Wednesday, March 10, 2010

1968


Babam 33 yaşında. Ben şimdi 38 yaşındayım. Annem 21 yaşında ve niye heyecanla kürdanları tutuyor? Niye babama bakmıyor? Boynundaki altını kim vermiş? Babam annemin omuzunu heyecandan mı tutmamış? Külünü bir türlü bu yüzden mi silkememiş? Annemin babama kayık omuzu "olsun bak seninim yaklaşamasam da sana bakamasam da seninim" mi?

annem bu kadar hafif bir gömlek giymişken neden babam balıkçı ve ceket? Terlemiyor mu ? Annemi o saniye isterken dişleriyle gülerken heyecandan terlemiyor mu?

Kaçıncı bardak rakısı babamın?

Cama kim yazmış "canım" diye?

Arkadaki kadın neden bu kadar mutsuz ve suratı masaya bimparça bakıyor acaba kocasıyla mı konuşmuyorlar yoksa karşısında bir ayrılık mı oturuyor?

Kızarmış ekmekler yenmemiş, üzümlerden sadece 3 tane kalmış.

Restoranın adının Ancelo olduğunu biliyorum. Başka birşey bilmiyorum...Ha bir de şimdi bu resmin üzerine abim doğmuş ben doğmuşum ben babamdan büyük bu resme bakıyorum. 41 sene geçmiş.

41 sene sonra elimde bu resim babamda beni annemde beni görüyorum ama başka hiçbirşey göremiyorum. Orada olup o tuzlukla o ceket ile annem ile babam ile yanayana karşılarında sessizce oturup dinlemek istiyorum. ve sonra geçmiş olan her seneyi ve her anı onlardan dinlemek istiyorum

Ama soramıyorum sanki hiç duymak istemeyeceğim şeyleri duyacağım diye ya da duyup dönüp kendime bakıp kızacağım diye sormak istemiyorum.

keşke sorsaydım da gelecek onu da biliyorum. Ama sormuyorum.

Tüm bunların yerine sabah kızgın çöpçülerin suratına merhaba diyorum, açılan kepenklere hoşbulduk, Vespam ile girdiğim çukura sana ne oldu böyle diyorum. Ağaçlara az kaldı dayanın, park etmiş sıralı arabalara oh olsun size çekiyorum, içtiğim kahveye şarkı söyleyip, aynada sakalıma sarılıp, kalemime dokunup, kendimle sanki bir çölün ortasında kumdan ottan daldan bir şehir kurarmış gibi eften püften boktan soktan şeylerle konuşup duruyorum, bazen bir poster ile dakikalarca bazen balkondan uzanıp giden gemiyle dakikalarca, bazen sesli bazen sessiz bazen içten bazen yalandan bazen ağlak bazen kahkah bazen sabah bazen akşam bazen bazen bazen daima konuşup duruyorum.

Dün evi ve eşyalarımı kolilerken yıllardır benle gelen superhero'larımı da koliledim, uzaylı saatimi de, kurmalı teneke polis arabamı da...

Hepsi bana göz kırpıyordu, "nereye gidiyoruz lan gene" diye

Thursday, March 04, 2010

Bloody Birthday

Woke up to a blinking light
it was 2 am at night
a friend
a true friend

woke up at 6
drove my vespa
all streets, wet and grey

mom at 8
she is in love

father today
father tomorrow
like a narrow passage
we will take the courage
and go in again
and come out again

we will come out again

its march like november
its friday
and its a bloody birthday

play the bass for me now

play for today

Wednesday, March 03, 2010

Sabah 6 30 da uyandım. Erken uyanıp 5-10 dakka nefes alabilmek güzel. Güne başlarken yağan düşünceleri iştimalamak, istemediklerini itmeye çalışmak itemediklerine cesaret vermek güzel oluyor.

Man's health dergisinin de yazdığı gibi peanut butter ve reçelli ekmeğimi yedim.

Her sabah "bugün traş olsanı lan"'ı "yok lan gittikçe daha güzel yakışıyor"la da savuşturup, 10 günü kalmış sokaklarda motoruma bindim.

Galata - Galatea

Sevmek ile sevilmemek arasında kaldı benim için. Ya da bu güzel bir semt bana iyi gelmedi ben de ona iyi gelmedim, birbirimizi anlayışla terk edeceğiz.

Galata'yı biraz büyütüp Karaköy-Haliç-Asmalı-Galata çizdiğimde ise hayran olduğum kalp çıkıyor karşıma. Okulumdan dedeme haliç kıyısından karaköy vapurlarına.

Belki de bir yere bağlı kalmayıp her 3 senede bir semt değiştirmem tam bana göre. Sanki terk ettiğim her semti arkamda bırakırken endişelerimi de bırakıyorum.

Motora atladım, beni üzmeyen ama yaşlandıça aksıran tiksiren hiç bir zaman yenisiyle değiştirmeyeceğim üzerinde 25,000 KM mark'ı vurmuş olduğum vespam.

Doğum günü yemeği iptal edilecek, 2 kişiye sms attın bile, aman diğerlerini unutma, bugünün uğrak semtlerinde Sultanahmet-Taksim-Yıldız şimdilik kesinleşenler.

Bugün 4 Mart.

Bugün böyle.

Yarın kendime bir solo Martini Bianco ısmarlayacağım öğlen, kaç sene oldu içmeyeli, üç beş?

Cumartesi herşey güzel olaca, cumartesiyi sakince bırakıp (?), pazar koşacağım.

Pazar koşacağım.

"It's not just blues
It's a sea in the surface too"
It's a purpose

I am training myself how to stay numb
I am telling myself not to hear
pavements are a mass
and a dog sits without a smile

chanting birds don't fly now
and the white building turns to grey
as I turn to a midget under its shadow

run, and stop, till it hurts
till it fumes and breaks

I am training how to play everybody
I'm you I'm him I'm her
I'm the boy in the backseat
I watch the wheel turning left
But I don't reach there

run, and stop, till it hurts
till it fumes and breaks

I'm training to play
to play the old songs to wake up out of this time
its like a popcorn too many bursting- can't hold all of them
my hands are full

run, and stop, till it hurts
till it fumes and breaks

Sunday, February 28, 2010

...

driving Vespa, bench press 40kg, hairy chest,allergies in the morning, shoe size: 43,5 and growing, steak always well-done, can turn tongue 360 degrees.

that's my info line in 2005

2010:

still driving vespa, bench press 30 kg, trimmed chest, allergies allergies always allergies, shoe size: 44,5, and i think it stopped growing, steak still always well done and still can turn tongue 360 degrees


o kadar inanırdım ki bir gün astronot olacağıma.

Sayfalarca siyah beyaz kağıtlara ay üzerinde gemim, gemiden inen ben, ay yürüyüşlerim.

Annemin bağırışları arasında gardrobun üstünden, havada asılı kalacağıma, bir gün elbet havada asılı kalacağıma inanarak yatağa atlamam, yatağın ara tahtalarını kırmam.

Bostancı'da UFO görmem. (Ey yukardaki sen biliyorsun ki doğruydu biliyorsun ki gördüğümüz şey gerçekti, ben gördüm, o yanan bembeyaz ışıkları söndükten sonra koşarak balkona çıkışımız annemin sarkma deyişi o yeşil o kırmızı ışıklar)

Patlayan uzay mekiğine saatlerce ağlamış, sonrası her kalkan fırlayan mekikleri ağzım açık seyredim içinde olduğumu hayal ederdim.

Her uçağa binişim mutlaka cam kenarı olmalı mutlaka buz gibi cama alnımı dayayıp uçağın içindeki ışığı yok edip uzaklarda bana göz kırpıcak gezegenlere ve cisimlere bakardım/bakarım.

Nasıl büyük bir hayal kırıklığı ki hala ve hala uzay araştırmalarının şu bilindik çok da tanıdık resmin versiyon after versiyondan başka birşey sunmaması.

Mars - bunce sene sonra paraşütle fırlatılan legolar.

Çok üzülüyorum sanki ömrüm yetmeyecek ve görmem gerekenleri göremeyeceğim.

19K


Bir okul çıkışı ananemin evine tek başıma gitmiştim. Anahtarla içeri bambaşka amaçlarla girmiş, çıkmaya yakın telefonunun yanında bir deftere denk gelmiştim.

Dedemi kaybedeli 1 yıl olmuştu.

19 yaşındaydım.

Ananem dedeme defter tutuyordu. Sayfalarını çevirip okumak istemiştim, titremem ağlamam engel olmuş; defteri çekmeceye, hırsızın vicdan azabıyla, koyup evden kaçmıştım.

Çevirdiğim 2-3 sayfasında dedem ananemle konuşuyordu.

Muzom, Muzaffer'ciğim, Muzaffer Bey gibi farklı isimlerle hitap edip dedem sonrası hayatını her gün kaleme alıyordu.

O defteri, bekledim hep, ananemim ölümünü taa o yaştan beri sadece o defter için bekledim. Hiç sormadım soramadım.

Sanki ananemim ölmesinden sonra bana açılacak yeni bir tünel gibi bekleyip durdum.

6 Aralık 1990'da dedem sonrası, 18 yaşındayken, tam 18 sene sonra ananemi kaybettim.

7-8 ay defter aklıma gelmedi. Gelemedi ama geldiği zamanda sanki tüm o atılanlar saklananlar sağa sola kaldırılanlar arasında kayboldu paniği ile Erenköy'e koşup anneme sordum. Annem ağlayarak bana uzattı.

Sanıyorum 2 sene oldu defteri alalı, kütüphaneye durduğu yere sabah akşam bakış atıp, "bir başka zamana" deyip durdum.

Nedense yalnız olmak ertesi gün iş olmaması bir şişe Jack devirmek ağlamak kimsenin dur diyemeyeceği bir zamanı bekledim.

Çok oldu öyle zamanlar.

Çok denedim yapamadım.

Şimdi de Jack yanımda, A Time to be Small çalarken defter yanımda sayfaları açık bana bakıyor.

Okumuyorum.

Belli ki okumayacağım.

İlk sayfasında 1943 (Dedemle tanıştıkları yıl)

ikinci sayfasında "Hayatım" yazıyor.

Dedem ölmüştü.

Dedem yoktu.

Dedem gitmişti.

Ananem kabul etmemişti.

Yokluğun içinde, onsuzluğun ve özlemin ve acının içinde boğuşurken dedemi öldürmemişti yok etmemişti.

Bu yüzden de defterde, sanki, dedem akşam poplin gömleğiyle çıkıp gelicekmişcesine yazmıştı.

Dayımdan bahsetti (bakabildiğim sayfalarda) Fügen'den torunlardan bahsetti.

Anannem imkansızlığın içinde sevgisine yaslanıp dedemi yaşatıyordu.

Şimdi bunu, o hastane odasında ananemin elimi tutup gözlerimin içine bakıp "ölmek istemiyorum" diye yalvarmasından anlıyorum. Dedemi bırakacağını zannediyordu.

Dedem yaşıyordu.

Bu yüzden ölmekten gitmekten korkuyordu.

Ananem imkansızı gerçek yapmıştı.

Ananem çok şahaser bir kadındı.

Sabah yola Galata'da bunla başladım. Ortaköy-Bebek-Emirgan-İstinye-Dön bebek-Arnavutköy

19K.

Aklımda ananem, Ortaköy'den çıkıp Kuruçeşme'de suyun yanına vardığımda şehre baktım gipgri, sanki firardaydım.

Aklımda Emin ile sonsuz koşularımız, Emin ile suya girdiğimiz yerler sanki başka bir şehirmişcesine soğuk, renksiz ve katı duruşlarıya ordalardı.

Evden nereye gideceğimi bilmediğindem anahtarsız cüzdansız çıkıp istinyeyi tercih etmiş, son durakta nefessiz abime fırlamış duş sessizlik ve o Arnavutköy'ün değişmeyen görüntüsü.

Picasso olsam harika bir tablo çıkaracağım o görüntü.

19K, sanıyorum gerçekten hedefsizim artık.

Yoruldum.

Ve sanıyorum kendi kendimi içine çektiğim bu oyunda dizlerim yoruldu.

Monday, February 22, 2010

Niye şimdi?

sabah maraton, triathloncu ortepedistim ile 25 dakka laklak ile araya sıkıştırılan 4-5 soru sonrası fazla zorlama mesafeyi kısalt ve çarşamba gel bi bakim aşiline diye kapattık.

Tak ediyor bazen insanın içinde birşey, benim çok ediyor. Göz kararması gibi patlamayla gelen bi yeterleme

Erken çıktım, eve geldim, bu sefer Pandaloop Running, saat, ayakkabı, dryfit giymedim uzun kollu penye giydim sırılsıklamığı tersine hissedim diye.

18:55 Galata

Karaköy-Galata Köprüsü-Sarayburnu-Ayasofya-Cankurtaran-Yenikapı - 7K

Yenikapı'Yı geçince bi hayli karanlık bir parkta 2 köpek saldırırken gerçekten inanılmaz korku dolu saniyeler

2-3 ayyaşın laf atması

Telefon yok ölsem kimlik yok

Aynı yolu geri dön (thanks to bisoubelle too)

Galata 14K

Devam ettim , kızgınlığımla umursamazlığımla ve iyi hissetmemle devam ettim

Fındıklı-Kabataş-geri dön-Galata

18,5 K

Şimdi buzdolabına kalkarken kaskatı kesilmiş aşil

Çok da umurumda değil mi sanki bilemedim.

Yarın dinleneceğim, çarşamba doktor ve ok derse gideceğim.


In the other world that spins around undone
And I don't know where I am...

Wednesday, February 17, 2010

Nezihe

2. Nezihe, pamuk saçlı Nezihe

artık Nezihem'in yanındasın. Rahat uyuyun, güzel uyuyun, "güzel" insanlar kuşlar gibi tek tek düşerken...her düşüşte kopan bir parça düşüp içimi paramparça ediyor

Seninle her oturuşumda Nezihem'e baktım, sarılamadım Nezihem'e, sarılmaktan korktum, dokunamadım Nezihem'e, dokunmaktan korktum.

İçimde seni yaşatırken onu da yaşattım.

Her adını duyduğumda, adını duydum. Zaman zaman keşke konuşsan da benle keşke seninle konuşurken senin içinden onunla konuşsam dedim.

Şimdi rahat uyu, benim için Nezihem'e de sarıl öp onu, seni öptüğüm gibi.

Çakar gibi geliyor haber, geliyor, duruyorsun anlıyorsun,

Duruyorsun anlamıyorsun, canın bir saniye acıyor sonra ten, koku, ses, gülücük, sarılma, dizlerin dibinde oturma, endişelenen ama arkasından kahkahalar atılan günler sağdan soldan yağıyor kalbine

Göz yaşları ayrılış için ağlamıyor
Can uzaklık için acımıyor

"Loosing sense of senses"

Bir kez dahanın bir an bile olsa bir daha kavuşamamanın keşkelerine ağlıyor

Dün şimdi değil...

"from me and you there're worlds to part
with aching looks and breaking hearts...


Taş, koskocaman bir taş kalbimde saklı Nezoş
Sen soktun sen kaldın orada

Güzel kadın güzel insan Nezihe
Güzel kadın güzel insan Nezihem

Rahat uyuyun güzel uyuyun

18/02/2010

Sunday, February 07, 2010

Lower Gwynedd





İlk kez “düzgün” koşmaya Philadelphia’nın Lower Gwynedd denen mütavazi mi mütavazi sesiz mi sessiz köyünde başlamış inanılmaz güzel bir asfalt yoldan koskoca bir dağın eteğine doğru yaklaşır ormanı da karşıma alıp bekler, korkunun gelmesini bekler, deliler gibi bağırıp geri dönerdim.

Bazen İstanbuuuuullll bazen Ahmeeeettt bazen bir çığlık bazen anlamsız bir yeaaaah bazen de anneme bazen de babama bazen de sadece cimboooom diye bağırır geri dönerdim.

Sonra okulda koşmaya başlamış, üstüne bir yaz Viyana’da staj sırasında nefis bir orman/park’ın içinde devam etmiştim. Herhalde o Viyana sonrası katılsam bir 40K bitirebilirdim.

Amerika dönüşü 6'sı üstüste 7 Avrasya 15K, 1 Nike gece koşusu 10K, iki Riva yol koşusu 10K ve geçen sene ilk 21,5K Runtalya.

En müthiş koşu 2009 Tel Aviv 10K, kendi koşum.

En komik koşum Sarayburnu ve Arnavutköy ve Emirgan'dan suya atlamalı (EMin Özgür ile)

En enteresan koşum Hong Kong 5K - kendi koşum.

En rutin koşum Rumeli Hisarı – Ortaköy 10K - Emin Özgür ile omuz omuza defalarca

En melankolik koşum Sarayburnu-Çemberlitaş-Sultanhmet-Karaköy 10K

En yeni koşum Hyde Park – 10K

En sıkıcı koşularım bilimum K’lar bilimum spor salonları.

Her koşuda kaslarımın, dizlerimin, sırtımın ve kalbimin üzerine verdiğim ağırlık kadar ruhuma beynime de verdiğim ağırlık mesafe arttıkça artıyor bazen kaldırmayacağım boyutlara gelip sanki bir lif nasıl atacaksa; işte öyle aynen ! tak diye ! ruhum da ortadan atacakmış gibi oluyor. O dayanılmaz acıda varınca hemen ipod'dan daha dandun bir şarkıya geçip duygu eşiğimi aşağıya çekmeye çalışıyorum. Ve başarıyorum da

(Mesela o saniye Kyoto Song’u dinlesem herhalde kalırım oracıkta.)

Nedenini önce bambaşka şeylere taşıdım, neden bu kadar gerildiğimin neden bu kadar yalnız koşunca korktuğumu neden kaslarım mesafe uzadıkça alışsa bile ruhumun alışamadığını? Önce şehire verdim (ki burada da yazdım) nedenleri, şehrin her semtini hissederek yaşadığım şehrin boğaz kenarı görüntüsü ve veya ara sokakları, elimin altından geçip giderken hayat, zamanın oynadığı berbat oyuna.

Sonra HK sonra Tel Aviv her yerde benimle geldi o acı, hatta geldiği km bile belli ediyor diyebilirim kendini, başlangıçta mutlaka.

Bazen “kolay gelsinler” ile “hi there”ler ile ufak saçma sorularla başkalarına takılmaya çalışmış, başarılı olmuş rahatlamış başarısız olmuş ipod'da şarkı atlamış oldum

Thousand voices whispering thru

Şimdi bu odada, in the Hanging Garden, geriye dönüp bak, bak ve gör esasında hep yalnızken koşulara başladığını ta o Lower Gwynedd’deki sabah gibi korkuyla adım attığını, o orman yolunda senden başka kimse yokken nasıl korktuğunu nasıl yanına birini istediğini nasıl esasında özlemden değil korkundan bağırdığını, nasıl her koşunun geriye doğrusunu daha da hızlı koştuğunu – first color is the first kiss - nasıl bitirdiğinde hep korkunun da geçtiğinine bak

o kapı gibi duruşunun arkasında, savuşturmalarla nefes aldığını, o mutlu ve çocuksu akşam uykularına geçişte veya sabah ironman gibi kalktığında hep bir savuşturma içersinde olduğunu, savuşturmaların kralı olduğunu, nasıl hep geçmişi istediğini nasıl ileriye doğru değil hep geriye doğru HK’dan başlayıp Tel Aviv’den Hyde Park’a oradan Philly’e geri gidip o ormana dalıp başlangıç noktasında durup esasında hiç başlamamayı bi yapabilsen be koca sen…

It's a timetrap, it's a zeitgeist.

12,5K


Sabah 7:30'da kalkmaya kurduğum hale 7'de kalktım. Hayvan gibi yağmur yağıyor, kalkıp kalkmamakla, acaba gelir mi gelmez eker mi ile kalkıyorum; önce Muarrem’i azat ediyorum sms ile. Saat, kalp bantı, pacer, şapka, eldiven, ipod, muz, ciklet, havlu: extra tshirt rutinin dışındakileri alıp çıkıyorum.

Çıkar çıkmaz sanki yağmur daha da şiddetleniyor.

Etiler’den yeni ve ilk defa beraber koşacağım partner Semih ile buluşmaca.

Yol alıyoruz. Yağmur daha da bastırıyor sanki gitme der gibi.

Park ediyoruz, ısınmaya vakit yok, arabada eldivenler ve şapka takılıyor, saate basıyorum, tam parkın oradan koşmaya başlıyoruz, tedirginim ve...“abi çişim geldi” "bir izin ver" ile irkiliyorum.

İçeri giriyor, sağnak, ya koşmam ya girmem lazım, giriyorum.

Aynı adam sağda aynı adam solda şömine yanmıyor ama orada TV bağırmıyor ama ortada UFO'lar tek tek kıpkırmızı yanıyor, masalar bomboş, masanın yanına gidiyorum, camdan dışarı aynı yere bakıyorum. Aynı tepeye aynı yeşile aynı kızıla...

Zeitgeist.

Şu bloguma ya da her ne ise burası kaç kere zamanın benim için ne kadar kötü işlediğini yazdım hep .

Semih çıkıyor, her yer çamur her yer ıslak her yer sessiz.

İlk tur rahat, rahat çünkü konuşuyoruz.

İkinci tur her kalan km’de daha az konuşuyoruz daha az konuştukça daha çok korkuyorum. Bitecek mi ? Ya da bu sefer son kez koşsam hayatımda evet şimdi burada 15 35 45 kaç?

Şortum sırılsıklam yapışmış , saçlarıma çamur sıçrıyor.

Son 500, ve 12, “hadi 15 yapalım yapmam lazım lütfen” "yapma oranım haftaya yapalım”

Bari 13e gidim diye asfalta atıyorum kendimi Semih arabaya gidiyor, kimileri tersime, jigsaw falling into place, yoldan çıkıyorum, vazgeçiyorum 12,5K duruyorum ellerim dizimde dizlerim buz kesmiş kıpkırmızı

Whatever makes me happy
Whatever I want

Wednesday, February 03, 2010

12 K

09/01 10/01
- 5K
5K 6K
5K 7K
7K -
10K 8K
9K 9K
7K 9,5K
4K 10K
10K 10K
- 10K
10K 10K
10K 10K
12K 11K

89K 95,5K


ve Şubat'ın ilk koşusu 12 K bu akşam

Tuesday, February 02, 2010

Kar günlüğü


Londra'da kaçırdığım karı Frankfurt sonrası İstanbul'da yakaladım. Sabah 7:30 da Galata Kulesi'sinin üstüne çıkıp çok çekmek istediğim İzzet Kehribar fotoğrafının benzerini çekemedim, tabiiki.

Kar akşam uyurken yağmış.

Bugün 3 Şubat. Ertan için mutlu son. Esasında benim için de mutlu son. Daha kötü günler ile uğraşmak zorunda kalmadan en azından 2 senemizin önünü görebileceğiz.

Dün babam için de doktordan mutlu haber, ama çok yorulmuş bir anne.

Çarşamba'dan beri koşamıyorum. Maratona tam 1 ay kaldı sayılır ama ne yapacağımı bilmiyorum.

Sabah duş aldım. Birazdan Murat gelecek ve Ertan'ın evini temizlemeye gideceğim.

Sabah kalkıp sardunyalarımı kurtarmaya çalıştım. Su tutmak istedim üstlerine ama hortumdaki su donmuştu çekmek istedim kuytuya silmek istedim ama onu da yapamadım belki de olması gereken oldu. Karın ağırlığı altında öldüler.


"this dream never ends" you said
"this feeling never goes
The time will never come to slip away"
"this wave never breaks" you said
"this sun never sets again
These flowers will never fade"
"this world never stops" you said
"this wonder never leaves
The time will never come to say goodbye"
"this tide never turns" you said
"this night never falls again
These flowers will never die"

Never die
Never die
These flowers will never die

"this dream always ends" I said
"this feeling always goes
The time always comes to slip away"
"this wave always breaks" I said
"this sun always sets again
And these flowers will always fade"
"this world always stops" I said
"this wonder always leaves
The time always comes to say goodbye"
"this tide always turns" I said
"this night always falls again
And these flowers will always die"

Always die
Always die
These flowers will always die

Between you and me
It's hard to ever really know
Who to trust
How to think
What to believe
Between me and you
It's hard to ever really know
Who to choose
How to feel
What to do

Never fade
Never die
You give me flowers of love

Always fade
Always die
I let fall flowers of blood

Bloodflowers
The Cure

ne kadar geç keşfettim bu albümü, ne kadar. Ne kadar bırakıp gitmiştim Robert'ı. Halbuki Milano'da yaşım 19, Forest çalaren yeşil ışıklar vücuduma saplanırken en önlerde ellerim havada nasıl ordaydım ve nasıl orda değildim.

Sonra Suede sonra Oasis o hep elleri havada açık halim.

PJ Harvey, ooh if you die you said so do I u said

sonra James

yazmak istemiyorum esasında hiçbir şey hiçbir yere

Sunday, January 10, 2010

Pet Shop Boys çalıyor ve her çaldığında nasıl sevgiliyi özler gibi özlediğimi hissediyorum.

Love etc - (gui boratto mix) bu burada kalsın ki hiç kaybolmasın dönüp tekrar bulup tekrar dinleyip kendimi tekrar böyle iyi hissedim.

Bu şarkı ruhumdan kopan ilk parçanın, yani Ahmet'in bana verdiği mutluluğu hatırlattı. Murat Uncuoğlu'nun setine saat sabaha 4 de gider sislerin içinde kollarımızı açıp ağlardık.

Yağmur yağıyor.

Bugün keyfim yok.

Bugün pilates yaptım. Koşuları arttırmaya çalışırken (ve nasıl zorlanırken) sakatlık ile uğraşmayım diye başladığım pilates esasından herşeyden çok sırtıma iyi geliyor sanırım.

5K
6K
7K
8,5K

oldukça iyi bir merdiven olmasına karşı 8,5 K neredeyse 1 saat ile son bulurken bu şekil Runtalya'nın imkansızlığını gösterdi...ama şimdilik...

birşeyi çok istemeyeceksin. Çok isteyince olmuyor işte..Çok isteyince suratına patlıyor, yazmayacaksın, konuşmayacaksın , istemeyeceksin.

Fas yarı maratonu gitmek istediğim bir maraton. Gidip koşuda tanıştığım Fas'Lı biriyle bilmediğim bir ara sokakta sıcakta kahve içmek istiyorum.

-Bu kahve sensin
-Bu sokak sensin

diye saçma sapan konuşmalar geçecek hiçbir yere varmayan çıkarıp bana bi tespih verecek o tespih hayatımı değiştirecek.

Sunday, January 03, 2010

RTA


Road to Antalya diye bi karton yaptım kendime. Aylardır koşmayan vücudum eğer Antalya'ya gidecekse geçen seneyi geçmek zorunda.

Geçen sene Ocak ayı 11 kere koşmuşum, 89 km.

Hedef bu sene 100 .... kaldı 95.

Kırmızılar geçen sene.

Maviler inşallah dolacak taşacak.

Sunday, December 20, 2009

Kavafis

"Başka diyarlara, başka denizlere giderim, dedin.
Bundan daha iyi bir kent vardır bir yerde nasıl olsa.
Sanki bir hükümle yazgılanmış bir çabam;
ve yüreğim sanki bir ceset gibi gömülmüş oraya.
Daha ne kadar çürüyüp yıkılacak böyle aklım?
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam burada
gördüğüm kara yıkıntılarıdır hayatımın yalnızca
yıllar yılı yıktığım ve heder ettiğim hayatımın."
Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.
Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın
aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın
ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.
Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın,
ne bir gemi var, ne de bir yol sana.
Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte,
yıktın onu, işte yok ettin onu tüm yeryüzünde." Kavafis

Tuesday, December 15, 2009

Ajurdi

Galata'dan Karaköy'e yürüdüm
Kabataş'a tramvaya bindim
Bi adam geldi beni ezdi ve yanıma oturdu
Gocuğunun nem kokusu altında tıkandım
Kabataş'ta indim
Otobüse eski zamanlaraki gibi yolun ortasında atlamaya çalıştım ama artık bu ayıp birşey olmuş.
Duraktan bindim.
15 yaşında bir mini etek bindi utandım bakamadım.
Yıldız'da ndim.
Portakal suyu
Çiseleyen yağmur
Öğlen yolun karşısından taksiye bindim
Taksinin koltuğunda döl lekeleri vardı indim
Bi daha bindim
Köprüden geçtim
Ortakla dönder yedim
Geri geldim
Kahve içtim
Bir kere kalbimi bir kere sırtımı yokladım.
Ertan...
Ah Ertan...
Konuştuk
Sanki her seferinde trenin incelen dumanı gibi
Kapattık
Sevmediğim garajdan araayı aldım
Ertanı aradım
Bu sefer güldük
Az da olsa güldük
Arabayı park ettim
Aynayı kapattım
Acaba çöp kamyonu geçince bu akşam 6. not bırakışlarında küfür yazacaklar mı?
ya da tak ulan şu ibnenin arabasına bu sefer diyecekler
desinler
haftaya kaportaya veriyorum
cillop gibi olacak
peki beni kim kaportalayacak?
sağ üstte bi sancı gene yoklamasını alıyor
burda!
sırt!
burda!
sol kol?
hep burda!
bu yoklamalar belki de onlarsız çok komik olacak bir hayat var
boşveeer
3 gün sonra yılbaşı sepeti diye 10 tane jack alıyorum
2 tane de madem indirim mideye de indiririm
yarım bardak
2 buz
çıt çıtçıt
emin
sen istedin diye işte kelime oynu sis bulutları anane manane olmadan da yazdım işte
sen istedin diye değil de genelde de yazmalıyım diye

Ruhe

Duş alırken gözlerimi kapatıp hiçbirşey düşünmemeye veya duş sonrası havlu ile yüzümü kapatıp deniyorum.

Olmuyor. Ve çok merak ediyorum, insan düşüncelerini kontrol etmeye imkanlıysa (yani şimdi GS düşün desem düşünebilirim) neden bi süreliğine dur demeye gücü yok.

Meditasyonun verdiği bu mu değil mi merak ediyorum.

Ama düşüncenin kontrol edilemediği çokta zaman var.

Lise hayatım 2 avusturyalı hocamın bacaklarına bakıp düşüncelere "dalma orhan" ile geçti, çoğu zaman dersi dinlemek yerine kontrolsüz düşüncelerde buldum kendimi.

keza bugün, tramvay-otobüsü seçtiğim bugün, saçma sapan düşüncelerin gelip geçmesine engel olamadım.

Hem istediğim zaman istediğim şeyi düşünebilmek hem de istemediklerime karşı koyamamak nasıl bir saçmalık.

Ama basitçe ayağını bacağını excercise edenler varsa beynini de edenler herhalde bunu başarabiliyorlardır.

Hiçbirşey armut piş değil elbet. Ama niye bu kadar zor, "3 dakka olsun gözlerimi kapatıp düşünmemek, nasıl birşeyi yaşamak için çalışmanın anlamsızlığı?

Sunday, December 06, 2009

Güzel günler

"babamın ölüm yıldönümü" yazdı annem bugün MSN'de

sanki böyle bir pazarda hatırlamam gereken birşeymiş gibi geldi yazınca.

Bir şans verilseydi dedemle röportaj yapmak isterdim.

Benim için Kent Dükü'nden farkı olmayan duruşunun arkasında acaba farklı bir insan saklı mıydı bilmek isterdim.

Kaybettiğimde 18 yaşımda ve esaında bir sürü soruyu da sorabilecek yaştaydım.

Ali'ye söylemiştim ilk. Halı sahaya yürüyerek gitmiş tellerin arkasından dostlarıma bakmış Ali tele yaklaşmış ne oldu lan demiş ben de yaşlı gözlerle dedem demiştim.

Sanki kuzey londra subörbünde çekilmiş bir sahne gibiydi.

Bir gün dedem tuvalette yere eğilmişken kıçına tekme atmıştım şaka olsun diye ve dedem sanıyorum az daha kafasını mermere vuruyordu. Hayatımın azarını işitmiş ve ceza olarak da cezaların en büyüğünü dedemin benimle konuşmamasını almıştım.

Yürürdük hep, önce pusette sonra yanyana sonra sırtta çanta dedemle yürürdük hep.

Ethemefendi caddesinin heykelli bahçesinde, tren istasyonlarında, bostancıdan suadiyeye oradan erenköye sonraları kadıköye, karaköyden tünele, asmalımescitten taksime yürürdük.

İstiklalin trafikli ve dolmuşlu günlerini hatırlarım.

Dedemle ananem yani Nezoş 31 Aralık'ta evlenmişler.

Ananemi hüzünle karşıladığım son yıllarda yani melankolinin beni yakalayıp bırakmadığı olgunluk yaşlarımda yılbaşları ananemi bi ayrı düşünür kusan eğlenen gezen kopan orhanin içinde esasında çok daha hüzünlü biri ananemi düşünürdü.

Şimdi bu yılbaşı ananesiz ve dedesiz onlar için belki de çok keyifli bir mutluluk ve sevgi ile gülümsemeyle bardağımı kaldıracağım.

Her fırsatta eski fotoğraflara bakmayı adet haline getirmeyi ağırlığının altında ezilmeden tebessümle fotoğraflarda geçmişin güzelliğini düşünmeye ve hissetmeye çalışan ben, şurayı okuyan toputopu 9-10 kişinin de (madem mahremimi biliyorsunuz) her fırsatta raflarda duran albümlerde kaybolmalarını tavsiye ediyorum.

Ama bunun en zor yanı o fotoğraflardaki anılar hep geçmiş değil. Taze olanlarda mevcut haliyle. Ve tabiki yıllar sonra dedemin fotoğraflarına mutlulukla anca şimdişimdi Nezoş'un fotoğraflarına ağlamadan ama düğüm düğüm bakarken, veya bakabilirken...

taze anılarda hızla eskimeye devam edip beni içinden çıkamayacağım bir hüzne atıveriyor.

Keşke 5 seneden eski olmayan fotoğraflara 5 sene sonra bakma mecburiyeti olsa.

İşin garibi kendime bile oha dediğim fotoğraflara yavaş yavaş zor bakmaya başlıyorum.

Fazla analitik fazla kurgucu ve detaylarda fazla takılanların hayatlarında böye bir zorluk olduğunun farkındayım.

Durmuyor ki hiç.

Ben mesela şu an dedemin bir resmine bakıp onun ipeksi saçlarını okşayıp, yanaklarını öpüp, poplin gömleklerini koklayıp sesini hiç ama hiç bir kusur eksiklik fade-away sararma solma olmadan duyabiliyor ve hissedebiliyorum.

Ah işte bu zamanlarda nasıl daha düz daha duygusuz daha ot ve daha sığır bir insan olmayı istiyorum. Ruhum belki de ne kadar daha hafif ve dinç olurdu. Olsun farkında olmadan yaşamayı belki de bu yorgunluğa veya korkuya tercih edebilirdim.

Yılın son 3 haftası. Bizim için belki de babayı bu sefer daha az korkucağımız da olsa gene bir ameliyat ihtimalinin olduğu, martı nisanı gene iple asıla asıla çekeceğim, işte mücadelinin sanki tavansız bir dünyada daha da yukarı çıktığı, Ertan'ım için oldukça kritik bir 4 ay.

Keşke bi Orhan yedek klübesinden kalkıp oyuna girse tamam değiş tokuş değil bi iki maçlığına kaslarım kemiklerim dinlenene kadar koçum bi dinlen bi dur nasılsa fikstür uzun diyecek bi yedek ben...

ya da böyle bi makin atık kafaya takacaksın içini formatlayacak dışın aynı kalacak mücadele mi o ne ki ya alırım sen ne kadar istersen dedirtecek sanki geçen sene olmamış sanki hiçbirşey hiçbir zaman olmamaış gibi br format atılacak

Hiçbirşey hiçbir zaman olmamış gibi aynı şekilde kaldığın yerden devam etmek ne şahaser olurdu.

Bugün, pardon geçen sene marttaki 20K ya hazırlanırlen sanıyorum 10 falan rahattı. Şimdi bugün:

Biraz evvel:

1,5 K zor çıktı!

ipodun en dolmuş şarkılarına sırayla basmış olsam da hadi ulan bi 3K nın lafı bile olmadı. 10 dan 7 ye 5 de 2 dakka yürüyüş ve tıpış tıpış soyunma odasına.

Sessizlik.

Sunday, November 29, 2009

kişisel ve saatsel notlar

tam 2,5 aydır 2 kutu antibiotike bana mısın demeyen sıfır ateşli göğüs ve boğaz ağrısı sanki beni bilerek, önce 29 ekim tatil tarihinde tekrarlamış ama bende onu hastane kapalı ama intermed açık al sana diye akciğer röntgeni ile dışarı şutlamış..

..şimdi o da al sana al diye beni bayram evveli Azkaban Tutsağı gibi yakalamış bayramın kapalı doktorsuz günlerinde inletmeye devam etmiş gün aşırı alkolle susturmuş olsam da

göğsüm ağrıyor ağrıdıkça korkuyor korkçukça kendimi bırakıyor bıraktıkça bana birşey olmadı işteyii yaşıyor normale döndükçe gene geri geliyor ve olimpiyatın halkaları gibi iç içe geçmişlik içersinde dönüp duruyorum

eskiden hasta oldum dedim mi ateşim 39u şaşmaz vurur, annem ilaçları basar teyzem kıçıma fitili sokar hiç istemediğim sirke suyuna batırılmış havlu alnıma yerleşir yatakta inler ve 4 gün sonra ayaklanırdım.

sanki dünya bana inat bir değişim süreci geçiriyor.

sakini untmuş iç sesimi kaybetmişben bazı geceler bir şükür etme duasına yatıyorum kafamı toparlayıp yaşadığım için ailemi sevdiğim ve hala tutunabildiğim için esasında hayatımda hiçbirşeyin ama hiçbirşeyin kötü olmadığını kendime anlatmak için şükür duasına yatıyorum ama daha 2.cümlemden evvel herşey bozuluyor kendimi kaybediyor panikliyor sonra kendini cezalandıracaksın şimdi kafanın içinde yüksek sesle tekrarlayacksın diye caklıyorum ama onu da başaramıyorum

(ne acaip bir de kafamızın içindeki sesin şiddetini ayarlayabildiğimizi keşfettim şu an)

aa evet sessizce bağırabiliyorum

......

o haaaa

hatta .... haykırabiliyorum

inanılmaz şiddtle sessizce bağırabiliyorum

kurban bayramı bitiyor yarın

salı sabahı gene iş araya bi doktor sıkıştırmacası
perşembe anne bodrumdan kafasını dinlemiş paklamış dinlenmiş bir şekilde dönüyor
ben emre tayfun emin sturm graz maçına gidiyor

ve aaaa bi de tabi Telaş Ay gelmiş bir telaş bu telaş bir bakmışsın geçip gidivermiş Aralık gelmiş pardon geçmiş

1- koskoca bir ipod listesi yapıp yeni şarkıları nefes almalı ve onlardan güç almalıyım

2- 7 mart 20K koşusuna sanki 20 yıldır koşmamış vücudumu toparlayıp hazırlamaya başlamalıyım

3- kendime sözümü tutup hikmetle şu röportaj olayına başlasam e fena olmaz

4- apple crumble sayıklıyorum aylardır

5- nezoşuma ve muzoşuma gitmek istiyorum

6- bir köpek alsam mı artıkı bin kere daha düşünmek

7- motorumu bakıma almak ufaktan ufaktan

8- ormana gitmek koşmak nefesime bakmak

9- tm yapamadıklarımı dokuz kere daha yazmak neden yapamadığıma da hayıflanmadan bi daha yazmak istiyorum

siktiret gibilerinden

olursa olurlardan

Saturday, November 28, 2009

bitti sanırım

sanıyorum bittin
sanıyorum gittin
bi daha şaşırtmadan hem sağlığımı hem ruhumun içine edip gittin.

3-4 bardak şaraba teslim olup kendi kendime söz vermişken kasımda yazmayacağım diye yazıverdim işte 3 gün kala

dümeni kaybetmiş kaptan gibi tam 8 aydır ne yazdıklarım beni ne de ben yazdıklarımı anlatabiliyorum

bugün babamla (ki geçen sene hala bugüm hastanedeydik) gene biraz gergin ve gene biraz dingin dışardaydık. anne bodrumda kafasını dinlerken mandalina almak istedi mandalina şekerli sen şeker hastasısın deyince sensin hasta git raporlarıma bak ne hastası diye bağırıverdi ve sanıyorum ağırına da gidiverdi ve sanıyorum içim de gidiverdi.

sanıyorum gene sanıyorum tam 10 sene sonra ilk defa kiss me kiss me kiss me kiss me albümünü ilk defa koydum ve the kiss çalıyor.


değişken ruh ve sağlık hallerimin ne kadar beni yiyip bitirdiğini gösteren bir aygıt olsaydı ve o bitme skalasına gözüm gidiverseydi acaba durup orada artık normal bir şekilde nefes almaya başlarmıydım.

uyurken uyuyamıyorum
nefes alırken bazen acaba daha sakin ve daha normal tempolu nefes alabilirmiyim diye übunglar yapmaya başladığımda temponun şiddetle artmasını dinliyorum

eskiden ama çooook eskiden dapdar deri bir diesel pantalonum deri bir kemerim lepoar desenli bir gömleğim ve harley bootlarım ile sokaklarda yürürken ben biri gelse

duracaksın sen
duracaksın koca bir geminin durduğu gibi bir limanda
sığınacaksın köşe bucak
ve sonra bi daha süt liman olsa dahi
çıkamayacaksın deseydi

eskiden
çok enfes sigara içerdim
çooook enfes yağmuru suratıma yerdim

1 gece sadece bir gece öyle sessiz sakin karanlık bir gece elimde sigaram ile ıslanıp yürüsem

sadece kendim için yürüsem

ne olur bilmiyorum

bir arkadaşım eşinin doğum gününe hulyo iglesyası getirmisti

işte öyle sadece 1 gece odama robert smith i getirebilsem
...for how much stronger can I howl into this wind..

Thursday, November 12, 2009

babam

koltukta oturuyo
uyuya ben ona bakıyorum
o uyuyor

Monday, November 09, 2009

1 SENE

Max Richter çalıyor ilk defa şansa ilk tanışmam on the nature of the daylight şarkının adı ve Blue Notebooks albümünden.

Kendimi bu şarkı çalarken üsküdar vapurundan gözü yaşlı ama kuvvetli ama üzgün ama inanarak beşiktaşa atladığımı oradan vespamla kasksız 10 kasım soğunu hissetmeden arnavutköy'e giderken görüyorum.

Hiçbirşey düşünmeden defalarca tekrar tekrar gülerek koşarak kaskımla sevgilimle yüzlerce kez geçtiğim beşiktaş çırağan ortaköy arnavutköy ikitekerimin altında yok okuluyor

Kliseye geliyorum kapalı. Nasıl olur? Her gün bu saatte açan klise bu sefer kapalı...

Zili çalıyorum, umutsuzluğa kapılmışken zangoç geliyor, ne istersin? girmeliyim, olmaz, niye bu klise sihirli klise hep açıktı bu sabahta, artık kimse gelmez oldu sabahları, akşamüstü bir de hafta sonları, hayır aç, girmeliyim, onemli, olmaz sadece ayazmaya sokabilirim, olur hadi, gel...

ayazmaya giriyorum küçüçük o odaya duvarlarına dokunuyorum dua edip çıkıyorum

doğru akıntı burnuna, babamın çocukluğunun geçtiği, defalarca oturup yere, boğazdan geçen gemilerin makina dairesini hayal ettiğim akıntı burnu...

şimdi o akıntı akıp gideli 1 sene oldu

1 sene evvel babam bizi bırakmadı bugün

1 sene evvel babam bize biz ona tutunduk bugün

1 sene geçti herşey aynı ben hariç

zangoç aynı, yol aynı, vespam aynı.

sakinlik şu an çok iyi.

Sunday, November 01, 2009

kasım

tam 1 sene rüzgar güneş dalga sonrası tekrar kasım geldi. en korktuğum ay olmakla beraber en çaba göstereceğim ay da olacak. Çabuk geçsin çabuk bitsin.

Annem babam haftaya aynı geçen sene olduğu gibi dönüyorlar.

Sanıyorum 2 ay koskocaman 2 ay koşusuz geçti.

Hayatım atlı karıncanın alası.

Saturday, October 03, 2009

eylül bitti

ekim sabahi güzel bir ikea!! filtre kahvem ile kaç ay sonra ?, bakamadim, direkt post sayfasi açıldı, ve nedense bir hayli gri bir havada yazmaya merhaba.

Yazın bir kaç arkadaşım "blogunu okuyunca içim kararıyor intaharlık sanki" dedi ben de "okuma amına koyim" dedim zaten esintilerin bir zevzeki yüzünden öğrendin

geri dönüp baktım, ananemin kaybından babamın ameliyatından sonraki ruh hallerimle kendimle yazıştığım sayfalarla dolu

koşu partnerim buradan sesleniyorum sana: eğer sende ruhunun dört duvar arasında kaldığı avusturya lisesine gidip zorla bbrecht ezberletilip karaköyün puslu ara sokaklarinda büyüseydin sen de the cure ile başlar infinite sadness and mellon collie ile devam ederdin. Adananın portakal bahçelerinde yetişmedik maalesef.

ve bugün sanıyorum ciddi de teğet geçen bir vesile ile hem ananemi hem dedemi ziyaret edeceğim (edemiyorum telefon geldi ne alaka oldu bu tabii)

ve bugün çok güzel bir lüfer yiyeceğim

ve bugün yazmaya tekrar başlayacağım.

bberry'im komforu saniyorum beni yazmaktan uzaklasirdi...

artik yeter yazmaliyim

ve maalesef ekim kasim geldi

hadi ekimi gectim hong kong var nasılsa

kasım :(

ne yazsam ne yazsama son simdilik son veriyorum

Monday, August 31, 2009

2 ay

nasıl geçti ne oldu bilmiyorum. 2 ay sonra ilk entry'm ile başbaşa ne yazacağımı bilemiyorum.

teyzemi kaybettik, annemler bodrumdan apar topar geldi, babayı apar topar doktora götürdük gelmişken.

Apar topar ağladı şimdi ben apar topar bu masamdan kalkıp gene koştur babam koştur.

Bir dost bu hafta sonu "bi dur be hayat, bi önümüze devamlı birşey fırlatmaya bi ara ver" dedi

güzeldi.

ve bugün bayramoğlu'na teğet geçtim. O da güzeldi.

Monday, July 06, 2009

Yazmaya dönebilmek için minik egzersizler.

Sanıyorum 2 sene evvel kırdığım parmağımı, Placebo konserinde yeniden çatlattım.
Koşamayınca balkonda 800 kere ip atladım.
Pazar sabahı midemin ağrısından sancılandım.
Akşamında A/C çarptı.
Sabahına bin beter.
Hafta nanelimon ile başladı.
Baba göz dokturunda.
Doktor üzerine kusmak istediğim bi kelime oldu bu sene.
Sakal traşı olmadım.
Elim müşteri aramaya gitmiyor.
Orospu gibi müşteri avından çok ama feci sıkıldım.
Bi kıyma kavurma olsa hafif acılı bi yumurta kırsam üstüne, minik bi karabiber bulutu, biberlerin pisme sesi, yaninda fırından ekmek, demleme çay. çay üstüne çay.

Yaz bitti bile.

İşte kişi böyle çirkin böyle duyarsız böyle kusarcasına da yazabilmeli.

Sunday, June 28, 2009

babanın doğduğu gün

çok uzun zamandır yazma isteğimin gene benden ayrılmasından sonra, evet bugün, babamı sabah arayıp doğum günün kutlu olsun dedikten sonra, 2-3 satır yazma dürtüsü ile karpuzu ayıklayıp biraz olsun ruhumu sakinleştirebildim.

Chat Baker çalıyor.

West lafayette'yi hatırlatıyor.

12 sene olmuş.

Kalkıp altılı kuponumu yatırmak istiyorum, gazi kuponunu.
Kalkıp motorumla dolaşmak kalkıp ıssız bir koyda denize dalmak (belki de Ahmetçe'de)
Kalkıp sadece yürümek çok uzun uzun yürümek ta bilinmeyen sokaklardan serin gölge bir köşeye uzanmak soğuk biraya devam edip 2-3 insan tanıyıp yorulmak istiyorum.

Gene çok garip bir pazar. inanılmaz sakinim. Yoksa hakikaten sakin miyim ?

Wednesday, June 24, 2009

Nostalgia

Nostalgia - it's delicate, but potent. In Greek, "nostalgia" literally means "the pain from an old wound." It's a twinge in your heart far more powerful than memory alone. This device isn't a spaceship, it's a time machine. It goes backwards, and forwards... it takes us to a place where we ache to go again. It's not called the wheel, it's called the carousel. It let's us travel the way a child travels - around and around, and back home again, to a place where we know are loved.

Don Draper

Tuesday, June 02, 2009

from the keyless man

Arp'çi kiz.. Düsen uÇakta ölmese, kimsenin bilesi yok.. En Çok önem verdigimiz degerlere göre, neresindeyiz ömrümüzün ? Tek basima duruyorum, titreye-savrula, zaman okyanusunun dalgalari arasinda.. Anilar sahiline bir dalga gibi vuruyor tüm olanlar.. Zaman okyanusu adeta geri kusuyor, kendisine attigim mutlu-mutsuz dakikalarimi.. Tüm gücümle bagirdigim yerdeyim; sonu gözükmeyen sis'e dogru ilerliyorum, toz bulutunda yitiyorum.. Fon'da: "DUST IN THE WIND"

Sunday, May 31, 2009

2 sene evvel bugün


nezihem'i uğurlarken gene kafamı kaldırmış yukarılara çok yukarılara bakıp 10 sene evvel Bodrum yolunda Morissay dinlerken yaptığım şeyi yapmaya çalışıyordum. O zaman gürgan ve kayınlara bakarken, 31 Mayıs 2007'de selvi ağaçlarına bakarken, bugün tünelin ara sokaklarından gri bulutlara, şimdi Abbas Ağa parkının çınar ağaçlarına bakarken de...nefes almaya ve anlamaya çalışıyordum.

Zaman ile anlaşamadığım ve kavgamın devam ettiği bu iki senede çok fazla şey oldu benim için ve ailem için. Koşulmuş bir at gibi ağırdan hayatı yokuş yukarı çektiğim bir iki sene geçti gitti.

Mücadele verdiğim ve kazanmak için çalıştığım ve kazanacağım herşey, tutunmaya ve kaybetmemeye çalıştığım gene herşeyi en nihayetinde kaybedeceğim! ya da onlardan evvel kendimi kaybedeceğim un ufak, yok olup gideceğim.

E o zaman ?

Bu dipsiz koşuşturmanın içinde, bu anlamsızlığın farkına varabildim "an"...

Yani tüm endişelerimin veya sevinçlerimin, hep sahip olma elde etme döngüsünde olan insanlığın, elde edebileceği herşeyin yok olacağını anlayabildiği "an"ları birleştirip zamana yayabilirsem ve bunu da nefes alarak yapabilirsem...

sanki biraz daha rahatlayacağım.

Pilsiz radyomdan 2-3 reklam sonra çıkacak akustik şarkıyı heyecanla beklerken, kahvem her seferinde olduğu gibi , şaşırtmadan beni, gene soğudu.

Gri bir yıldönümü. Soğuk, motorda ofise gelirken üşüdüm. Ellerimi sıcak suya sokup ısıtmaya çalıştım. Soğuk kahveden bir yudum. şarkı başladı. Karşıya geçip geçmemeyi Nezoş'uma gidip gitmemeyi düşüneceğim uzun ve gri ve soğuk ve sanki harika bir pazar günü. Ofiste tek başıma. saat 12:32, radyo çalıyor, kulağıma düşen gitarların arasından bası bulup çalmaya başlıyorum, davulcu bana bakıp gülüyor, seyirci hızlanmamı ister gibi ellerini kaldırmış ama sessiz ama gözler kocaman bana bakıyorlar, pedala basıyorum, iki adım öne geliyorum mikrafon dudaklarıma yapışıyor ve çalmaya başlıyorum bugün için:

PLAY FOR TODAY
It's not a case of doing what's right
It's just the way I feel that matters
Tell me I'm wrong
I don't really care

It's not a case of share and share alike
I take what I require
I don't understand ...
You say it's not fair

You expect me to act
Like a lover
Consider my moves
And deserve the reward
To hold you in my arms
And wait
And wait
And wait
For something to happen

It's not a case of telling the truth
Some lines just fit the situation
Call me a liar
You would anyway

It's not a case of aiming to please
You know you're always crying
It's just your part
In the play for today

Friday, May 29, 2009

2 sene

yarın olacak, uyuyamadığım bir hafta sonrası bayıldığım gecenin sabahı 7 de uyandım.

2 kahve bi cigarillo.

Hayatımda hiçbirşeyi kadar özlemedim.

Hayatımda hiçbirşey bu kadar canımı acıtmadı.

Canım ananem, hala aklımda o yatağı dikleştirin kızgınlığın ve ben daha Bodrum'a gideceğim lafın.... Canım Nezoş, tüm bu güzelliğinin tüm bu melekliğinin, sana orada çok güzel bir hayatın içinde, dedem ile yanyana kaldığı yerden devam ettiğinin inancıyla...

seni çok seviyorum...

Sunday, May 17, 2009

Baba


Şu benim meşhur nokta. Gölköy. Burada herhalde 4-5 farklı fotoğrafı, 3 ayrı mevsimde resmi olan, Önce Nezihe'li, Figen'li, İlhan'lı, sonra ananemsiz aynı noktada defalarca ve son kara kış sonrası bomboş bir resim Şubat ayında...

Bu Mayıs, Nezoş'un yıldönümüne 3 hafta kala aynı noktada buluştuk.

Kara kış...Tanpınar gibi kalemim olsa çok güzel bir roman yazabileceğim "kara kış" sonrası babam ile hayatın tadını ensemizde hissettiğimiz aynı iskele aynı nokta.

Baba - Oğul


Gün batımı hayatımıda koştuğum en güzel yerlerden bir tanesine, elimde makinam ertesi yürüyüşe çıktım.

Tel Aviv'in güzelliği ötesi insanların sakinliği de rahatlığı da beni çarpmıştı. Restorantın tekinde tanıştığım kız bakma böyle güler yüzlü ve sakinnnn relaxxxxi olduğumuza, stres de diz boyu demesine rağman 4 gün neredeyse hiçbir yerde buna dair birşey hissetmedim.

Kilometrelerce uzanan müthiş plajda, bu baba-oğlu gibi, herkes, kendini sanki tüm olup bitenden soyutlamış gibi bir hayat yaşıyordu.

Friday, May 01, 2009

...


Tel Aviv’in sıcak ve güzel sahillerinde ailemden binlerce sokak uzaklarda tek başıma.
En güzel “her şeye karşı gelebilme anlarım”dan birinde…
Oturmuş, çok uzaklara, belki Kıbrıs’ın güneyi Malta’nın ortasına doğru bakarken, öyle ayaklarım kum olmuş bu sefer hiç kıl olmamış, gözlüğüm de kum olmuş, ceplerim de kum olmuş, sağım solum önüm arkam sessiz, bir bardak soğuk kırmızı şarap, alnım günün korumasızlığından kızarmış…
Ve öyle ağırdan öyle ağırdan güzel bir gün battı ki….
Ertesi günün Kudüs heyecanını unutmuş hayatımda yer etmiş Bayramoğlu, Bodrum, Kaş, Bozcaada kumsallarından sonra şimdi burada tek başıma sessiz ve sakinden fazla panik yapmadan içten içe heyecan bastırmacalı tepemden uçak geçip durmalı…
Bir yudum sonra bir yudum daha…

Tuesday, March 31, 2009

hayatı Pi'ye alın


Sabah babam geldi. Şık giyinmiş. İşe gelir gibi. Önce ofiste biraz yardım istedim. Sonra Vatan gazetesine toplantıma götürdüm ! Hem rozetini hem 1958 muhabir kartını Hürriyet'ten verilen hem de sarı şeref basın kartını gösterdi. Güldük. Taksiye bindik. Barbarosta inip müthiş güzel bir günde korkunç kış sonrası babamı by-pass ve sonrası yaşadığımız o dehşet günler sonrası benimle sımsıcak yürürken dudaklarımı ısırıyordum.

Adı ile bizi sanki çağıran "hayatı Pi'ye alın cafe" ye girdik. Yemekler geldi. Babamınki önden.

- İlaçlarını aldın mı ?
- Evet
- İyi
- Zaten sabah değiştirdim.
- Neyi?
- Doktorun verdiği tansiyon ilaçlarını bıraktım benim eski tansiyon ilaçını aldım
- Niye?
- Deniyorum
- neyi???? !!1 Afrikadan futbolcu getirdin onu mu deniyorsun delirdin mi ?

Cafe inledi, yemekler yenilmeden kalkıldı. Benim tansiyonum 30! Bir yandan babama bağırıyorum bir yandan doktoru arıyorum. Savaş.

- Sen taksiye bin git ben delirdim çünkü.

Bir yandan da bindiremiyorum. Çıldırmak üzereyeim. Sessizce yürüyoruz.

Bir anda bir kameraman bir muhabir önümüzü kesti.

- Seçimler hakkında ne düşünüyorsunuz? tayyip oy kaybetti mi sizce ? halk ne mesajı verdi.

Ben birşeyler geveledim. Tam gidecez babam kameranın önünde başladı tayyib'in kötü yönetimine... Konuştukça konuşuyor.

Susmuyor. Kameraman bana arkadan kes kes diyor. Kibarlık yapıyorlar kesemiyorlar. Ben gülüyorum.

3 dakka falan konuştu. Adamlar off çekip gitti.

Babam gülüyor ben başladım gülmeye. Gülerek yürümeye devam ettik.

Gülerek taksiye bindi.

Dudalarımı tekrar ısırmaya başladım. Pek de ısırmadım esasında.

Baba olmadan baba oldum bu Kasım. Günler artık hem zor hem büyük hüzün hem de günler büyük kıymet dolu.

Tuesday, March 24, 2009

Wish


En uzun ormanda böyle sessiz ve uzak koşmak istiyorum.
En yeşil ve en derin.
Sabah kalkıp erkenden sessizce...
Böyle bir orman hayal ediyorum.

Tuesday, March 10, 2009

iskele


Biri Eylül ayı, yaz sonu üzerilerinde 2 hırka. İki anne deklanşörümün önünde. Diğeri aynı nokta bu sefer babam deklanşörün arkasında, buz gibi bir Şubat sonu. Sözverilmiş bir Bodrum kaçamağı.

Ananemden başka birşey görmedi gözüm iskelenin önünde. Bomboş iskele. Bakakaldım ve kıyıya vuran her dalganın sesinde her seferinde tokat yer gibi zaman bilmecesinin içinde kaybolup gittim. Orada öyle oturuyorlar öylesine bana bakıyorlar ana kız...

Canım anneannem şimdi kaybolup gitmiş iskele bomboş.

Nasıl olur? o gerçek an o içinde bulunduğum an...hem de bu kadar hızlı bu kadar vakitsiz..

Bir saniye yetiyor bana her şeyin içinde herşeyi kaybedecek noktaya geldiğim bir saniye. Kendimi tanıyamadığım, yirmi değil yirmiler de koşsam cevabını bulamayacağım bene gelmem...bir saniye.

Çok soğuk bir mart çarşambası.

Babam ve annem Erenköy, abim Arnavutköy ben ofiste, tek bir tungsten lamba yanıyor.

Yazmıyorum.

Monday, March 09, 2009

Friday, March 06, 2009

Nazar


bunca sene arzula

ilk 20K

sonra git rutinin dışına çık. tempo tempo. Neyine senin tempo. 2hafta sıfır antreman. Bilek kas ne olduysa aptal bi fizyocu röntgen yan bağlar..

2 hafta sıfır antreman :(

bu pazara nefesten bacaktan ne çıkarsa...

hadi bakalım.

Sunday, February 22, 2009

raven


not because that all animals are astounding and interesting in their unique forms and behaviours, they are mind-bending because all of them reflect the very human beings if one looks closely, or even closer - the very himself/herself

among all of them, I see ravens that posses the reflection of my soul and behavior in the nature, but also the great fear they provide in doing this.

their unrest or their repose, their capability in adopting themselves in vast crowds and - in there - staying alone, or their astray behaviour in dark corners seems like an echo of my psyche.

O2

Thursday, February 12, 2009



2 sene olmasına az kaldı toplantıya girmek için arabamı parkettim. Yağmur yağıyor inanılmaz, atkım boğazımda düğüm olmuş boğazımda.

Sikerim dedim. Upuzun binanın yanından çamurlara çamurlardan çayırlara çayırlardan tepeye ve tepede umuyorum huzur içinde yanyana yatan dedeme ve ananeme gittim. O günden beri ilk defa...

Dedem 1922 doğumluymuş. Hayatımın tam yarısında beni bırakıp gitmiş.

Ananemin doğum yılına bakamayacak kadar gözlerim kapandı.

Bir taşın üstünde 2 aile ismi ikisi de 1 aile ufak bir kare içinde.

Çok özlüyorum.

Nezoş'u ve Muzo'yu çok özlüyorum.

Bu kadar kuvvetli bir şekilde hatıralara geri döndürebilecek bir beynim olmasın isterdim belki.

Şubat kasım kadar ağar geçiyor...

P.S: picture by shitty nokia

Monday, February 09, 2009

Yağmur

Çok zor çok ama çok zor bir üç ay sanıyorum bugün yarın son bulacak. Tüm parçalanmalar sonrası kendi kendime parçalandığım son iki hafta…Geçti. Zor geçti ama geçti. Sanıyorum huzur limanına yanaşmayacak olan ben; belki de bu son 3 ay belki de bir yerlerde duracak bi son bulacak ve ben de ara sıra da olsa belki de en azından 2-3 nefes 4-5 satır yazabilecek gücü tekrar bulacağım belki de tekrar Lafayette’in ilk iki senesi gibi berduş kahkahalara kavuşabileceğimi ümit edip dururken artık kesinlikle ve kesinlikle varamayacağımı anladım. Benden kaç tane var bilmiyorum ama bi tanesi ile bir hayli mücadele ettiğim ve hatta yenildiğim gerçek. Dik duramıyorum. Beynimi beni alıp ele geçiren geçmişe karşı dur dedirtemiyorum. Yazar neden burada hep kendinden bahsediyor neden hep burada özlemler çayırında yuvarlanıp duruyor bilemiyorum. Bilmek de istemiyorum. Gene her satırı zorla yazıp zorla bi sonraki satıra uçurumdan düşermiş gibi düştüğüm şu an: hangi benim ben de bilmiyorum.

(Bas gitarın bir teli eksik olur 4 teli olur diğerlerinin 5 belki de 6 teli olmasına rağmen o eksikliğin içinde o inanılmaz sesi verir)

Yanaklarım boynum gözyaşı içersinde Parkormanın ortasında Follow the cops back home dinliyordum? Kilyos’dan dönerken motorun üstünde rüzgar ağlamama da izin vermiyordu…
O buz gibi okul aylarında don kesmiş kulak hissetmez yürürken ter içersinde kalıyordum. Dün. Ayna da kendime bakakaldım.Bugün radyoyu açıp bangır bangır yol aldım. Ve bugün. Bir resim gördüm eskilerden. Görmemem gereken. İçine düşüp gitmemem gereken.

Sunday, January 11, 2009

For the record


i had three different faces last month...

1)maybe the first and last "el bıyıko"
2)itchy first, everlasting later
3)back to normal with an asshole in the background

Sunday, January 04, 2009

ilk 20K'ya


haydi yolum açık olsun

bir ilk bir rüya gerçekleşir mi bilmiyorum gidebilmeden daha önemlisi kendimde çalışabilecek gücü ve kuvveti bulacakmıyım ...Runtalya 8 Mart


30 dakikada 5K koşarken cuma günü 36:30 du bu süre
bu sabah 33:14

anladım ki ruhum kadar vücudum da yorulmuş bi o kadar

haydi hayırlısı en cheesy en sacma methodlarla da olsu kendimi gaza getirip basarmalıyım

umarım....

Sunday, December 14, 2008

Swim right swim left



My beloved Discus Fishes in my new aquarium.

Margreth - The strapped one
Mesut - The orangewhite one
Prens - The bluegrey one
Serseri - The one one the wood that eats shit all the time
Neons - 10 of them are in there floating in (far left)

Monday, December 08, 2008

kaçıncı günde olduğumuzu unuttum. Şimdi de kaça doğru gidiyorum onu bile kestiremiyorum. Bugün bayrammış. ne bayramdan ne kadıköyden ne de karaköyden haz eder oldum ne de taptığım beyaz vapurlardan ve yolculuklarından ne de insanlarından.... Ve hatta bu şehirden kusar oldum. tam 1 ay 2 günün korkusuyla, uçurum kenarlarıyla kalp tutulması ishali titremesi göz yaşıyla bu şehir sanki kendi korkummuş gibi beni yutmaya çalışırken nefes alamadım ve aldığım zamanlar da aldığım yerde dahi duramadım. Şimdi herşey daha iyi olmasına rağmen uykusuz gecelerin ağırlığı ve sabahı beklemenin hiç de bu kadar zor olduğu bir an yaşamamışken - halbuki ne zor zannedermişim Lafayette'de ya da Arnavutköy'ün tepe evinde - şimdi ise Kısakürek'in sabahı gibi oldu sabahlar. Uykusuzluğun bu kadar kabul edilebilir olacağını yaşamak, ya da dipsiz korkunun sara sara alıştırdığına, dayanabilinir kılındığına tanık olmamıştım. Ofiste miyim evde miyim veya hangi vedeyim hiç farkına varmadan günler hızla akıyor.

bana yeni bir ben lazım.

Monday, November 17, 2008

12. gün

Koskoca bi koridor. Toplam 16 oda. Oksuren balgam tukuren inleyen oksijen aletinin tisss sesi gelen ahmed hamdi tanpinarin romanindan cikmis mücahir kogusu gibi bir yerde insani umitlendiren tek sey dakikasi yavas da olsa hep ileri giden beyaz yuvarlak duvar saati...

Hayal



Yapmam gereken tek şey vaktin geçmesini beklemek. Ne kadar zor da olsa her geçen gün daha iyi hissetmek mümkün. Gerçi her gün acaba bugün ne olacak hangi korku gelip beni saracak endişesi de bir yandan kemirmeye devam ediyor.

İnanılmaz bir çaba ile sakin ve sessiz ve dingin kalmaya çalışıyorum. Hatta her saniye bunun egzersizini yaptığım bile söyleyebilirim. Ama olmuyor. Beynim detaylarda yüz binlerce parçaya bölünmüşken bu egzersizler esasında açmadığım çekmeceleri ya da bin yıldır aklıma gelmemiş şeyleri getiriyor.

Annem çok yorgun.

Daha geçen ay 3 post aşağıda yazmışım babam çok güzel bir yaşta diye. Çok uzun bir masa hayal ediyorum güldüğümüz ailecek çok güldüğümüz bir masa.

Bir arkadaşım blogumu okumaktan nasıl bunaldığını belirtmişti çok evvel. Amma velakin zaten bloglar ilk hurra herkes okusun paylaşsından çok onca taslak ve fikir dünyası içinden çıkıp “kimse okumasın benim arka odamı” ya dönüştü. Ki bu nedenden sevgili mahkememiz kapattığında blogger’ı yazamamaktan okuyamamaktan daha çok kendi odamıza dinlendiğimiz ağladığımız güldüğümüz kendi odamıza girememeye kızmıştım.

Hayallerimden bir tanesi bu resim. Sarayburnu’nda lüfer zamanı. Balıkçılar yan yana dizilmiş oltalarını sallandırıyorlar. 2 kere çıkmış olmama rağmen eli boş dönmüştüm. Akşamüstü güneşi batarken idi bu an. İnanılmaz sessizlik içinde, benim bu aralar bir türlü olamadığım, sanki ibadet eder gibi oldukları yerde fazla kıpırdamadan…Ama belki de içleri inanılmaz kıpraş kıpraş, bin huzursuz, rast gelmezse ne kazanacak, kendine ailesine nasıl bakacak belki de it gibi huzurlu “delir İstanbul delir beni alma içine beni dalgalarımda rahat bırak ben iyiyim böyle” lerinden…

En uzun gece biter, belkiler hiç bitmez.

Saturday, November 15, 2008

10. gun


Babam uyuyor. Kite father. Tam 10 gun oldu bu pencereden istanbula bakisim.

Tek dilegim buradan bi an evvel cikabilmak.

Ben babami öldu hiç zannetmemistim o geceye kadar. O acilin önunde annem ben ve abim. Hic bitmeyecek.

Simdi.

Yogun bakim sonrasi o babaya acaba bi daga kavusabilecek miyim bilemezken 10 gun gecmis bile.

Babam. Ben.

Ben. Babam.

Gecenin karanligi odada ama disarsi dun kadar aydinlik.

Cok yorgunum.

Babam daha yorgun.

Guclu olmayi daha guclu olabilmeyi istemek.

Gidelim buradan. Bi an evvel gidelim.

Tum bu manzaraya ragmen kacip gidelim.

Friday, November 14, 2008

Banliyö



tam 10 sene sonra bindim ve tam 10 sene sonra ne trenlerin ne de bu (trenin durak tabelası bi şekil ekleyemiyorum sayfaya :( )tabelanın değişmemiş olması müthiş hoşuma gitti.

Dedem…Okuldan alır, Karaköy’den biner Haydarpaşa’da iner bi türlü saatinde kalkmaz treni (bugün bile) beklerdik. Trenin uyku getiren tıngırtısı meydan okuyan dedemin, gözlerimi açıp büyük heyecanla kulak verdiğim hikayelerini, geçmişi 30′ları 40′ları dinler bu yolculukların hiç bitmemesini isterdim…

Feneryolu’nun faytonlarını, Erenköy’ün köşklerini, Süreyyaplajı’nda nasıl denize girdiğini, Bostancı’dan öteye kurt indiğini dinler yol alırdık. Yazları, bu “neşeyolculuğu” neredeyse 2 ye katlanır, yazlığa giderken taa Çayırova/Bayramoğlu’na kadar dedemin kucağında hayata bakardım. Cevizli’den sonra anlatacak fazla birşeyi olmasa da Tuzla Tersane’sinin ve o büyük gemilerin seslendirttiği “Dede baak!” lar…

Bugünse yolculuk Erenköy’de son buldu. Değişmiş sokakların arasında hala bir iki köşke de gülerek, babaya doğru yürüdüm.

Wednesday, October 15, 2008

Bitmeye yakın sonbaharın öncüleri



Kasım yaklaşıyor. Ekimi yaşayamadım ve fazla da yaşayamayacağım maalesef - Kasım’ın içine karga tulumba. En son yaz başı amcamın karısının vefatında, Maide Halam’ın oğlu yanıma gelip (cenazeden cenazeye kuzen) ben bir şey de söylemeden nasıl geçenlerde tünelde dolaştığını dolaşırken bir saatçide saatini yaptırdığını yaptırırken dedemi adama sorduğunu adamın sen nereden tanırsın ki Muzaffer Amca’yı sonrası Engin yahu Engin sen misin diye neredeyse ağlamaklı olduğunu anlattı. Nezihe’me hala gidemediğim gibi o adama da gidip yanında çöküp dedemi sorup resmini çekip anlatıp konuşup dinleyip eyvallah çekemedim. Belki de yaşamıyor artık. Dedemi Tünel’de hatırlayan son adam hala oralarda mı acaba ya da röntgenci Satıh hala oralarda mıdırı cevaplayamadım? İz sürmek…Hiç kimsenin izini sürmedim sanıyorum bugüne kadar. Sokakların bulmak istediğim köşelerin ve evlerin (doğduğum evin, ananemin eski evinin, teyzemin Zincirlikuyu’daki köşkünün izini sürmüştüm bu şehirde.)

Bu gri şehirde.

Kendine ait öncü bulutları olan bu şehirde. Genelde Ağustos sonu Eylül başı gelen (ki bu öncü bulutları resimde bu sefer bayağı erken yakalamıştım yazın ortası) tek tek renk renk öbek öbek şehrin üstünde beliren hızlı giden bitecekmiş zannedip hiç bitmeyen öncü bulutları var bu şehrin. Çenem havada kafam yukarıda dakikalarca seyrettiğim, bazen açıkta onlarca, bazen de bir sokağın ortasında iki apartman arasından geçerken aman geçip gidecek diye heyecanlanmadığım hemen peşinden bir tanesinin diğerinin yerini aldığı bulutlar. Sanıyorum şehirde kimsenin bu bulutlardan fazla haberi yok. Sadece sonbaharın habercisi olduklarından ve esasında çokça olsa bile sayıca gaaayet ender gelip geçtiklerinden kimsenin haberi yok. Ama benim var, ve hatta öylesine var ki: her bir öncüde bu şehrin, anım olan başka başka semtlerinin hala o zaman diliminde kalmış Orhan’ı yaşattığından ve büyüttüğünden haberim var.

Sunday, October 05, 2008

son 20 gün

başla artık!

Saturday, October 04, 2008

Ekim

yılın en sevdiğim ayı
sonbaharın yalancı güzeli eylülden sonra
depresif ve ürküten anlamsiz kasimindan evvel

Friday, September 19, 2008

Gri sabahlar

Her sabah uyanıyorum. Bazı sabahlar gri sabahlara ve yalnızlığıma uyanıyorum. Eylül ile karşıladığımın sonbaharın korkunç Kasım'ından evvel en güzel Ekim'e uyanır gibi uyanıyorum. Bahçesi bakımsız, sarısı solmuş, kiremitleri kızıldan kahverengiye dönmüş tek katlı evimin girişinin 2 basamağının üstünde oturur bir elimde kısa Camel bir elimde siyah kahve ile ağaçların arasından, toprağın çitin bahçelerin ve diğer evlerin arasından uzaklara bakar otururdum Lafayette sabahları, Eylül'ün ve Ekim'in yalnızlığında. Üşümekten titreyen parmaklarımla sigara üstüne sigara yakar Garbage -Milk belki de kaçıncıkez üste çalardı.

Sabah 8 de kalktım. Normalde 50-60 km kullandığım Vespa'yı 20-30 ile Galata'dan Karaköy-Kabataç-Beşiktaş kullanırken gri içinde yol alıp Lafayette'e vardım.

Çok yalnızdım. Çok ağlar çok üşür çok içer ve yürürdüm. Kendi sesimden onlarca insan yaratmıştım. Bazen hepsini kucaklar bazen de hepsiyle küserdim.

En normal sakin ve hatta en mutlu ve huzurlu anların arasından geliyor bir an, yalnızlığımın ve sonsuz siyahgri halimin içinde buluyorum kendimi. O anın ne zaman niçin geldiğini ve nasıl bu kadar ani geldiğini beni yakalayıp sağdan sola çevirip aynanın karşısına zınk diye koyup bak şimdi kendine dediğinde ve kendime baktığımda bu lafayette sabahına nasıl geldiğimi anlayamıyorum. Toplantıda oluyor, yemekte oluyor, yolda oluyor, maçta oluyor, en patlak kahkahanın ortasında, en güzel yolculuğun başında, duşta, koşuda, orda burda her yerde aniden oluyor.

Bu sabah neden şimdi bu kadar gri?

Bilmiyorum. Ama seviyorum. Sanki bir saksıda iki ayrı yöne doğru yol alana dal gibi, her ikisinin de sulanmaya yol almaya ihtiyacı var gibi, bu sabahlara ve bu yalnızlığa benim, içimin dışımın, kafamın çok ihtiyacı var.

Saturday, September 13, 2008

Uçurtmamı almasınlar


caddebostan sahili bundan çok aylar evvel ve sanıyorum bir nisan sabahı.
Hep iki üç adım uzaklarında durup, ortaya çıkan görüntümüzü ezberlemek için, biraz da kasten oraya doğru yürütmüştüm.

Çok ağır bir gün olmasıyla beraber oldukça da güzel bir gündü. Ya ağır olur ki ağır olur genelde, ya da güzel olur. Ama ikisinin olduğu haller işte beni hep yataklara düşürenlerden.

Uzaktan aileye bakabilmek ve aynı zamanda içinde olabilmek. Saf.

Babamla çok ağladık senelerce. Çok.

Annemle çok sarıldık. Hep.

Zamanla ilgili problemim çok geniş ve şimdiki içersinde devam edip duruyor. Geçmiş o kadar belirsizliğini koruyor ki ne olduğunu hala anlayamadan sarsıntılarına düştüğüm, ben, mütamadiyen katlanmak zorunda kalıyorum toparlanmalara.

Çok özünde, öyle zamanı dondurmak durdurmak yavaşlatmak gibi bir takıntım yok esasında (her nekadar kaleme almış olsam da "kaptanınız" yazılarımda).

Dediğim gibi, derdim zamanla, ayrışımlarıyla değil esasında.

...

Babam 74 yaşında. Güzel bir yaşta. Onu en çok sevdiğim yaşta.

Monday, September 01, 2008

Huzur Dolmuş Durağı



Karaköy Cankurtaran hattı üzerinde koşarken hayal ettim. Son 10 gündür koşup durdum, hiç durmadan. Dünyaları koştum.

Sonra cumartesi geldi , Batu’m geldi. Offladık pofladık. Sıcaktan geberdik. Denize girelim mi çılgınca? He hu ? Hadi ulan. Mayoları giydik. Vespa…

Sarayburnu!

O inanılmaz akıntının olduğu Sarayburnu.

Kayalardan bıraktık kendimiz. Önce Batu, sonra ben. (Her zamanki gibi.) Öyle böyle bir akıntı değil. Ben çığlık çığlığa. Su şaşal su, buz gibi değil ama serin.

Su samurunun kafası nasıl dışarıda olur, işte öyle akıp gidiyoruz, bindik gidiyoruz. Topkapı Sarayı , Surlar, Sultanahmet, Cankurtaran. Manzaramda şilepler, surlar, Aya Sofyalar…

Paşalar albaylar var, oranın müdavimleri. Kayaların tam ortasına bi direk dikmişler, toprak getirmişler. Domates biber yetiştiriyorlar. Mangal rakı hep var.

İşte tam o direğin orada bir halat sistemi, akıntıdan kayıp gitme diye tutunuyorsun, kayalara basıp çıkıyorsun.

İlk çıkış bir anlamsızdı. Biz ne yaptık gibilerinden. Sonra mayo çıplak ayak 1 km geri yürü bi daha atla. Bi daha atla. Bi daha atla. Bi daha atla. 4 kere atladık.

İnanılmazdı. Su inanılmazdı, sarayların yanından kayıp giderklen akıntıda, hayat inanılmazdı, an inanılmazdı.….sanki İstanbul’dan uzaklaşırken mutlu ama panik, bir seslenişi ile içine çeken, son bir gayret halata tutunuyorduk. Çıkıyorduk

Durduk. Oturduk. Kayalarda. Konuşmadan. Üsküdar Kadıköy Caddebostan Erenköy Adalar Karaköy Boğaz…bir şehir baktık - bakakaldık. Onca anı onca yıl ayaklarımızın dibinden akıntı gibi hızla akıp geçerken her birine tek tek tutunmak halata asılmak geçmesin gitmesin kalakalsın diye debinmek.




Bayrak direğinin tam dibi Huzur Dolmuş Durağı….Guide Kemal’e sorduk ne bu…abi ne olacak Huzur işte baksana dedi…ee dolmuş durak…

Sarayburnundan biniyorsun dolmuşa, akıntı seni bu durakta indiriyor…İniyorsun dolmuşa biniyorsun dolmuşa sonra yeniden….

Bir şehir anısı, bu kadar sağlam olabilirdi candan dipten derinden..Batu’m ile.

Tuesday, August 12, 2008

14 Mart 2008

Yazmayı mu unuttum?
Seni mi ?
Gülmeyi mi unuttum?
Seni mi?

Çatalçeşme!
taa başından sonuna kadar
o uzun mu uzun duran sokakta kaybettim sanki.

Seni.

Halbuki ne uzun gelirdi o sokak

Şimdi tükenmişliğin kısalığında
İskeleden atlar gibi nefessiz kalmalar
Sanki hiç boy alamayacakmışım dehşeti ile
Kaçıyorum kıyıya, kıyına.

Monday, June 23, 2008

Bakta bizi hatırla...




ananem sanıyorum dayıma yazmış, dayım uzun süreler yurtdışındaydı.

el yazısına dokunuyorum...

baktıkça içinden çıkamadığım bir fotoğraf.

yıllarca dedeme baktım. Şimdi ikisi yanyana.

Ne müthiş olurdu beraber olduklarına inanmak değil bilmek.

Sunday, June 22, 2008

boy on the door


bugüne kadar çektiğim en güzel fotoğraflardan bi tanesi benim için. Enstanteneyi ayarlayana kadar canım çıkmış olsa da bir mağaranın kapkaranlık içinde kendimi çekene kadar canım çıktı gecenin karanlığında.

Mağaranın karanlığı mı yoksa aydınlık mı beni çağırıyordu gibi onlarca zırva kelimeye hiç gerek yok şimdi...

Thursday, May 29, 2008

....

Yarın bir sene olmuşken gidip gitmeme veya gidememenin korkusu içersinde ve bu sabah aynı şarkıyı çalarak aynı değil ! daha dehşet bir özlem ile yazabilmeyi sürüdürüyorum.

Ortaca'dan yol alıp giderken gördüğüm birşeyi hemen arayıp söyleyim diye elimin telefona sıçradığı gibi çoğu gün çoğu sabah çoğu akşam sanki hala varmış sanki hala yanımdaymış gibi anlık boşluklara düşüyorum.

Sessiz ve derin çok ağlıyorum. Şu an şu saniye olduğu gibi inanılmaz bir iç haykırması ile dudaklarım kapalı sanki açsam çığlık kopacak gibi çok ağlıyorum orada burada.

Geçiştirmelerin kralı oldum. Geçiştirebilmelerin müptelası oldum.

Belki yarın sabah belki pazar belki akşam belki güneş batarken gideceğim.

Belki bu sefer kasedi de dinleyip gideceğim.

Kendime işkence için değil, onu son gördüğümden beri sadece bir kez gitmiş olduğumdan değil.

Bu kadar sevmenin bu kadar sevebilmenin bu kadar özleyebilmenin bu kadar sürebilmenin gücünün kaynağını hep düşündüğümde "saflık" karşıma çıkıyor.

Güzelliklerinin sevgilerinin kokularının dokunuşlarının, önce dedemin sonra ananemin sonra ikisinin beraber belki de son kez tattığım bu SAF ilişkinin ruhumda bıraktığı izden kaynaklanıyor.

Sadece konuşur güler ve eğlenirdik. Saf. Oldukça saf.

Hiding, fading Hiding, fading Hiding, fading Hiding, fadingHiding, fading Hiding, fading Hiding, fading Hiding, fading Hiding, fading Hiding, fading Hiding, fading

Monday, April 21, 2008

Bir yüzyıldır öylesine duran bir resim


Feriköy'deki latin mezarlığına bir dostumla beraber geçtiğimiz cumartesi uğradık. Bu hayat üzerinde yüz yüze kendi soyadından birisine rastlayabileceği tek yere tek mezar taşına bakmaya bulmaya gittik ve buldukta. Hüzünlüydü çok.

O etkilenme o konuşmalarımız benim kendi özelimde. Bu sabah iştahla yazmak istediğim mezarlığın beni ne kadar etkilediği. Rumların, almanların, fransızların harpte ölen yabancıların krikor kardeşlerin saray sekreterlerinin mezarlarıydı orada öylesine duran. 1900lerin osmanlısından ve sanki daha sonra bu toplumun nasıl bir devşirme kaynaşma defetme yıllarının arasında yürüdüm.

Koskoca mezarlıkta dolaşırken karşıma bir anda devasal bir anıt çıktı üstünde yüzlerce insanın isminin soyadının yazdığı. Tek dostu ben olan adam, yarı fransızcasıyla anıtın tepesini okuduğunda bu anıtın içinde 1870 yılınde Pera'nın yeniden yapılanmasında kazma kürek yıkılan mezarlığın taşınması ile birlikte ölenlerinde içine taşındığı yazıyordu.

Yaklaştık, yakınlaştık demirlerden içeri baktık. Yüzlerce kafatası binlerce kemik öylesine içerde yatıyorlardı. Hayatımdaki en ürperten görüntülerden bir tanesi ile karşı karşıya kaldım.

Daha fazla düşündüreni mezarlığın kimsesizler bölümü ve kimsesizleri. Ufak bir kiliseyi andıran mezarların bi tanesinden içeri girdim. Yukarda, resimdeki kişi 1903'de ölmüş ve herhalde 1903'de karısı çocuğu çerçevede resmini getirip koymuş ve 100 yıldır orada duran resimin hiçbir ziyaretçisinin olmaması belki de tüm akrabaların 1940 olaylarında ülkeden kaçışı ve geri gelmeyişi. Çok fazlaydı bunun gibi yalnız çerçeveler. Taşların üstünden çoğunun esanaf olduğunu anlamak veya saray halkını görebilmek ister istemez o karışmış istanbul halkının huzur dolu günlerine götürdü getirdi.

Belki de gereğinden fazla etkilendim.

Resim, cep telefonlarının en berbat kamerası olan Blackberry ile öğle vakti flashlı çekildi.

Friday, April 18, 2008

Erguvan



en merak ettiğim en karşısında durup hissetmeye çalıştığım nasıl ama nasıl basit ve güzel hayatları vardı ? nasıl yaşarlardıyı biraz olsun okuduğum kitaplardan anlatılanlardan da esinlenerek hisssetmeye çalışmak. Evin bahçesine bakıp en azından bir ağaç varsa "buraya salıncak yapmışardır" diyebilmek.

erguvan: hristiyanlara göre isa'nın havarilerinden birisi onu ele verip, çarmıha gerilmesine sebep olduktan sonra pişmanlık duyup kendini bu ağaca asmış. ağaç da dallarında can veren bu adamın alçaklığından dolayı utancından kıpkırmızı olmuş. o günden bu yana böyle rengarenkmiş (internet)

bu erguvanın büyüsü 2 yerde gizli...

1- bogaz hattinda o muhteşem fışkırması, yalılarda az kalmış yeşil alanlarda

2- ağaç yeşillenmeden, kupkuru dalından fışkırıyor bu çiçek, önce çiçek ! sonra yaprak !

bu fotoğrafı nikon ile esasında bir hayli de zorlanarak kumes gibi dörtgen baklava tellerin arasından çektim, hem de boğaza yakın şehrin en şehirleşmiş caddelerinin bi tanesinde, arada sıkışmış herhalde miras kavgasında paylaşılamamış hala solumaya çalışan bi binanın önunde belki de gördugum en devasal erguvan karşısında gercekten hayalperest merest biraz da donakalarak

dalip gittiğimde gene bi daha: taaa düşünemeyecek duruma gelene kadar - dedemi düşünüp - nasıl hayatın, uzun bir masadan salatalıktan domatesten poğaçadan ve çaydan ve kahkahadan ve dedenin o tertemiz gömleğinin kokusundan ve kafasındaki limon suyu sürülmüş kurşini beyaz saçlarından oluştuğunu düşündüm

Dağıldım, ofise döndüm.

Ananemin 1 senesinin dolmasına çok da az kala, dağılmayı durdurmaya bayağı da bir zorla... çaba ile gözyaşı ile cure ile placebo ile devotchka ile ve tabii sonunda rakı ile döndüm işte geriye...

Monday, April 07, 2008

ya havle ve la kuvvete illah billah aliyül azim

ya ben bu yönetim ve bu takım yüzünden akşam akşam kalp krizi geçireceğim yeter yahu
hepnize yeter yahu
delirdim ulan
bittim ulan

Sunday, April 06, 2008

Deneme



Bir gece ki !
Aldı beni rüzgar ile
Bostancı'dan dümdüz Haliç'e

Titrerken cılız ışıklar dalgalarda
İçim yansıdı sularda

Her atılan halat gibi iskele gibi
Attım kendimi Haseki'nin pek de yalnız bir bankına
Öyle pervasızca öyle danduna

Kaldım kıpırdamadım

Söndü vapurun ışıkları
Uzakta yanan bi izmarit
Yere havadan sessizce düştü kaldı

Yolcusunu beklerken o
Bekledim ben de sabahı

Öyle serseri
Öyle üşümüş
Öyle tek başına
Bir yuduma hasret
Kalakaldım sabaha

resim: Boğaz vapuru - 2008 - enstantene 3 saniye - hava soğuk - rüzgar evet var.

....

Herhangi bir resim koymadan bu yazıyı yazmak isterken aklımda da arkamda duran 10 aile albümünden hep gülümseyen resimlerinden bir tanesini alıp buraya koymak koyup bakakalmak istiyorum. Kaybedeli bir yıl oldu neredeyse ananemi, bi alttaki postu sanki inkar eder gibi geçmiyor. Boğazın üstündeki koskocaman makyaj pamukları gibi birbirinden kopuk koskocaman bemmbeyaz bulutlara bakıyorum bacaklarım çıplak balkonda üşürken. Çok özlüyorum çok fazla özlüyorum diye konuşmak istiyorum. Bir kere evine habersiz gittiğimde kırmızı telefonun yanında dedeme sanki hala hayattaymışcasına gibi yazdığı defteri bulmuştum. Okurken çok şaşırmış, 18lik delikanlının herşeye şaşırdığı gibi. 33 sene geçmesi gerekiyormuş o defter gibi konuşmama düşünmeme. Yazmama. Sanıyorum yazarken ve genelde hep pazar akşamları yazarken derisini atan bir yılan gibi başka birşeye dönüşüyorum. Kendimi yalnız yakalamamla beraber kaybetmem de aynı aynda oluyor.

Tuesday, April 01, 2008

Herşey geçiyor


şuursuzca sağdan defansa koşunca rakibin önüne girince dizi sol dizimde patlayınca pek de ince olmayan bacağım 2 katına çıkmış şişten hastaneye dörtler yanarak çatır çutur patlayan damarları (haemorrhage) hissederek yerlere kendimi bırakarak ağlayarak haykırarak çapanın koridorlarında sürününce

öleceğimi zannetmiştim.

Bacağım düzelmeye yakın motorun altında kalan parmağımı da kırınca acıdan gece ayağımı kesiyorlar diye gene ağlamıştım

fenerbahçe alması gereken maçı alınca hagi golü atamayınca ve ibneler şampiyon olunca maçkadan arnavutköye yürümüş üzüntümden dolmabahçede atatürk'ün yatağında ölmek istemiştim.

orta 2'de sınıfta kaldığımı öğrenince karaköyden kadıköye vapurun en arkasında köpüklere bakakalmış aynı vapurla tekrar geri dönmüştüm farketmeden karaköye

hayatımın en üzgün günlerinde balkonda arnavutköye bakıp ağlamaktan gözlerimde yaş kalmadığını zannetmiş aynaya koşup kontrol etmiştim

2 ay evvel sırtıma koltuktan fırlayan bir boru saplandığını zannedip boyun fıtığı korkusuyla Mr çektirmiş 2 gün kasılmış 3. gün normale dönmüştüm.

Ayaklarımı meis'e doğru yerden kesip 1ooo metre yukarida rüzgarı dinleyip içim çekilirken sanki sonsuza kadar öyle huzurlu olacağımı sanmıştım.

sonra yere inmiştim ...........sonra içki içmiştim sonra sevişmiş sonra gol olunca delirmiş sonra liseyi bitirmiş sonra avrasyaya girmiş sonra her sabah sonralara kalkmıştım, kalkıyorum.

Saturday, March 29, 2008

İnkar etme geçmişi


Almanlar faşizme karşı okullarda sadece yakın tarihi anlatıyorlarmış, 1700-1800'ler falan öyle trışkadan.

2 ay evvel Hitler'in en önemli merkezlerinden ve savaş tarihinin en önemli yerlerinden birinde hissettim bunu.

Nürnberg'de nerdeyse Naziler'in eserlerine rastlamak büyük şans. Şehirin 90%ı bombalanmış olsa da kalanları da yok etmeye çalışmışlar. Nazilerin santral olarak kullandıkları bi bina. Adler'in demir çemberini ve kendisini sökmüşler belli olmasın diye ama izi kalmış. Sanki isteseler yok edemezler onu da...

Biraz taksicileri ve garsonları yemleyince esasında hala içlerinde Hitler'e sempati ile baktıklarını da hissettim.

Taksicinin teki güzel söyledi. Karısının Adı soyadı Stephanie S. imiş. Arabasına SS çıkarmalarını yapıştırınca 1 ay sürünmüşler. neden korkuyoruz geçmişimizle bu kadar yüzleşmekten deyiverdi...

Fonmonton

bu sabah farkettim ki tam motora basıp giderken, hatta elim sesini kısmaya yöneldi ipodun, çünkü çok ta ağr bi şarkıydı böyle gri bi günde, ipod falan yoktu üstümde, ara sıra bi fon müziği başlıyor ruh halime göre...ne kadardı bu böyle merak ettim şimdi işte!

Amores perros

Sunday, December 16, 2007

...

16 Aralık
tarihten bağımısız saatten uzak bir köşede tek başıma inanılmaz bir baş ağrısı ve kol tutulması ruhumu büzmüş oturuyorum. Günün en eğlenceli dakikası koskoca bir Tv programında yani programın kendisinde 3 kişinin koltukta Play Station oynuyor olmasıydı.

Safça inanıyorum bazen:düşünceler koskocaman sandoz gibi çözülecek ve şifa dağıtacak, beklerken, ve çözülmeye başlarken un ufak olurken binlerce düşünce bu kelimelerde ve şu harflerde anlamsız bir takım paragraflar ortaya çıkıyor.

Sıkılıyorum. Çok sıkılıyorum.
Yazmak istemiyorum.