22, 2008
boy on the door
bugüne kadar çektiğim en güzel fotoğraflardan bi tanesi benim için. Enstanteneyi ayarlayana kadar canım çıkmış olsa da bir mağaranın kapkaranlık içinde kendimi çekene kadar canım çıktı gecenin karanlığında.
Mağaranın karanlığı mı yoksa aydınlık mı beni çağırıyordu gibi onlarca zırva kelimeye hiç gerek yok şimdi...
Thursday, May 29, 2008
....
Yarın bir sene olmuşken gidip gitmeme veya gidememenin korkusu içersinde ve bu sabah aynı şarkıyı çalarak aynı değil ! daha dehşet bir özlem ile yazabilmeyi sürüdürüyorum.
Ortaca'dan yol alıp giderken gördüğüm birşeyi hemen arayıp söyleyim diye elimin telefona sıçradığı gibi çoğu gün çoğu sabah çoğu akşam sanki hala varmış sanki hala yanımdaymış gibi anlık boşluklara düşüyorum.
Sessiz ve derin çok ağlıyorum. Şu an şu saniye olduğu gibi inanılmaz bir iç haykırması ile dudaklarım kapalı sanki açsam çığlık kopacak gibi çok ağlıyorum orada burada.
Geçiştirmelerin kralı oldum. Geçiştirebilmelerin müptelası oldum.
Belki yarın sabah belki pazar belki akşam belki güneş batarken gideceğim.
Belki bu sefer kasedi de dinleyip gideceğim.
Kendime işkence için değil, onu son gördüğümden beri sadece bir kez gitmiş olduğumdan değil.
Bu kadar sevmenin bu kadar sevebilmenin bu kadar özleyebilmenin bu kadar sürebilmenin gücünün kaynağını hep düşündüğümde "saflık" karşıma çıkıyor.
Güzelliklerinin sevgilerinin kokularının dokunuşlarının, önce dedemin sonra ananemin sonra ikisinin beraber belki de son kez tattığım bu SAF ilişkinin ruhumda bıraktığı izden kaynaklanıyor.
Sadece konuşur güler ve eğlenirdik. Saf. Oldukça saf.
Hiding, fading Hiding, fading Hiding, fading Hiding, fadingHiding, fading Hiding, fading Hiding, fading Hiding, fading Hiding, fading Hiding, fading Hiding, fading
Monday, April 21, 2008
Bir yüzyıldır öylesine duran bir resim

Feriköy'deki latin mezarlığına bir dostumla beraber geçtiğimiz cumartesi uğradık. Bu hayat üzerinde yüz yüze kendi soyadından birisine rastlayabileceği tek yere tek mezar taşına bakmaya bulmaya gittik ve buldukta. Hüzünlüydü çok.
O etkilenme o konuşmalarımız benim kendi özelimde. Bu sabah iştahla yazmak istediğim mezarlığın beni ne kadar etkilediği. Rumların, almanların, fransızların harpte ölen yabancıların krikor kardeşlerin saray sekreterlerinin mezarlarıydı orada öylesine duran. 1900lerin osmanlısından ve sanki daha sonra bu toplumun nasıl bir devşirme kaynaşma defetme yıllarının arasında yürüdüm.
Koskoca mezarlıkta dolaşırken karşıma bir anda devasal bir anıt çıktı üstünde yüzlerce insanın isminin soyadının yazdığı. Tek dostu ben olan adam, yarı fransızcasıyla anıtın tepesini okuduğunda bu anıtın içinde 1870 yılınde Pera'nın yeniden yapılanmasında kazma kürek yıkılan mezarlığın taşınması ile birlikte ölenlerinde içine taşındığı yazıyordu.
Yaklaştık, yakınlaştık demirlerden içeri baktık. Yüzlerce kafatası binlerce kemik öylesine içerde yatıyorlardı. Hayatımdaki en ürperten görüntülerden bir tanesi ile karşı karşıya kaldım.
Daha fazla düşündüreni mezarlığın kimsesizler bölümü ve kimsesizleri. Ufak bir kiliseyi andıran mezarların bi tanesinden içeri girdim. Yukarda, resimdeki kişi 1903'de ölmüş ve herhalde 1903'de karısı çocuğu çerçevede resmini getirip koymuş ve 100 yıldır orada duran resimin hiçbir ziyaretçisinin olmaması belki de tüm akrabaların 1940 olaylarında ülkeden kaçışı ve geri gelmeyişi. Çok fazlaydı bunun gibi yalnız çerçeveler. Taşların üstünden çoğunun esanaf olduğunu anlamak veya saray halkını görebilmek ister istemez o karışmış istanbul halkının huzur dolu günlerine götürdü getirdi.
Belki de gereğinden fazla etkilendim.
Resim, cep telefonlarının en berbat kamerası olan Blackberry ile öğle vakti flashlı çekildi.
Friday, April 18, 2008
Erguvan
en merak ettiğim en karşısında durup hissetmeye çalıştığım nasıl ama nasıl basit ve güzel hayatları vardı ? nasıl yaşarlardıyı biraz olsun okuduğum kitaplardan anlatılanlardan da esinlenerek hisssetmeye çalışmak. Evin bahçesine bakıp en azından bir ağaç varsa "buraya salıncak yapmışardır" diyebilmek.
erguvan: hristiyanlara göre isa'nın havarilerinden birisi onu ele verip, çarmıha gerilmesine sebep olduktan sonra pişmanlık duyup kendini bu ağaca asmış. ağaç da dallarında can veren bu adamın alçaklığından dolayı utancından kıpkırmızı olmuş. o günden bu yana böyle rengarenkmiş (internet)
bu erguvanın büyüsü 2 yerde gizli...
1- bogaz hattinda o muhteşem fışkırması, yalılarda az kalmış yeşil alanlarda
2- ağaç yeşillenmeden, kupkuru dalından fışkırıyor bu çiçek, önce çiçek ! sonra yaprak !
bu fotoğrafı nikon ile esasında bir hayli de zorlanarak kumes gibi dörtgen baklava tellerin arasından çektim, hem de boğaza yakın şehrin en şehirleşmiş caddelerinin bi tanesinde, arada sıkışmış herhalde miras kavgasında paylaşılamamış hala solumaya çalışan bi binanın önunde belki de gördugum en devasal erguvan karşısında gercekten hayalperest merest biraz da donakalarak
dalip gittiğimde gene bi daha: taaa düşünemeyecek duruma gelene kadar - dedemi düşünüp - nasıl hayatın, uzun bir masadan salatalıktan domatesten poğaçadan ve çaydan ve kahkahadan ve dedenin o tertemiz gömleğinin kokusundan ve kafasındaki limon suyu sürülmüş kurşini beyaz saçlarından oluştuğunu düşündüm
Dağıldım, ofise döndüm.
Ananemin 1 senesinin dolmasına çok da az kala, dağılmayı durdurmaya bayağı da bir zorla... çaba ile gözyaşı ile cure ile placebo ile devotchka ile ve tabii sonunda rakı ile döndüm işte geriye...
Monday, April 07, 2008
ya havle ve la kuvvete illah billah aliyül azim
ya ben bu yönetim ve bu takım yüzünden akşam akşam kalp krizi geçireceğim yeter yahu
hepnize yeter yahu
delirdim ulan
bittim ulan
Sunday, April 06, 2008
Deneme
Bir gece ki !
Aldı beni rüzgar ile
Bostancı'dan dümdüz Haliç'e
Titrerken cılız ışıklar dalgalarda
İçim yansıdı sularda
Her atılan halat gibi iskele gibi
Attım kendimi Haseki'nin pek de yalnız bir bankına
Öyle pervasızca öyle danduna
Kaldım kıpırdamadım
Söndü vapurun ışıkları
Uzakta yanan bi izmarit
Yere havadan sessizce düştü kaldı
Yolcusunu beklerken o
Bekledim ben de sabahı
Öyle serseri
Öyle üşümüş
Öyle tek başına
Bir yuduma hasret
Kalakaldım sabaha
resim: Boğaz vapuru - 2008 - enstantene 3 saniye - hava soğuk - rüzgar evet var.
....
Herhangi bir resim koymadan bu yazıyı yazmak isterken aklımda da arkamda duran 10 aile albümünden hep gülümseyen resimlerinden bir tanesini alıp buraya koymak koyup bakakalmak istiyorum. Kaybedeli bir yıl oldu neredeyse ananemi, bi alttaki postu sanki inkar eder gibi geçmiyor. Boğazın üstündeki koskocaman makyaj pamukları gibi birbirinden kopuk koskocaman bemmbeyaz bulutlara bakıyorum bacaklarım çıplak balkonda üşürken. Çok özlüyorum çok fazla özlüyorum diye konuşmak istiyorum. Bir kere evine habersiz gittiğimde kırmızı telefonun yanında dedeme sanki hala hayattaymışcasına gibi yazdığı defteri bulmuştum. Okurken çok şaşırmış, 18lik delikanlının herşeye şaşırdığı gibi. 33 sene geçmesi gerekiyormuş o defter gibi konuşmama düşünmeme. Yazmama. Sanıyorum yazarken ve genelde hep pazar akşamları yazarken derisini atan bir yılan gibi başka birşeye dönüşüyorum. Kendimi yalnız yakalamamla beraber kaybetmem de aynı aynda oluyor.
Tuesday, April 01, 2008
Herşey geçiyor

şuursuzca sağdan defansa koşunca rakibin önüne girince dizi sol dizimde patlayınca pek de ince olmayan bacağım 2 katına çıkmış şişten hastaneye dörtler yanarak çatır çutur patlayan damarları (haemorrhage) hissederek yerlere kendimi bırakarak ağlayarak haykırarak çapanın koridorlarında sürününce
öleceğimi zannetmiştim.
Bacağım düzelmeye yakın motorun altında kalan parmağımı da kırınca acıdan gece ayağımı kesiyorlar diye gene ağlamıştım
fenerbahçe alması gereken maçı alınca hagi golü atamayınca ve ibneler şampiyon olunca maçkadan arnavutköye yürümüş üzüntümden dolmabahçede atatürk'ün yatağında ölmek istemiştim.
orta 2'de sınıfta kaldığımı öğrenince karaköyden kadıköye vapurun en arkasında köpüklere bakakalmış aynı vapurla tekrar geri dönmüştüm farketmeden karaköye
hayatımın en üzgün günlerinde balkonda arnavutköye bakıp ağlamaktan gözlerimde yaş kalmadığını zannetmiş aynaya koşup kontrol etmiştim
2 ay evvel sırtıma koltuktan fırlayan bir boru saplandığını zannedip boyun fıtığı korkusuyla Mr çektirmiş 2 gün kasılmış 3. gün normale dönmüştüm.
Ayaklarımı meis'e doğru yerden kesip 1ooo metre yukarida rüzgarı dinleyip içim çekilirken sanki sonsuza kadar öyle huzurlu olacağımı sanmıştım.
sonra yere inmiştim ...........sonra içki içmiştim sonra sevişmiş sonra gol olunca delirmiş sonra liseyi bitirmiş sonra avrasyaya girmiş sonra her sabah sonralara kalkmıştım, kalkıyorum.
Saturday, March 29, 2008
İnkar etme geçmişi
Almanlar faşizme karşı okullarda sadece yakın tarihi anlatıyorlarmış, 1700-1800'ler falan öyle trışkadan.
2 ay evvel Hitler'in en önemli merkezlerinden ve savaş tarihinin en önemli yerlerinden birinde hissettim bunu.
Nürnberg'de nerdeyse Naziler'in eserlerine rastlamak büyük şans. Şehirin 90%ı bombalanmış olsa da kalanları da yok etmeye çalışmışlar. Nazilerin santral olarak kullandıkları bi bina. Adler'in demir çemberini ve kendisini sökmüşler belli olmasın diye ama izi kalmış. Sanki isteseler yok edemezler onu da...
Biraz taksicileri ve garsonları yemleyince esasında hala içlerinde Hitler'e sempati ile baktıklarını da hissettim.
Taksicinin teki güzel söyledi. Karısının Adı soyadı Stephanie S. imiş. Arabasına SS çıkarmalarını yapıştırınca 1 ay sürünmüşler. neden korkuyoruz geçmişimizle bu kadar yüzleşmekten deyiverdi...
Sunday, December 16, 2007
...
16 Aralık
tarihten bağımısız saatten uzak bir köşede tek başıma inanılmaz bir baş ağrısı ve kol tutulması ruhumu büzmüş oturuyorum. Günün en eğlenceli dakikası koskoca bir Tv programında yani programın kendisinde 3 kişinin koltukta Play Station oynuyor olmasıydı.
Safça inanıyorum bazen:düşünceler koskocaman sandoz gibi çözülecek ve şifa dağıtacak, beklerken, ve çözülmeye başlarken un ufak olurken binlerce düşünce bu kelimelerde ve şu harflerde anlamsız bir takım paragraflar ortaya çıkıyor.
Sıkılıyorum. Çok sıkılıyorum.
Yazmak istemiyorum.
Wednesday, November 07, 2007
Gri

cektikten neredeyse 1 ay sonra, bu fotoğrafa, şimdi dikkatlice :sağdaki en uzun binanın fotomontaj olduğunu farkettim...sanki...sanki fantastic futuristic fucked up cheap asshole rent a blockboster action space movieden bi sahne gibi geldi..bi sonraki karede bombalanacak havaya uçacak.
bende hayatın içinde hayatın kendisine dokunmadan "hayatmontaj" bi karakter olarak ne duygu sevgi ne sinir karaketer rolünde başrolde ya da extra işte öyle hayatın içinde montajdura kalsam gitsem...ne olurde be..fena mi olurdu?
"bambaska bi uzakta sabah gene erken kiyi kenarinda kendi kiyimda oyle dururken. Gene anladim ki : 3 gundur burada bunca kalabaligin arasinda kendi sesimle tek basima ayni his duygu ic sikintisi
esasinda yasadigim sehirde onca seyin yaninda benimle beni terk etmeden...2 ben var. Biri yasayan biri de hep ama hep tek basina boyle kiyilarda kendine konusan. Bi ipimiz olsa ceksek sonsuza kadar donussek. Balik olur buradan atlardim. Cikmamamaya. En guzeli ayni yukarsi gibi binlerce yanyana ama konusmadan hic ve hep mavi" Ekim o7
7 Kasım
kokunu, saçlarının kokusunu, gülüşünü, tenini ellerini, gözlerini, sallandığın sandalyeni, dedemle yanyana gülüşlerini, beni karşılayışını, beni sevişini, beni öpüşünü, resimlerinin gerçeğe dokunur gibi karşımda oluşunu, beni sevişini bana bakışını bana dokunuşunu bana dokunuşun ve beni terkedişini yaşarken
seni severken
sana aşıkken
seni özlerken
senin için hayatımı sahip olduğum herşeyi beni ve beni ve beni bırakıp gidebilirken
seni severken
iyi ki doğdun nezihem....
Saturday, October 27, 2007
i won't regret you
nasıl şennn şakrak bebekten başlayan son koşu ile kuruçeşmeden muz alış taa geriye yürüyüş, yorulmamak için. Sonra traaak diye bambaşka bi gün. yahu ben böyle kalkmamıştım ki yataktan. Bir gün bile bu kadar değişecekse yoook ben almayım da diyemiyorsan ne yapacam ? Götündeki son tüyü de çekip koparılmış bi kaz gibi sağa sola kafamda da bi çuval sanki ya da kafası kesik tavuk gibi çarpıp durmak.
and it's raining...
ah ne güzelde veriyor dj diye ilk road trip, kaza, arkasından açı çığlık, bi benzincide tüm benzicilerin gözü önünde tahta masaya yatırış, 30 dakika bekleyiş, tamam kırılmadı herhalde haydi,az kaldı bu kadar geldik dayan, yokmuş hay allah 300 ytl ne ev ne havuz ne bi hayat bekleyen.
niye yazıyorum bunları buraya hatırlamak.
I am a photograph on your wall and it's all I need.
çünkü artık STM'de inanılmaz bi geriye gidiş yaşıyorum. Not almaya daha fazla başladım.
yazmak istemiyorum...saçıma 12 senedir yapmadığımı yapıp,iki avuç hobby jöle banayıp dogstar, roxy, peyote, gizlibahçe, arka bahçe, o sokak bu sokak, ve sonunda gene kılıç ali paşa camiinin muhteşem silüetinde bira, iki shot bi sek bi rakı bi votka cin...
I was riding this city
with a sinpack on my back
suddenly I came to a stop
at a station where time is changing.
and god is watching.
Saturday, October 13, 2007
let's follow the cops back home
am i sitting in front of what?
myself or turning back to the very-myself
couldn't find any shallow tree
jumped over there and now here
bruised and all turning to yellow
stuck here and there
akrep ölürse yelkovan da ölecek

Leave me bleeding on the bed
See you right back here tomorrow for the next round
Keep this scene inside your head
As the bruises turn to yellow
The swelling goes down
When I dream I dream of your lips
When I dream I dream of your kiss
When I dream I dream of your fists
Your fists... Your fists
i miss u.
3 ? 5?

7 senedir kullandığım çamaşır makinemde
3 hassas renkliler
5 beyazlar
252 tahmini makinayı aldığımdan beri çalıştırma sayı
2 programi 252 kere kullandim sadece 3 ü ve 5 i
252 keresinde yani her seferinde :
beyazlari koydugumda beyaz 3 müydü 5 miydi diye sorusum
renklileri koydugumda renkliler 3 müydü 5 miydi diye tekrar bakisim
bu yaziyi yazmadan evvel 3 neydi 5 neydi diye bi daha bakmam
camasir yikamayi sevmediğim içinden mi, yaşlandığımdan mı, dalgamdan mi, alzheimer mi, yorgunluk mu, hayatin sadece renkli ve renksiz olusu mu, deterjan mi, mutfak da durmasindan mi, benden mi , kendisinden mi, başkasından mı...
fon: yagmur arkasi tom yorke - the clock
dün
bayramın ilk günü
ailecek, (mumla aranır)sülalecek pek bi gelenek değildir. Eskidendi.
Ama gene de anne baba ve bir iki büyük aranır.
Duştayım. "Çıkınca önce annemi bi arayım, sonra Nezoş'u"
kalıyorsun kasılmış bi şekilde. Hala.
Anne arandı, baba arandı, dayıya kızgınlık. Teyze hala yoğun bakımda. Kuzen Dubai'de.
Sonra sahte yalancı sms'ler iş ortaklarına.
Sunday, October 07, 2007
some kind of dream
anlıyorum şimdi… neden eskiden ölenlerin arkasından matemlerin 3 ay 6 ay 1 sene sürdüğünü. belki de daha uzun belki de neden yıllarca paralize kalındığını hareket edilemediğini yutkunamadığını nefes alınamadığını. cause it was still life. dumduz bir hayatta gündeliğin su gibi berrak olduğu çitsiz çıtasız dikensiz hayatların yaşandığı zamanlarda.
İt it it it. İşe ver kendini , maç başlayacak, bin vespa'ya uzaklaş biraz, unut unut at at at. Mümkün mü. Mümkün mü ? Esasında evet ama atamıyorum o kadar da uzağa atamıyorum…o kadar uzağa. Hala kokluyorum hala dokunuyorum. Hala sanki her kadın sesinde her sırtı dönük bi kadında onu görüyorum. Koşup sarılmak istiyorum. Ölüm sanki hiç gerçekleşmiyor da sanki ara veriyo, sanki kapı çalacak sanki telefon edecek sanki alacaksın Markiz'e götüreceksin sanki o kendi ördüğü hırkasına sarılacaksın.
Her şarkıda, şiirin öpüşen sevgililerde düşen yaprakta onu hissediyorum. Sanki sevgi formunu kaybetmiş sonra kendini onda yeniden bulmuş.
Gözyaşımın ilk defa tereddüt etmeden kendini koy verdiğini hatırlıyorum.
Ona son kez dokunduğuma dokunuyorum.
Onu son kez öptüğümü öpüyorum.
Hangi formda olursa olsun ona tekrar kavuşmak istiyorum.
Canım acıyor. Daha fazla acıtmakla acıtmamak arasındayım.
Bir gece daha son buluyor. Yarın geceye doğru. Zamanın içinde gene oradan oraya koşturduğum bir hafta sonu ve keyless man ile geçmiş compressed kutular içinde konuşulmuş binlerce konu.
Sonra bi an geliyo, işte böyle, yolda da böyle maç sırasında da böyle. Duruyorum. Dokunmak istiyorum. Ne ellerim yetiyor ne kollarım.
Günler sanki hiç uyanmak istemediğim bir kabus gibi.
Ne yazdığımı bilmeden yazdığım bir karmaşa gene. Gene burada bu gece bu sayfada.
Nezihem. Canım ananem!
Friday, October 05, 2007
reach your arms up to sputnik
an go ra 12 ytl ama o kadar güzel ki ne mantarını koklamaya gerek var ne de etiketine bakmaya , yılı mı, fermante envanter fıçı üzüm yılı ekim..2009..bitir yeter
and the...
...
ohhhh, ayılmalar bayılmalar diyarındayım, en derine ulaştım mı bilemiyorum, ama bu hali de hiç mi hiç sevmiyorum, ne demiş şair "kendi kendimizle yarışmaktayız gülüm...ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı, ya da dünyaya inecek ölüm..."
okuduğumdan beri, aklımdan çıkmıyor, "kim görecek gözlerimi son kez açık, kim duyacak son nefesimi" kapıdaki pizzacı çocuk mu, parayı uzattığım kasiyer mi...
çok ama çok evvel, yabancı bi ülkenin yabancı bir ormanının içinde koşuyordum, dar ve ağaçlıklı bir yolun içinden koskocaman bir çimenin ve uzaklardaki dağın içinde düştüm. Aynı duyguyu: şimdi göt oğlanı, bir zamanlar kes-de-keseyim-kır-de-kırayım-kafamı dostumla bodrumun içinden esasında pek de sarhoş değilken güllüğün üzerinden doğan ayı görüp, kenara çekip Bauhaus dinlerken öylesine sarılıp nedensiz kopmuştuk ağlamaktan. Sarılmanın ötesinde , karanlıkta kapkara dağların dolunaydan apaydınlık tepelerine bakakalmıştım. O gün, kalksam, insem aşağı suyun üstünden yürüyebileceğimi bilerekten ve o dağın tepesine o aydınlık çizginin ötesine geçebilsem bambaşka bir hayata adım atacağımı biliyordum.
Kalkmadım, yürümedim, öteye geçemedim.
ve sanki bitmişti. O ilk ve son kez tanınmış bir hak gibi, son bulmuş uçmuş gitmişti.
Şimdi (Demin oldu bile)
Şimdi ne zaman o uzak tepeleri ve çizgileri görsem, sanki ruhum tüm kızngınlığı ile terkedip gidiyor öteye... geri geliyor daha da bi kızgın...
sanki: işte ne zaman bu terkedişler ve geri gelişler başlasa ben bu derinlerde kaybolup gidiyorum.
benim melankolimin türemesi bu mu....
?
bu terk edişler ve geri gelişler mi....
sanki uzun bir karanlıktan sonra doğmuş ışığın altındaki o tepelere her gidişte başlayan her dönüşte kabaran sonra yok olan bi sonraki doğmayı bekleyen...ruhumun benimle kavgası mı bu?
bu ayda 4 gün değil ama, 14 bazen 24 kere doğan tepelerin arkasındakini, bana her gösterişindeki terk edip gitmesinde, terk edememeyi yeniden sunan...
P.S: Ekim! akşamı koşup soğukta terlemiş gerinirken, şimdi sırtımda bir dal, nefes almak ne mümkün.
Saturday, September 22, 2007
i let fall flowers of blood
Thursday, September 20, 2007
Keyless Man
Fed faizleri 50 puan indirdiği günün ertesi:
"Nasıl üstüste birbirini ezerek, personele bağırarak hisse alıyorlardı bi görsen...Orhanım hayvanlar yanıbaşımda inanılmaz rakamlar telafuz ettiler ve maalesef servetlerine servet kattılar, metroyla eve dönerken insanlara baktım, o paraların milyonda biri için hayat kavgası veriyorlar, üzüldüm, öyle işte..."
19 Eylül 2007
Friday, September 07, 2007
1996 mı ? şimdi mi? o mu ben mi ? ben mi ?
Her saniye düsünüyorum hemde o kadar cok düsünüyorum ki sonunda düsünmüs olduklarImI düsününce kafayI yedigime inanIyorum. Isin kötüsü düsündüklerimin sacma oldugunu bile bile inamaya alIstIrmam kendimi. Küçükken gözlerimi kapatIp hiç bir sey aklIma getirmeden beynimi dinlendirirdim. Acaba kaç dakika hiç bir sey düsünmeden durabilecegim diye dakika tutardIm. Simdi degil bir dakika bir saniye bile imkansIz. Bazen burada ne isim var diye kendime soruyorum. Dün aksam Viyana sokaklarInda dolasIrken „gerçekten ne yapiyorum ben burada“ diye defalarca kendime sorup durdum. Hele hele ilk aksam gittigim clubdaki anlatamadIgIm o belirsiz duygular... Bir yandan sahnedeki çIplak vücutlarIn sIcak danslarIna bakIp sasIrIrken bir yandan da arkamI dönüp sahneyi aydInlatan IsIgIn altInda karanlIgIn içinde kIpkIrmIzI yanan Coca-Cola amblemine bakIp afallasIyordum. Sanki „ben artIk senin kaderinim “ veya „kurtulus, burada bu sehirde“ dermiscesine duruyordu orada reklam. Her aksam Lafayette sessizligini anlatan odamda 32 kanalla vakit geciriyorum. Hele hele dün aksam kuru havada ortaya çIkan dolun ay beni gene o soguk sokakta, o soguk merdivenin üzerinde oturup bahçelerinde kIrIk bisikletler olan siyahilerin evlerine bakIp acIlarImI içime çektigim güne götürdü. O günde ay çok parlakti ama hep umut doluydu; simdi ise soguk bir IsIk kadar itici. Bir tatile ihtiyacIm var ama dinlenmek veya denize girmek için falan degil. Ruhumla basbasa kalabilmek icin. ArtIk ruhum da bana küstü. Neden artIk hep mutsuzum? Ve bu ne kadar böyle devam edecek? Yoksa, hep o filmlerde görüpte özendigim los IsIklI, çok bilmis barmenli, sadece burbon içilen barlara gidip saatlerce barmenle konusan beyaz saçlI, anIlarI ve acIlarI ile yasayan evliyalara mI benzeyecegim. Belkide cok cabuk evlenip iki üç çocuk üretip aile hayatIna kaçmak kurtulusum olur. Hani derler ya çocuk insanIn herseyidir diye. Iste, iki oglum olursa hayatImIda onlara adarsam belki biraz anlamlasIr bu mutsuz hayatIm, belki acIlarIm azalIr veya azalmazda ogullarImIn sevgisi örter üstlerini...Canim babacIgIm...NasIl hosuna gitmis yolladIgIm fax. „çok güzel bir fax çekmissin“ dedi. Nesi güzeldi ki iki satIrlIk faxIn. Telefon numaramdan baska bir sey yazmIyordu. Ne kadar mutlu kimbilir? NasIl böbürlenerek anlatIyordur kimbilir? CanIm annem...NasIl heyecanlI buradayIm diye. NasIl dün aksam gizli gizli aradIgInda hala saglIgImI soruyor. Günler çok çabuk geciyor. Mezuniyete çok az kaldI...Acaba ne olucak sonrasI? Sadece tek bir sey söylemek istiyorum satIrlarImIn sonuna yaklasIrken. Bazen ellerime bile bakmam yeterli oluyor acIlarImI görebilmek için. Sanki, saatlerdir agIr yük kaldIrmIsIm gibi hep çok yorgun ve ihtiyar ellerim... 5 Haziran 1996 Viyana
Başladı
Her sonbaharı kalpten beklediğim bir dost vardı yolda kaybettiğim. Hayatın, “hep dik durmalısın bu yolda, duramazsan da sökerim senden” dediği bir yolda şimdi sökülüp siktirip gitmiş, bir dost vardı kalpten sonbaharı beklediğimiz karşıladığımız. (Ki bu dik durmalısın yolunda, yoldan çıkaran kenar taşların otların bokların püsürlerin feminen ruhuna ne demeli !) Caddebostan sahil çamurken o çamurun içinde radyonun yeşil ışığında ( http://www.channel4.com/4car/media/100-greatest/03-large/41-ford-escort.jpg işte aynen bu Ford Escort dayının arabasının içinde hatta resimdeki bile ben ) yağmuru beklerdik. Donardık yürürdük ağlardık tokatlanırdık. Suratımıza çarpsın diye camı açardık, koltuklar batsın diye, yetmezdi dışarı çıkar ıslanırdık. Eve döner camın dibindeki yatağımda dışardaki malta eriği ağacının kalın yapraklarını seyreder, sen ne kadar kalın ve ağır olursan ol, elbet sen de teslim olacaksın diye tek tek çarpan sonra o yaprağın üzerinde biriken boyunbüktürenleri seyrederdim boynum bükük sarkmış, yatağınkenarındabuzlubir bardağa uzanmış.
Ortagenç yaşta mıyım yoksa gençorta yaşta mıyım bilemiyorum. Kesin olan sanki olduğum yerde olgunluğun artık sona erdiği. Belki de olgunluk pes etti benden, sana zaten hiç gelemeyeceğim diye, belki de terk edildim aldığım kadarıyla.
Hani ince sesli kadınlar vardır çetin mi çetin, köşeli mi köşeli, çakıl taşı kadınlar ama birazcık üzerilerine gittin mi zırlayan, sanki kumdan.... sanki yaprakların hepsi bu zırlak kadınlar gibi duruyor sallanıyor kimisi renk değiştirmiş zırlamaya başlamış bırakmak üzere kendini.
Ve bir de mevsim göremeyen denizciler var, yapraklarını dalgalarda bulan, ufacık bir odada 6 ay hep aynı dergi ile masturbasyon iştigal.
Friday, August 24, 2007
koleksiyon
Monday, August 20, 2007
...
gölgenin serinliğinde ve köşesinde içim bayılmış sızmış salmış dalmış kalmış dururken dizimin kenarında öylesine ufak bi kaşıntıya el uzattığımda ölen bir karınca geldi parmağıma...Bi anlam çıkarmalı mıydım dedim kendime...birçok hayatı böyle kaşır gibi rahat bir hareketleyok edip bitirdiğime mi fokus olmalıydım, yoksa sızmış dalmış bayılmış kalmış devam mı etmeliydim o saniye pek bilemedim, bilmek de istemedim.
fonda: Linkin Park - Collapsing the unit
Monday, August 13, 2007
smaller and smaller gets the ring
ananem gitti, sonra yengem, bugün amcam...hayatımda kulaklarımdan ilk defa bir merhum omay kelimesinin caminin boktan hoperlünden kulağıma tısladığını tısladıktan sonra beynimden içeri girip heryerimi dolaştığını dolaşırken gözlerimin cemaat içinde babamı aradığını bildiğim halde orada durduğunu, iki önümde durduğunu biraz solunda abimi, taa en arkada bankın yanında annemin kalabalıkta o saniye sadece bize baktığını biliyordum görüyordum.
Hiç görmediğim tanımadığım "ben senin kuzeninim birinci dereceden kuzeninim" diye gülerek önüme çıkan suratları bypass edip duvarın kenarına oturdum bi yanımda abim bi yanımda babam, gülüyorduk neye güldüğümüzü bilmeden, annem uzakta hala bize bakıyordu.
İnsanlar gördüm, ellerinin parmakları aynı benim parmaklarımdan; kadınlar gördüm, ilk 4 tekerli bisikletimin eskimiş hatırası gibi babanemin hatırasını canlandıran çeneleri burunları ve kafaları ile kadınlar gördüm. Kalkıp ayıp olmasın diye yanlarına gidip tanışmak istedim sonra siktir çektim bunca sene ben istedim de ben mi neden oldum tanımamaya.
Babam 72 yaşında hala herşeye herkese hakim olma tavrıyla arabayla uzaklaştı gitti defnetmeye. Annem, birazdan ameliyat olacak ve muhtemel çoook ama çok az ömrü kalmış teyzeme gitti kuzeniyle. Ben vespaya abim de ikitekerine atlayıp uzaklaşırken , annem hala bize bakıyordu, babama: "hava çok sıcak ceketini çıkar artık"
Travis çalıyor, güneş batarken biraz daha eyüpe dönmeye başladı, br sonbahar da göreceğim diye çok mutluyum.
Saturday, August 11, 2007
Emptiness is loneliness

J&B kış içkim. Neredeyse genelinde başka birşey içmem. Hem pahalı olduğundan hem de kendisini ara sıra ziyaret eden bir lord gibi karşıladığımdan J&D esasında bir numaram.
Ama uzun zamandır yazın Gin & Tonic mi, Vodka & Tonic mi yoksa Vodka & Soda mı diye gidip gelirken tehlikeli şekilde Vodka Sek'in hayatımda yer ettiğini hissediyorum.
Hayatımda sek olarak içtiğim en güzel vodka ve burada ve hatta çoğu Avrupa ülkesinde bulunmayan içinde Bizonların otladığı ottan olan Bison Grass Vodka - Zubrowka! Kraliçelerin kralı!
Hala Chardonney ile Sevinyon arasındaki farkı bilmiyorum bilmek de istemiyorum.
Bardak: Kaş 07, De Ja Vu Bar
Monday, August 06, 2007
i never sleep
Wednesday, August 01, 2007
Belma
Yerde sağ tarafta, dünyanınensakin kızının adı Belma. Dalma evveli suyun dibinde bizi neyin beklediğini hangi kayayı dönünce hangi amforayı, kaç metre ilerledikten sonra gemi batığına yaklaşacağımızı, ne tarafa gidesek akıntının hızlanacağını, büyük balıkların köşelerini, küçük balıkların heryerdeliğini, yerde, müthiş sakinliği ile (sanki bi kaç metre aşağısı işte benim edası) anlatıyor.
Suyun altındaki değil de üstündeki hayat esas böyle anlatılabilse ve olsa! Şu telefonu açarsan seni şöyle bi akıntı bekler, oraya gidersen böyle büyük bir balık sana saldırır, o emaili atarsan yedi email daha birden gelir, ona kızarsan onu kaybedersin, onlara uğrarsan çok içersin ve sabaha kalkamazsın, o toplantıya gidersen proje senindir ama diğerine hiç kendini yorma boşuna, o sokağa saparsan harika bir cafe göreceksin harika bir kadına da orada aşık olacaksın, cep telefonunu kaybedersen hayatında hiçbirşey değişmeyecek, bugün kask takmazsan ölmeyeceksin, ama yarın Boğaz’a girersen hastalanacaksın...
Suyun altı güzel ve sakin ve çekici, suyun üstü ne bok olduğu belli değil.
Ha bu arada, bu dalışta ilk defa bir Caretta ve Orfoz ile yüzdüm, Belma onlardan bahsetmemişti ama :)
Hold me up so high to touch the sky...
1000 metre tepeye çıkıyoruz, Veli’nin cipi ,
önde hocalar, Veli çekiyor cipi kenera “abii yaz rüzgar bu belli olmaz, kısa sürmesin” doğal sakinleştiriciyi veriyor. CD player’da ibrahim tatlıses hayvan gibi inliyor. Uçurumunkenarıdibi, önden ben gidiyorum, kask yelek tamam arkamda hoca, herşey o ana kadar tatlı, önümde iki ayrı hoca, tamam mısın?, koşacaksın , durmadan,havada bile koşacaksın kalkana kadar diyor. Kafamı kaldırıyorum aşağı bakıyorum, bağ kesiliyor, dizler birbirine çarpıyor, yere düşer gibi oluyorum, hoca iyi misin, diğer hoca kalbime bastırıyor, sayıyor, vazgeçecek misin? Ömer: hadiii orhannnnnnnnnnn ben de geliyorum.
Derin nefes, bir rüya 20 senedir, gerçekleşmek üzere , tamam sal amına koyim geliyorum.
Koşuyorum, deli gibi, 3 saniye sonra, rüzgar mükemmel denk gelmiş, havadayım. Önce bi 10 metre, altimda kayalar, sonra 50 derken, termik içine giriyoruz, 100 metre atıyor, 1200 metre civarındayız. Hep aşağı bakıyorum, ileri bakamıyorum. Ömer nokta olmuş, araba nokta olmuş. Reha Hoca (27) arkamda, sakin miyiz diyor ben bu ses normal mi bu rüzgar normal mi bu sallantı nomal mi bu dönüş normal mi. Bi anda açılıyoruz, öne bakıyorum, bu ne yaaa , bu ne yaaaaa? Bu ne !
Bacaklarıma bakıyorum, Meis’e bakıyorum. Rüzgarla ilk defa tanışıyorum. 1250 metre.
Masmavi, bir rüya gerçek oluyor.
İçim çekiliyor, hayata dair aklımda sıfır. 40 dakika. Uçuyorum, uçuyorum, uçuyorum.
Saturday, July 21, 2007
Fuck You!

gecenin yarısı, karanlık kartçınar, karşımda, detayları görmezken bile korkutucu, hipnoz yapsalar, in search of my mellon collie and infinite sadness diye...hayır hayır gitmek istemiyorum, o merdivenleri çıkmak istemiyorum, o demir kapıdan girmek istemiyorum, ne olur çıkarın beni buradan....
1800lerden kalma kont dracula gece lambasini hic farketmemistim.
ah!
sabah terliklerle kostum, bi oda, yerde upuzun kleenexler, ne bu, doktor gelecek, nasil yatip kalkmam gerektigini gosterecek, ameliyat? yapilamiyormus, neden ? osteperoz zartz urt testi yapildi, bak, fraction risk: high, ne bu , kemikler berbat durumda, doktor geldi, yanyana hareketi gosterdi, yapamadi, cani acidi, duvara yumruk, canim acidi, ciktik, caresizlikle nisantasinin sessiz ve sicak sokaklari, bir hayat boyle surmemeli, en azindan onun icin, nasil bir ümit, 21 gun oncesinden alinmis randevunun, altin parmaktan alimis randevunun, sanki hic alinmamis gibi devam etmesi, gozlerimizden biliyorduk sonrasinda, konusamadik, konusmadik, çok canım sıkkın be göt hayat. Koşmak istiyorum, omurgam kopana kadar, çıkarıp ona takmak için.
06.04.2007 19:50
Küfürlü kahkahalar atan öpüştüğümde saçları benimkilerle karman çorman olacak kadar uzun sarhoş bir sevgilim olsa ağrı %40 azalmaz mı ? Bazen kötü diye nitelendirdiğimiz durumlar hayrımıza olabiliyor - The Keyless Man
Monday, July 16, 2007
Dislocated

i dont know where and it could be anywhere
it could be my right or it could be my head
what if my soul...But it hurts, my stomakkk hurts, so it should be inside not up high. Oh the rain starts to rain all night and click clack and tik tak time plays a game with me...
i never sleep
i never sleep
even in the depths of the deepest sleep, i stay awake to look into.
how long can i stay asleep
how long can i stay awake
and for how much longer can i howl into this wind
how long can i be drifted
so I sleep. and next to me, it could be nobody, or could be just me.
Thursday, July 12, 2007
all the undone
dadadaandandan da danda dan dan dandan aynen böyle açmışlardı ve ilk konserim olduğu için biletin üzerinde de fotoğraf makinası yasak işareti olduğundan, tüm ön sahne hayvan gibi flashları patlatırken, gözü yaşlı seyredekaldım. i got hands in my brain. ne yazacağım işte bilmiyorum açıp buraya bakakalıp yazmak isteyip yazamıyorum düşüncelerim kum gibi avcumun içinden kayar gibi kayıyorlar ve tutamıyorum ve tutamayınca herşey çok anlamsız dökülüyor bu satırlara, biletsiz yola çıkmak gibi, ne biliyorsam ne içiyorsam midemi bulandırıyor bu ara...neyse apayrı iki konudan bahsedeceğim şimdi, biri aşağılık kadınlar ve diğeri aşağılık erkekler...
Sadece ve sadece bir gece içine alacağı erkeği mutlu etmek için ya da sadece içine alabilmek için ya da sadece yatabilmek yatma ihtiyacını karşılayabilek için, tüm vücudun dengesini bozup sitemi tersine çevirip adet geciktirici ilaç alan kadınlar. Adet geciktirici iğneler. Bu nasıl bir kadınlık duygusudur? Bu nasıl bir açlıktır. Bir geceyi ayarlamak için tüm dengeyi bozmak, bir gece içinde hissetmek için tüm metabolzmayı şaşırtmak? Dine inansam ne büyük günah yazardım..ah bu yakında adresini değiştirip full özelime çekeceğim sitemde ne ağır yazardım...nasıl bir kadınlık içinde fahişelik duygusu nasıl? yapma, 5 gün sonra yap, 3 gün sonra yap, nasıl iştah nasıl greed...O hapı yutarkenhatta belki susuz yeter ki yutim geciksin nasıl bi şehvet duygusu.
aşağılık erkeklere geline....onlarca konsere gittim, onlarca. hiçbirinde vay be ne hatun diyip ve o hatuna hava atmak için vajinasını ensemde hissetmek için omuzuma kaldırmadım. Ben konserlerde hatun görmedim be.
- Aa istersen gel omzuma çık, daha yukarıdan seyredersin?
- Aaa müthiişsin
- (Tamamdır sikerim ben bu karı bu gece)
Konsere gelmişsin be zavallı? Bi ensende sıcaklık uğruna zıplatıp durup nasıl harika bakışları ile geceyi planlamak yere indirmek içki almak son hadi gel ya valla yorulmadım boşver deyip götüne kadar ıslanmak...
1- Sen müzik falan dinlemiyorsun
2- O kadın zaten tepede kendini massiah hissedip göz kırpanlara meme sallayıp konser bittiğinde sana değil gözüne kestirdiğinde verecek
Monday, July 09, 2007
the inevitable storm

çok büyük bir batarist olmak istedim,sonra, çok büyük bir gitarist olmak istedim, bass gitarist, sonra dayım ben Leonerd Cohen viski içmek istedim, gitmek istedim, kalmak istedim, hep iyi olmak istedim, hep geri gitmek istedim, pişmanlık olmadan geri gitmek istedim, paraşütle atlamak istedim, camdan atlamak istedim, donarak koşmak istedim, saçımı boyatmak istedim, Arjantin'i istedim, onu istedim bunu istedim, hep istedim, hep ne istediğimi bilip isteyemedim, hep seçeneklerden A'yi karalamak istedim, D ve C ve B arasında gidip geldim. Herşey sahte esasında yazdığım yaptığım herşey sahte yalan dolan devil evil...gerçek olan ananemi deliler gibi kokusunu salonun ortasinda sacma sapan dans edisini, ananemi, ananemi ananemiananemiananemiananemiananemiananemiananemiananemi çoook özledim. Daha 2 ay evvel deli gibi sariliyordum ağzına sıçım!
Saturday, July 07, 2007
Sandal hikayeleri
caddebostandan açılır, herhalde 1 km kürek çeker, babamla yaz sıcaklarının altında denize atlanırdı, ne olur baba elimi tut atlarken, pırıl ve şahaser denize. Köfteci salları vardı, hadi baba bizi köfteciye götür diye denizin ortasında ızgara köfte koklarına doğru kürek çekerdik. Abim ile sarmaş dolaş şu gülmeler, götümde bang yazan kırmızı donum, bodrum kolyem, saçlarımızın bu kadar farklı olup beni hep kumkum çocuk sarayında kız reyonuna götürmek istemeleri çalışanların, anneme yapılan espriler...happily ever after....Sandallarda seviştim, sandallarda uyudum, sandallarda içtim, sandallarda açıldım, geri döndüm, dönemedim.

Tuesday, July 03, 2007
Sunday, July 01, 2007
In love, in fear, in hate, in tears

Paçasından yakalamışım, ellerimiz kenetlenmiş, gözümün içine bakıyor, ben bakamıyorum, inanılmaz sarhoşum, kalbim atıyor, tüm çaresizlik ve çoşku gecelerinde hoperlörden kulağıma bağırmış ağlatmış gebertmiş yüceltmişe yaka paça tutunmuşum, ona tutunmamışım, kendime, o hayattan bi habersiz serseri günlerime tutunmuşum, pantolonundan elinden... gündüzden kalma gözlük fırlıyor, paramparça, telefon fırlıyor, tutuyorum, basıyorum, bi daha, bi daha, bitmesin gitmesin gitmeyim, binlerce kişi tek ses sit down....bitiyor.
I’ll sing myself to sleep
A song from the darkest hour
Secrets I can’t keep
Inside of the day
Swing from high to deep
Extremes of sweet and sour
Hope that God exists
I hope I pray
Drawn by the undertow
My life is out of control
I believe this wave will bear my weight
So let it flow
Oh sit down
Oh sit down
Oh sit down
Sit down next to me
Sit down, sit down, sit down, sit down, down
In sympathy
Now I’m relieved to hear
That you’ve been to some far out places
It’s hard to carry on
When you feel all alone
Now I’ve swung back down again
It’s worse than it was before
If I hadn’t seen such riches
I could live with being poor
Oh sit down
Oh sit down
Oh sit down
Sit down next to me
Sit down, sit down, sit down, sit down, down
In sympathy
Those who feel the breath of sadness
Sit down next to me
Those who find they’re touched by madness
Sit down next to me
Those who find themselves ridiculous
Sit down next to me
In love, in fear, in hate, in tears
In love, in fear, in hate, in tears
In love, in fear, in hate
Down
Down
Saturday, June 30, 2007
Gravity
Cure, Smashing Pumpkings ve Placebo'dan sonra 5. olmadan 4.
geceleri gündüzleri göz yaşlarına boğmuş
en yukarılara çıkmarmış James'i görmeye gitmeden yola çıkmadan evvel
Billy Corgen ile beraber the ring will be closed this autumn.
This race to space
Well learn to release ourselves from the weights of gravity
Our highs are higher than our lows
This worlds a state of mind
I can hear your thoughts much too clearly
From slime to ape, well learn to fly
Low Low Low - James
Friday, June 29, 2007
Leuba Louis
sabah işe gelirken çekmecemden hiç ama hiç takmadığım; saat takmayı sevmediğim, dedemi her saniyesaat düşünmeye tekrar başladığım ve belki de geriye kalan bu en müthiş ve tek mirasını kaybetmekten korktuğum için takmadığım saatini
bu sabah taktım.
Eski saatlerden olduğu için durmuştu. Ayın 20'sini gösteriyordu tarih. Hızla ileri aldım 29'u yaptım. Sonra çalışması için kurmak geriyor, bi ileri bir geri bi ileri bir geri. Çalışmaya başlayınca da gün içersinde bir iki kere daha kurmak gerekiyor.
Benim gibi akıllı insanlar hatta cin akıllı insanlar ve bardağın kalan son damlasından ilk damlası gibi zevk almayı becerebilenler hayat boyu geçen zaman içinde ne zamanı durdurabilecekler ne de ileri alabilecekler aynı tempoyu yakalayabilmek için. Jantı eğrilmiş like a small bike they will astray from left to right towards back and front; holding the wheel in agony and dispair and they will loose control immediately rather eventually, they will end up in dark alleys and valleys hitting the corners of loneliness, bruising hearts with fears and pityness. In fears and tears, they will wake up next morning and look at the clock and start where they have been left or taken to...
Thursday, June 28, 2007
B-side of my life
not my name not my eyes not my job not my fear not my legs not my kitchen not my skin not my email adress not my vespa not my family not my dog not my city not my diet coke not my early awakening not my shivering not my team not my food not my fuck not my agony not my music not my balcony not my star not my moon not my you not my me not my us not my them...it is the B-side of my life, it's the duality of me versus me.
Wednesday, June 20, 2007
Side by side

geçen sene Bodrum, bu saatler bu mevsiler hepimiz bir arada, ananem maviye kara gözlükleri ile, ben yutkunamamalara, babam oltaya, annem anasına bakarken, o iki yastık sanki orada sanki bugünü anlatırcasına bomboş, yapayalnız.
Nasıl hala içim acırken bu kadar hayat ve rutinini siktiredip bir durup bir nefeste bir seste kendim olamıyorum, ya da oluyorum da nasıl anına kaybolup gidiyor.
two pale figures
ache in silence
timeless
in the quiet ground
side by side
in age and sadness
i watched
and acted wordlessly
as piece by piece
you performed your story
moving through an unknown past
dancing at the funeral party
memories of childrens' dreams
lie lifeless
fading
lifeless
hand in hand with fear and shadows
crying at the funeral party
i heard a song
and turned away
as piece by piece
you performed your story
noiselessly across the floor
dancing at the funeral party
Saturday, June 16, 2007
Boulevard of Broken Hearts

mükemmel. Full inmedim Vespa'dan, rüzgarlığı çıkardım, önce sanki arabanın freni patlamış gibi korktum, sonra nereden çıktı bu rüzgar dedim, kaskın arasından kulaklarımın kenarından boynuma oradan tshirtün içinde...bastım Cihangir-Zincirlikuyu-Bebek-Beşikaş. Güneş batıyor. Birazdan gene çıkacağım. Belki artık fotoğraf çekmeye tekrar başlamam lazım. Şu lazımların üzerine ilk defa gitmeye başlayıp klozetin yırtılmış eskimiş kapağını sonunda değiştirdim be. Ne yazacağımı bilmeden buraya yazmak oldukça hoşuma gitmeye başladı. Saçımı kestirdim, kestirdikten sonra baş masajı yaptırdım. Uykum geldi.
Dün en son sahne: Koltuktayım, elim donumun kenarından girmiş kalçama dokunuyor, kapı açıldı, gözüm açıldı, abim girdi koluma girdi yatağa taşıdı. Ne zaman taşındım en son.
I'have been waiting for this moment all my life but it is not quit right.
I have been waiting for the silence all night and its quite near.
Kilo aldım. Değnekler yüzünden stress yüzünden aksayan hayat yüzünden.
Koşmayı ve koşarken de herzamanki gibi boğaz boyunca şehre bakmayı ve her ama her senemi düşünmeyi çok özledim. Birinci kilometrede ne olduğumu şaşırırım ve dizler patalayacak gibi olur sonra 2-3 telkin ve hadi ile geçer; 5-6-7 de alışırsın çakılır gidersin, 8-9-10 da eğer giydiğim pamuklu çok pamuklu değilse göğüs uçlarım akan terin tuzundan yanmaya başlar. Acır kızarır.
The charlatas'ın konserinde ilk defa surfing yaşamıştım. Chicago'da onlarca elin üzerinde tüm sahnenin üzerinde flat bir şekilde sarhoş ve zurna uçup durmuştum , ve şansa ahali uzun süre bırakmamıştı. Ertesi hafta gene Chicago'da Kurt Cobain'in intahar ettiğini duyup ağlamaya başlamıştım. Sonra Ali'yle her Kurt Cobain çalışında Ny'da, Bodrum'da Chicago'da, İstanbul'da sigara yakmaya söz vermemiz ve her seferinde yakmamız. Oh ! Tell me where did you sleep last night. Şu anda da The Charlatans'ın Loving you is easy şarkısı çalarken hayatımda bu kadar boktan bir şarkı diyip sonunda o son saniyesindeki gitarlarda nasıl dağıldığımı tekrar anlayabilmek için stop'a basmıyorum.
Hep telkin hep incir ağacı hep dönen yer küre, hep hissetmek, hem zorlamak hep ağlamak hep olgunum diyip şu dertleri şu korkuları şu abuk subuk hayatımı düzene çıkarmaya çalışırken kaybetmek ananeyi sonra anneye sarılmak korkmak, deli gibi korkmak, sabah erken kalkıp gene ne kadar küçük ve önemsiz olduğumu anlayıp gene telkin ve endişeitmetaktiklerini başarı ile geçip işte o an geliyor ya , o an böyle dank diye gene bencil gene şeytan gene bencil ve daha 1 ay evvel daha 1 hafta evvel korkunun dibinde altıma işerken...herşey nasıl bu kadar çabuk kayboluyor ?
Çok yalnız kaldığım çok yağmur yağan soğuk bir Indiana gecesinin ufak bir köyünün ufak bir ara sokak barında Jack Daniels ile ilk tanışmamda ve tüketmemde, karşımda bir anda onu görmüş yakaları dik ve yağmurda yürürken, konuşmaya başladım onunla, taa ki bir zenci saygılar abi gelip o posterle ne konuşuyorsun diye yanıma oturduğunda. Hep aradım işte bu posteri bu şehirde bulamadım. Amazondan da hayatımda hiç sipariş vermedim ki ben. Kaldı öyle akılda.
Sunday, June 10, 2007
Baaaaammm
boktan bir jazz çalıyor, kiraz yiyorum, erik yanında ama çok yumuşak, ayaklarım çıplak, hafif üşüdüm, yarına bir iki eft yaptım, o efteleri defterimden sildim, haziran sıcağı dışarda, sabah erken kalkacam , yatarken diş fırçalayacağım, telefon çaldı Batu aradı, Nadal puanı aldı, kapı çaldı, milkshake geldi, çilekli, midem şişti, çişe gittim, karnım acıktı, kahve yaptım, sırtım kaşındı...sonra/şimdi/aniden/sonrageneyeniden
gelen soru işareti, nasıl olur? nezihem, Nezoş yok artık? 6 hafta evvel kucağındaydım, 4 hafta evvel öpüyordum, şimdi yok, sesi beynimde her yerde...
baaam. Yere vuruyorum. Kalkıyorum. Bamm yere vuruyorum, kalkıyoyorum. Bam , yere vuruyorum kalkıyorum.
İşte böyle bir hal aldı 14. gününde.
My
head spinnig, ear bumping, soul fears the time now. Do I see blurred? Do I see red ? Do I see like a stray dog? What color is my eye? Do you see nothing but brown?
Or do you see the twisty branches of a Lilac tree...leading to the depths of my fears? Call the doctor now, shit it’s Sunday, then play the surrender, Sky-white sheets, an autumn breeze, a fatigue soul: wakes up to a misty road.
10/6/7
Saturday, June 09, 2007
Why the fuck r u looking at me!

o kadar güzel bir hava var ki dışarıda ve ben bilgisayar uygulamaları yüzünden o kadar içerde ki, öyle camdan içeri girmiş cama dönmüş kara sinek gibi yapışmış kalmış durumdayım.
Ofisimin tam karşısında bir park var ve parkın içinde pankartların birinde ur-etiyoruz yazıyor, kalabalığı gördüm indim nefes almaya, baktım park şenliği ama gözle tutulur elle yenir birşey yok geri döndüm ve dönerken de karar verdim:
Haftaya pazara kadar bi avlu bi köşe bi meydan bi park seçeceğim kendime. Siyah ve en kötü polyetilenin kullanıldığı o zehir simsiyah leke yapan torbalardan bi tanesinin içinde 8-10 bira 4-5 avuç kuruyemiş ile oturacağım. Evet yere oturcağım.
Eskiden farketmezdi bira olsun yeterdi, şimdi az soğuk olanları geri göndermece diyarından çıkıp karılık yapmadan, öyle mal gibi, öyle hayvan gibi, öyle çiş gibi olsa dahi, öyle zurna olsam dahi, it gibi köpek gibi içeceğim. Kalkıp bi duvarın arkasına bi ağacın dibine işeyeceğim, sonra bi daha işeyeceğim, sonra belki tinerci belki yaşlı belki serseri belki dertli birini davet edeceğim yere, neeeeyse ne diye konuşacağım, hatta belki de kalkıp bira alıp geri geleceğim. Belki de üstümdeki tshirtü çıkarıp ona vereceğim hatta belki de beraber kavga çıkaracağım. Ya da ne bakıyorsun be kardeşim, Yani yetti gayri, uzaksa sonbahar al sana trompet al sana bi tabure, yeter işte. Serbest falan da bırakmaya çalışmıyorum sıkışmış ruhumu, ya da anane kaybetmesi sonrası dalgalar falan da basmış değil odayı, ya da küllükler tepe tepe dolu, öteki tarafa ulaşmaya da çalışmıyor bu beden, yahu her bi bokun altında bi taş aramaya da gerek yok...
Sanıyorum... a big..a very big...a very big FUCK YOU ...to you!
I will be chasing a starlight
Until the end of my life
I don't know if it's worth it anymore...(m.)
tırnaklarım uzadı, sabah keserim, kesemedim, çünkü güneş gözlüğüm evde değildi, çünkü banyoda hiçbir zaman kesmedim, hep balkonda keserim ve gece kesemem.
annem uğursuzluk getirir dediğinden, balkon da sabahları full güneş aldığı için güneş gözlüksüz göremiyorum, parmaklarımı keserim diye korkuyorum.
Dün akşam yakup sonrası anne ile, sabah Arnavutköy güneşinde babamın doğduğu semtte kahvaltı ettik. Sonra unutulmuş telefon geldi, annem gitti, işe geldim, planlı yazmaların arkasından biraz düşmeye ihtiyacım var diye yazıyorum işte.
Gene son zamanlarda deli gibi kolonya boşalttığımdan ellere, derim soyulmaya başlamış, durmalıyım.
Smashing Pumpkins, üç büyüklerden biri, The Cure'u 2 defa, Placebo'yu 3 defa gördükten sonra halka tamamlanacak. 1979, saçlarım omuza düşer bahçede yanımda cag'den basıp durduğum bira, ayak çıplak üst çıplak, patenler yanımda, saatlerce içerdim, zurna olana kadar, patenleri takar, okulun en yüksek otoparkına asansörle çıkar, booooooomm aşağı son sürat kayardım, bi daha , bi daha, bi daha...
korkmazdım, deliydim, hala deliyim, ama korku belirsiz gidip gelmeler içinde
C'est le malaise du moment
L'épidémie qui s'étend
La fête est finie on descend
Les pensées qui glacent la raison
Paupières baissées, visage gris
Surgissent les fantômes de notre lit
On ouvre le loquet de la grille
Du taudis qu'on appelle maison
Protect me from what I want (p.)
Tuesday, June 05, 2007
5. gün
ve gün bitti. Hava karardı. Ekimden kalma. Telefon çalmıştı, kız ne iş yaptığını anlatıyordu, abim kaybettik dedi, ağlamaya başladım, kız çıktı eve gitti, ben anneme. Şimdi kaldığımız yerden devam edeceğiz, kapı çalacak tekrar mülakat için, kapı çaldığında ananem vardı, oturana kadar da vardı, kız konuşana kadar da hayattaydı, ama şimdi aynı sekanslar tekrarlanırken ananem yok, nasıl tutacağım kendimi? nasıl duracağım kızı görür görmez kapıda, o bıçak saplanmasını, onun karşısında yaşadağım. O da herhalde oldukça mahçup bir tebessüm ile başınız sağolsun çekecek. Ve sonra kariyer ve para ve iş ve trafik konuşacağız...bütün gün başarıyla yaptığım gibi ben olmamayı başarmaya çalışacağım, sonra gidecek, sonra duraksayacağım. Ve sonra bu blogda başlangıcından bugüne doğru oldukça personal olmaya başlayan ve kimsenin de okumasını istemediğim belki adını sanını değiştireceğim blogda bu yazılar azalacak hayat devam edecek, ederken de ben gene dehlizlerden dehlizlere geçip yaşamaya devam edeceğim.
Monday, June 04, 2007
.

travis, the cure, placebo meğer aşklarıma melan kolime ya da delirmelerime söylemiyorlarmış sadece, nasıl bunca şarkı sana da sesleniyormuş... an geliyor normalim, su içiyorum, yemek yiyorum, sonra bi anda sen geliyorsun ve ölüyorum ve kitleniyorum ve titriyorum ve parçalanıyorum ve yok oluyorum ve karanlık basıyor. sensizim, açım susuzum, gelmek istiyorum gelemiyorum, halbuki oturup tozunu toprağını yutup bayılana kadar, delirene kadar, sapıtana kadar, sağımı solumu kırana kadar, bebeklerim kuruyana kadar ağlamak istiyorum, I'll be wallowing in pity, ve kafan ve saçların ve kahkahan ve sesin, ve tenin ve kokun ve kokun ve kokun ve resmin ve dedem ve sen ve bayramoğlu ve bostancı ve balık ve sen ve ve sen ve sen ve sen ve sen, ne yapacağım, When I dream I dream of your kiss, bu akşam uyuyacağım , yarın uyanacağım ve gene yoksun , ve inanmamak yok, inanmak şart ama gücüm yok hala büyümedim hala kucağına kapanmak ve ağlamak ve sevmek ve tanrım ve sana ve sensizige ve hicbirseye....
Leave me bleeding on the bed
See you right back here tomorrow for the next round
Keep this scene inside your head
As the bruises turn to yellow
The swelling goes down - P.t.c. placebo
Saturday, June 02, 2007
Apart

korkuyorum...dün, bugün, yarın, başladı. Ne kadar sürer bilmiyorum. Yalnız kalmak istiyorum. Çok yalnız ve uyumak ve uyanmak ve tekrar uyumak. Kokusu, sesi, duruşu, sevgisi , sevgim. 31 Mayıs,kıpkırmızı dolunay, o giderken doğuşu, dedem? dedem! dedem! We used to be so close together! Son kez bilerek mi sarılmak isterdim, şimdi bir kere daha sarılmak için herşeyimi vermek mi isterdim...Nasıl birşey bu ? Nasıl yetmiyor herşey. Anılarımın kuvveti altında bin kat daha eziliyorum. I thought it would last forever. O balkonda, dedem ve sen, ve mavi şemsiye, ve bi tabak kiraz, iki kahkaha, üç öpücük.
Nezihem.
How did we get this far apart?
